Osmanlı Taşrasında Denetim: Son Dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda Jandarma (1876-1908)

January 5, 2010 - İç Güvenlik / Osmanlı Tarihi

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Bu çalışma Osmanlı taşrasının denetim altına alınması bakımından en önemli kurumlardan birisi olan jandarmanın tarihine yönelik bir temel oluşturmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede kurumsal bir tarih perspektifiyle sınırlı kalınmayacak, çoğunluğu Osmanlı ahalisini oluşturan sıradan fertler arasından seçilen jandarma erlerinin yaşam ve çalışma koşullarının tespitine de ayrıca önem verilecektir. Osmanlıların 1879 reformları öncesinde çoğunlukla asâkir-i zabtiye olarak isimlendirdikleri jandarma teşkilâtı 1840’lı yıllarının koşullarında iç güvenliğin tesisine yönelik ihtiyaçlar doğrultusunda oluşturulmuştur.[1] Başlangıçta gündelik ihtiyaçlar çerçevesinde gündeme gelmiş ve bölgesel farklılıklar taşımış olmasına rağmen bu kurum zaman içinde gelişerek imparatorluğun temel iç güvenlik teşkilatını oluşturmuştur. Buna paralel olarak 19. yüzyıl Osmanlı bürokratları, iktidarlarının hayli sınırlı olduğu taşraya yarı askerî bir nitelik taşıyan bu teşkilat aracılığıyla nüfuz etme imkânı bulmuşlardır.

18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu ve çağdaşı Avrupa devletlerinin büyük kısmında devlet egemenliğini ülkenin her noktasına teşmil etmek temel sorunlardan birisini oluşturuyordu. Avrupa’daki yönetimlerin birçoğu için modern askerî ve sivil kurumlar ve idari pratiklerin yanı sıra taşrada yarı askerî bir nitelik taşıyan polis örgütlerinin oluşturulması, devlet iktidarının görece sınırlı olduğu bu bölgelerde yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesi anlamına geliyordu. İşte jandarma hem Osmanlı İmparatorluğu’nda ve hem de Avrupa’nın birçok bölgesinde modern yönetim teknolojilerinin aslî unsurlarından birisi ve modern devlet oluşum sürecinin bir parçası olarak şekillenmiştir. Bu çalışma Osmanlı’da jandarma teşkilatının oluşumu itibariyle Avrupa’nın diğer bölgeleriyle gözlenen eş zamanlılığa ve paralelliğe vurgu yapmakla birlikte esas olarak söz konusu iç güvenlik teşkilatının Osmanlı’ya özgü nitelikleri üzerinde yoğunlaşacaktır.

Jandarma, Osmanlı İmparatorluğu ve kıta Avrupası ülkelerinde modern bürokratik devletlerin oluşum sürecinde aslî bir rol oynamıştır. Bununla birlikte Clive Emsley’in yakın dönemde yayınlanmış kitap ve makaleleri dışında jandarma üzerine karşılaştırmalı bir yaklaşıma sahip ve teorik temelleri sağlam çalışmaların az oluşu hayli şaşırtıcıdır.[2] Osmanlı İmparatorluğu söz konusu olduğunda özellikle Tanzimat Dönemi (1839-1976) ve sonraki dönemlerde gerçekleşen idari reformlara ilişkin son derece geniş bir literatürün varlığı hatırlandığında bu eksiklik daha da şaşırtıcı bir nitelik kazanmaktadır. Aslında Osmanlı modernleşmesi ve idari reformlarının Roderic Davison, Bernard Lewis ve Stanford Shaw gibi temel eserlerini 1960’lı yıllarda vermiş erken dönem tarihçileri, modern idari kurumların taşrada, yani eyalet ve vilayetlerde yaygınlaşmasının önemini kavramış ve bu konuda hayli mesai harcamışlardı.[3] Örneğin Davison’un 1864 Vilayet Kanunu’nun hazırlıkları çerçevesinde değerlendirilmesi gereken 1850’li yıllarda taşradaki durumun tespiti amacıyla gündeme getirilen teftiş heyetleri ve taşraya yönelik benzeri diğer idari pratiklerle ilgili çalışmaları hâlâ önemini korumaktadır.[4] Osmanlı tarihçiliğinin bu erken dönem eserlerinde esas olarak sivil idare alanındaki reformlar üzerinde durulmuştur. Söz konusu tarihçiler askerî reformların önemini teslim etmiş ve modern düzenli ordunun oluşumuna yönelik eserler vermişlerdir; ancak iç ve dış güvenliğe yönelik kurumsal yapılar ve pratiklerin tarihsel seyrini izlemek bakımından ısrarcı olmamışlardır. Jandarma teşkilatı bu tarihçelerin gündeminin tamamıyla dışında kalmıştır. Emsley’in de işaret ettiği gibi güvenlik teşkilatının taşra boyutuna ilişkin neredeyse evrensel bir nitelik taşıyan bu ilgisizlik, siyaset teorisi ve sosyal teorinin moderniteyi kentsel olanla daha fazla ilişkilendirme eğiliminin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Bu eğilimin izlerini modern idari devletin oluşumuna ilişkin tarihsel literatürde de gözlemek mümkündür.[5]

Literatürde yaygın bir diğer eğilimi ise merkez teşkilatın taşra teşkilatına göre daha fazla ilgi çekmesi oluşturmaktadır. Her iki eğilim tarihçilerin bugüne kadar jandarmaya niye az ilgi gösterdiğini açıklamaktadır.[6] Ancak, son birkaç on yıl zarfında tarihçiler arasında sosyolojik devlet teorilerinden esinlenen yeni yaklaşımların güç kazanmış olduğunu görüyoruz.[7] Osmanlı tarihçileri gittikçe artan oranlarda devlet oluşum sürecini tahlil etmek üzere Michael Mann’in devletin “altyapısal gücü” veya Anthony Giddens’ın “gözetim” ve “idari iktidar” gibi kavramsal araçlarına başvurmaktadırlar. Yine aynı çerçevede tarihçiler Foucault’dan esinlenerek “yönetim tarzı” gibi kavramları devreye sokmuşlar ve modern siyasetin mikro teknolojiler aracılığıyla bireyi gündelik hayat içinde disipline edici boyutunu inceleme olanağı bulmuşlardır.[8]

Bu ve benzeri kavramsal araçlar taşrada idari kurumlar ve pratikler üzerinde yoğunlaşan tarihçiler için yeni açılımlara imkân yaratmıştır. Söz konusu kavramsal araçlardan faydalanan son dönemin Osmanlı tarih literatürü bu alana önemli katkılarda bulunmuştur. Yeni literatür merkezî ve yerel, yerel ve uluslararası olmak üzere çok sayıda özneyi gündeme getirerek tarihsel aktörler spektrumunu olabildiğince genişletmiştir. Bu epistemolojik çerçeve genel olarak modernite ve özel olarak da devlet oluşum sürecinin analizini, söz konusu geniş aktörler yelpazesinin sosyal ve politik mücadeleleri bağlamına oturtarak daha da derinleştirmiştir. Bununla birlikte tarihsel sosyoloji ve Foucault’cu yaklaşımların, modern devlet oluşum sürecini, gerçek tarihsel aktörleri yeteri kadar ön plana çıkarmadan sanki kendi kendine ilerleyen bir süreçmiş gibi ele alma eğiliminde olduğunun altı çizilmelidir. Osmanlı taşrası üzerine yoğunlaşan tarihçilerin bu noktada hayli dikkatli olduklarını söyleyebiliriz. Bu tarihçiler idari kurumları, aktüel gerçekliklerinin dışında canlılık taşıyan unsurlar olarak kavramsallaştırmaktan kaçınmış, söz konusu idari kurumları somut tarihsel öznelerin gündelik hayat içindeki pratiklerinin dolayımı içinde kavramsallaştırmayı tercih etmişlerdir.

Bu çalışma tarih yazıcılığındaki söz konusu yeni eğilimlere katkı yapmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle jandarmanın basitçe ve yalnızca bir kurumsal olgu olarak değil, fakat aynı zamanda Osmanlı vilayetleri ve kırsal kesiminde gündelik hayat içinde cereyan eden siyasi ve idari pratikler bütünlüğü olarak kavramsallaştırmasını önermektedir. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında jandarma üzerine yoğunlaşan bir çalışma, modern devlet oluşum sürecinin gündelik siyasetin aktüelliği içinde anlaşılmasını mümkün kılacaktır.

Diğer birçok sivil ve askeri kurum ve pratik gibi jandarmanın da merkezî devlet otoritesinin imparatorluğun taşrasına ve ücra mekânlarına teşmil edilmesini mümkün kılan altyapısal bir araç olarak nitelenmesi mümkündür. 19. yüzyıl boyunca herhangi bir vilayette Tanzimat reformlarının icra edilmesi, söz konusu vilayette öncelikle bir asâkir-i zabtiye birliği veya taburunun oluşturulması anlamına gelmiştir. Modern idari devletin diğer mahalli kurumlarının oluşturulması genellikle asâkir-i zabtiyeyi takip etmiştir. Bu birlikler taşranın denetim altına alınması, askere alma, yerel çatışmaların önlenmesi ve arazinin ve vergi gelirlerinin tespiti ve tahsili gibi daha önceki dönemde merkezi hükümetin gündeminde olmayan veya icra etmeye gücünün yetmediği bir takım işlevleri yerine getirmeye başlamışlardır. Osmanlı bürokratlarının dilinde bütün bu faaliyetler taşrada “huzur ve nizamın sağlanması” şeklinde ifade bulmuştur. Osmanlı yöneticileri söz konusu idari reformları geniş yığınlara, ahalinin “refah ve saadetini sağlamak” üzere icra edilen uygulamalar olarak sunmuşlar ve bu yolla bir meşruiyet temeli oluşturmaya çalışmışlardır. Ahalinin çıkarını sağlamak üzere hareket edildiği iddialarına rağmen, ahalinin bu yeni idari pratikler vesilesiyle maruz kaldığı sıkıntılar konusunda bir hassasiyet gösterildiğini söylemek ise hayli zordur.

Foucault’cu terminolojiyle Osmanlı devletinin govermentalizasyonu, yani merkezi devletin idari aygıtlarının vilayetler ve taşranın kırsal kesimlerini kapsayacak şekilde yaygınlaşması olarak isimlendirebileceğimiz bu süreç bir başka kavramsal çerçeveden bakıldığında Osmanlı taşrasının “kolonizasyonu” olarak da değerlendirilebilir. Bu kavramsallaştırma, modern idari pratiklerin taşraya teşmilinin, yerel iktidar ilişkilerini yeniden yapılandırmak uğruna yerel toplumların varoluş koşullarının ve geleneklerinin topyekûn altüst edilmesi anlamına geldiği hatırlandığında ayrıca önem kazanır.[9] Bu yaklaşım ayrıca, jandarmanın, merkezî hükümetin yeni hukuk ve adalet anlayışını yansıtan bir pratik olması itibariyle yerel gelenek ve kültürleri dönüştürme iradesi bakımından kolonyal bir pratik olduğu gerçekliğinin ön plana çıkartılmasını da mümkün kılar. Örneğin Kozan bölgesinde olağanüstü yetkilerle donatılmış Cevdet Paşa’nın yönetimi altında yerel aşiretlerin ve göçer toplulukların denetim altına alınması ve Tanzimat kurumlarının bu bölgede askerî operasyonlar aracılığıyla hayata geçirilmesi, sömürgeciliğin başka örnekleriyle karşılaştırıldığında hiç şüpheye yer bırakmayacak benzerlikler taşıdığı görülür. İşin başında bizzat bulunan Cevdet Paşa’nın söz konusu operasyonu bölgenin yeniden fethi olarak isimlendirmesi son derece açıklayıcıdır.[10] Fırka-ı İslahiye gibi kapsamlı reform hareketlerinde, diğer bir çok tarihsel sömürgecilik örneklerinde de olduğu gibi, idari reformların askeri ve sivil boyutları o derece birbiriyle bütünleşmiştir ki bunları kategorik olarak ayrıştırmak hayli zor hatta imkânsızdır. Bu çalışma jandarmanın ve modern devletin diğer idari kurum ve pratiklerinin Osmanlı topraklarına teşmilinin “Osmanlı taşrasının kolonizasyonu” olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşım gerçek tarihsel aktörlerin tarihsel anlatının merkezine oturtulmasını mümkün kılarak, modern devletin ve siyasetin tarihsel aktüalitenin dışında şeyleştirilmesini (reification) imkânsız kılacaktır. Böylece “modern devletin oluşumu” olarak ifade edilen sürecin, tarihin inişli çıkışlı da olsa “hukuk devleti” olarak ifade edilen normatif bir hedefe doğru doğal bir mecrada akışı olarak kavramsallaştırılmasının önü de alınmış olur.

Bu çalışma bir yandan da Osmanlı jandarmalarının, yani birlikleri oluşturan erlerin tarihini 19. yüzyıl Osmanlı tarihinin idari ve kurumsal bağlamı içinde incelemeyi amaçlamaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, 19. yüzyıl Osmanlı tarihinde kentsel ve kırsal polis teşkilatı son derece önemli bir rol oynamış olmakla birlikte bu kurumların tarihini inceleyen eserler yok denecek kadar azdır ve dolayısıyla bu kurumlar aracılığıyla gerçekleşen pratikler hakkında çok az şey bilinmektedir. Yine de polis ve jandarma teşkilatının tarihinin en azından kronolojisini çıkarmamızı mümkün kılacak bir takım eserlerin var olduğu teslim edilmelidir. Ancak genellikle kurum mensupları tarafından 1930 ve 1940’lı yıllarda yazılmış bu eserlerin bugünün ölçütleriyle akademik bir nitelik taşıdığını söylemek hayli zordur. Yine de bu çalışmalar söz konusu kurumlarla ilgili mevzuatları bir araya getirmiş olmaları itibariyle ilk başvuru kaynakları olma özelliklerini korumaktadırlar.[11]

Son yirmi yıllık süre zarfında özellikle genç akademisyenler arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda güvenlik kurumları ve pratiklerine ilişkin ilgi artmaktadır.[12] Kentsel suç ve ceza, adalet sistemi, toplumsal gözetim ve denetim pratikleri, askere alma uygulamaları doktora tez konuları arasında gittikçe artan bir biçimde yer edinmekle birlikte asâkir-i zabtiye veya jandarmanın henüz ilgiye mazhar olduğunu söylemek zordur. Aslında Osmanlı tarih literatürü taşra güvenlik teşkilatı, taşra sosyal yaşamı ve toplumsal kontrol, suç ve adalet kavramlarının toplumsal kurgulanışında değişim gibi konular hakkında neredeyse tamamen sessiz kalmıştır. Bu nedenle jandarmayı taşrada faaliyet yürüten bir devlet aygıtı olarak ele alan bu çalışma yukarıda değinilen literatürdeki kentsel ağırlığın aşılması noktasında bir katkı sağlayacak ve modern iktidar ve idari politikaların daha derinlikli bir şekilde, kent ve kır bütünlüğü içinde kavramsallaştırılmasını mümkün kılacaktır.

Bu makale ağırlıklı olarak 1879 sonrası dönem üzerinde yoğunlaşmaktadır. Söz konusu dönemde jandarma teşkilatı önemli ölçüde büyümüş, hemen hemen bütün vilayetlerde jandarma alayları oluşturulmuş ve jandarma önceki dönemlere göre daha homojen bir görünüm kazanmıştır. Aşağıda öncelikle 19. yüzyılın başlarından 1879 tarihinde gerçekleştirilen yeniden yapılanmaya kadar uzanan evrede jandarma teşkilatının gelişimi kısaca değerlendirilecektir. Ardından birliklerde istihdam edilen jandarma erlerinin sosyal profili incelenecek, çalışma koşulları, ücretler, jandarmaların iş bırakma eylemleri gibi değişik konularda ayrıntılı değerlendirmeler yapılacaktır. Ermeni nüfusun belli bir orana sahip olduğu doğu vilayetlerinde gündeme gelen idari reformlar paketinin önemli bir halkasını oluşturan 1880 ve 1890’lı yıllarda gayrimüslimlerin jandarmaya alınması meselesi de ayrı bir alt başlık altında incelenecektir.

Jandarmayla Osmanlı kasaba ve köylerinde yaşayan ahali arasındaki ilişkiler, başka bir ifadeyle jandarmanın Osmanlı köylüsüyle gündelik hayat içinde karşı karşıya geliş anları bu çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır. Konunun bu boyutu hiç şüphesiz ki 19. yüzyıl Osmanlı sosyal tarihi açısından son derece önemli verilerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Ancak böylesi bir çalışmanın başka sorular, başka kavramsal araçlar ve başka malzemelere başvurularak gerçekleştirilebileceği açıktır.

Tarihsel Bağlam ve Osmanlı Jandarmasının Kronolojisi

Asâkir-i zabtiye veya jandarma bir kurum ve idari pratik olarak yalnızca Osmanlı’ya özgü bir oluşum değildi. Jandarma siyasi ve idari teknolojilerin köklü dönüşüm geçirdiği bir evrede, geniş Avrupa coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Konuya tarihsel açıdan yaklaşıldığında 18. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanan genel bir Avrupa bağlamının varlığı göz ardı edilemez. Fransız devrimi öncesinin iç güvenlik teşkilatı olan Maréchaussée’in yeninden yapılandırılmasıyla 1790 yılında oluşturulan Fransız Ulusal Jandarması, başka ülkelerdeki jandarmalar için bir model olmuştur. Avrupa’da Napolyon dönemi ve hemen sonrasında Alman prensliklerinin birçoğunda, örneğin Bavyera ve Prusya’da 1812 yılında, jandarma birlikleri oluşturulmuştur. Clive Emsley bu genel süreci merkezi hükümetlerin otoritelerini vilayetlere ve taşraya doğru yaygınlaştırmak ve taşra üzerinde daha sıkı bir kontrol oluşturma ihtiyaçları bağlamında ele almaktadır.[13] İtalya’da jandarma, birleşme sürecinde gündeme gelmiş, İtalyan birliğinin ve İtalyan devletinin oluşumunda son derece önemli bir rol oynamıştır.[14] Rusya’da 1811 yılından itibaren askerî düzende birbirinden bağımsız birimler olarak oluşturulan kolluk kuvvetleri, asker kaçakları, kaçak serfler ve suçluların takibi ve kamu binalarının korunması gibi görevlerde kullanılmıştır. I. Nikola, 1825 yılında iç güvenliğin tesisine yönelik oluşturulan bu ve benzeri kolluk kuvvetlerini bir araya getirmiş ve Rusya’da jandarma müfrezelerinin oluşturulması yönünde önemli bir adım atmıştır.[15] Habsburg İmparatorluğu’nda ise jandarma 1848 devrimleri sonrasında oluşturulmuştur. Avusturya jandarmasının kökenleri de 19. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır.[16]

Osmanlı jandarmasının izini 19. yüzyılın başlarına kadar sürmek mümkündür. Örneğin 1802 yılında bazı eyaletlerde nizam-ı cedid ortaları’nın ve 1830’lu yılların ortalarından itibaren yine eyaletlerde asâkir-i redif taburları’nın kurulması taşrada bir iç güvenlik teşkilatı oluşturulması yönünde atılan önemli adımlar olarak değerlendirilebilir.[17] Her iki girişim de 18. yüzyılın son çeyreğinden başlayıp 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanan bir evrede dünya ölçeğinde ortaya çıkan yeni savaş teknolojilerine ayak uydurmak üzere, ordunun merkezîleştirilmesi sürecinin bir parçası olarak gündeme gelmiştir. Bununla birlikte her iki kurum da ordunun merkezîleştirilmesi sürecinin bir parçası olmakla birlikte eyaletlerde iç güvenliğin sağlanması doğrultusunda polis işlevlerini de üstlenmişlerdi.

Osmanlı jandarması Avrupa’nın başka bölgelerindeki yarı askerî iç güvenlik teşkilatlarına benzer bir şekilde sayısal olarak bir hayli zayıf kalmıştır. Örneğin 1848 yılında Prusya jandarmasının mevcudu 2,700 idi ve bu yaklaşık 12,000 kişiye bir jandarmanın düştüğü anlamına geliyordu. 1890 yılında Prusya’da jandarma mevcudu yaklaşık 4,600’e ulaşmıştır; Birinci Dünya Savaşı’na doğru ise, söz konusu rakam 5,600 olmuştur.[18] Bu rakam ve oranlarla Prusya jandarması spektrumun bir ucunu temsil etmektedir. Spektrumun diğer ucunda ise Habsburg jandarması yer almaktadır. 1857 yılında imparatorluğun nüfusu 30 milyon civarındayken jandarma mevcudu 18,985 idi. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde imparatorluğun nüfusu 50 milyona ulaşmış, ancak jandarma mevcudu 14,400’e düşmüştür. Bu durumda Avusturya’da 3,500 kişiye bir jandarma düşmektedir.[19] Osmanlı jandarmasının ise Avusturya jandarmasına daha yakın olduğu söylenebilir. 1870’li yıllarda yaklaşık 27 milyonluk bir nüfusa sahip imparatorluk, 37,943 mevcutlu bir asâkir-i zabtiye gücüne sahipti. Ancak 1879 reformlarından sonra mevcut 26,507’ye düşmüştür.[20] Bu durumda Osmanlı’da her bin kişiye bir jandarma eri düştüğünü görüyoruz ki bu rakam Avrupa ortalamalarına göre olağanüstü yüksektir. Ancak yine de imparatorluk coğrafyasının genişliği ve nüfusun dağınıklığı dikkate alındığında rakamın fazla büyük olmadığı söylenebilir.

Jandarma gücü sınırlı kaldığı sürece, Avrupa hükümetlerinin iç güvenliğin sağlaması noktasında düzenli askerî birlikler veya başıbozuk güçlere başvurmaktan başka seçenekleri kalmamıştır. Avrupa’da hükümetler, asayişin sağlanması ve huzursuzlukların kontrol altına alınarak kalkışmaların bastırılması amacıyla düzenli ordu ve jandarma birliklerinin yanı sıra, yurttaş milisleri ve polis olmak üzere bir dizi oluşumu devreye sokmuşlardır. Örneğin Prusya 19. yüzyıl boyunca düzenin sağlanması noktasında esas olarak düzenli ordu birliklerini kullanmıştır.[21] 19. yüzyıl Rusya’sında da durum pek farklı değildir. Hükümet jandarma ve polis kurumlarının ıslahı ve güçlendirilmesi için kaynak ayırmak konusunda isteksiz davranmış ve neticede kamu düzenin tesisi konusunda büyük oranda düzenli ordu birliklerine başvurmak durumunda kalmıştır.[22] Rus hükümetleri jandarma bölüklerinin olduğu bölgelerde bile bir asayiş sorunu söz konusu olduğunda jandarmanın yanı sıra genellikle askerî birimler ve başıbozuk unsurlara başvurmakta bir sakınca görmemiştir. 19. yüzyıl boyunca Prusya, Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu’nda asayişin sağlanması ve düzenin tesisi noktasında esas olarak düzenli ordu birlikleri devreye sokulmuştur. Ayrıca jandarmanın da yarı askerî bir birim olması, kıta Avrupası ülkeleri ve Osmanlı İmparatorluğu’nda iç güvenliğin tesisinin askerî bir nitelik taşımaya devam ettiği gerçeğini iyice pekiştirmektedir.

Eyaletlerde asayişin temin edilmesi, düzenin korunması ve merkezin hâkimiyetini tehdit eden unsurlara karşı konulması noktasında düzenli ordu birliklerine başvurma gereğinin ortadan kaldırılması ihtiyacı daha İkinci Mahmut döneminde (1808-1839) belirginleşmişti. Bu süreç 1840 yılında vilayetlerde asâkir-i zabtiye tabur ve alayları oluşturulması yönündeki kararla bir neticeye kavuşmuştur.[23] Bu karar ardından 1840 yılından 1879 yılına kadar uzanan evrede asâkir-i zabtiye kurumu bir dizi düzenlemelere tâbi olarak dönüşüm geçirmiştir. Vilayetlerde jandarma alay ve taburlarının oluşturulması ve teşkilatın imparatorluk çapında yaygınlaştırılması doğrultusunda daha 1864 Vilayet Nizamnamesi’nden hayli önce, aralarında Ahmet Cevdet Paşa’nın da bulunduğu müfettişler ve bir dizi teftiş komisyonu aracılığıyla oldukça önemli adımlar atılmıştır. 1864 Vilayet Nizamnamesi ve 1869 tarihli Asâkir-i Zabtiye Nizamnamesi merkezî ve yeknesak bir jandarma teşkilatının hukuki ve idari temellerinin oluşturulması yönünden son derece önemli adımlar olmuştur.

Bu dönemde jandarma birliklerinin mülki idarenin denetimine verilmiş olması vilayetlerde merkezî hükümetin kontrolünü güçlendirmiştir. Jandarma erlerinin seçimi, istihdamı ve disiplini Zabtiye Müşiriyeti’nin görevleri arasında yer alırken, taşrada jandarmanın komutası valilerin yetkisi dâhilinde kalmıştır. 1870’li yıllarda Osmanlı hükümetleri tarafından her vilayet ve sancakta jandarma alay, tabur ve birlikleri oluşturmak üzere nizamnamede öngörülen çerçevede büyük bir çaba sarf edilmiştir. Fakat imparatorluk sathında gittikçe artan sosyal ve politik gerilimler, öncelikle Balkanlarda ve daha sonrasında Doğu vilayetlerinde milli tonlarla bezenmiş köylü huzursuzlukları, kalkışmaları ve hatta ayaklanmaları ve özellikle yüzyılın ikinci yarısında ağırlaşan mali sıkıntılar, mülki idarenin yetkisi altında bütün imparatorluk çapında merkezi ve yeknesak bir jandarma teşkilatının oluşturulması yönündeki çabaları sekteye uğratmıştır. Neticede Osmanlı iç güvenlik teşkilatı 19. yüzyıl boyunca parçalı, yeknesaklıktan uzak bir görünüm sergilemiş ve sivil bir nitelik kazanmaktan uzak kalarak askerî niteliğini korumuştur.

Osmanlı jandarmasının yeknesaklıktan uzak niteliği 19. yüzyılın değişik dönemlerinde ve imparatorluğun farklı bölgelerinde iç güvenlik teşkilatının hayli farklı bir yapı ve görünüm kazanmasına yol açmıştır. Örneğin 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı yöneticileri taşrada asayişin sağlanması için ihtiyaç dâhilinde düzenli ordu birlikleri, jandarma kuvvetleri ve başıbozuklardan oluşan unsurları bir arada devreye sokarken, 1860’lı yıllarda Bosna ve Hersek’in Avusturya’yla sınır bölgelerinde “colonie militarie” sistemi kullanılmaya devam edilmiştir. Bu sistemde köylülere silah taşıma yetkisi verilmiş ve buna mukabil sınır güvenliğini sağlamakla yükümlü tutulmuşlardır. Söz konusu köylülere askerlik ve vergi muafiyeti gibi ayrıcalıklar da tanınmıştır.[24] 1860’lar öncesinde ise sergerde ismi verilen bir takım şahıslara kontrat usulüyle ücret karşılığı olarak belli bölgelerde güvenliği sağlama görevi verilmiştir. Sergerdeler sorumlu oldukları kırsal bölgede güvenliği sağlamak üzere ihtiyaçları ve tahsisatları ölçüsünde şahıs istihdam ederek kolluk birimleri oluşturmuşlardır.

1860’ların ikinci yarısından itibaren söz konusu düzensiz unsurlar yerine asâkir-i zabtiye birlikleri devreye sokulmaya başlanmıştır. Yeni Asâkir-i Zabtiye Nizamnamesi, Seraskerlik bünyesinde oluşturulan ve tek sivil üyesi Ahmet Cevdet Paşa olan bir heyet tarafından kaleme alınmıştır. Cevdet Paşa’nın sonradan şikâyet ettiği üzere bu nizamname, yeni jandarma birimlerinin askerî prensipler temelinde oluşturulmasını öngörmüştür. Cevdet Paşa’nın itirazlarına rağmen komisyon jandarma alay, tabur ve birliklerinin vilayet, sancak ve kaza merkezlerinde konuşlandırılmasını öngörmüş ve böylece köyler ve geniş kırsal kesim büyük oranda güvenlik teşkilatının kapsamı dışında bırakılmıştır.[25] Örneğin 1860lar ve 1870ler Osmanlı Bulgaristan’ında yaygın köylü isyanları, kırsal kesimdeki geniş toplumsal hoşnutsuzluk jandarma ve başıbozuk birimlerin kötü muamelelerinden kaynaklanmaktaydı.[26] 1876 Bulgar isyanlarını bastırmak için Osmanlı yönetimi yine söz konusu başıbozuk birimlere başvurmaktan çekinmemiş ve bu durum ahalinin hoşnutsuzluğunu daha da artırmaktan başka bir sonuç doğurmamıştır.

19. yüzyıl boyunca bir bütün olarak Osmanlı iç güvenlik teşkilatı askerî niteliğini korumuştur ve asâkir-i zabtiye imparatorluğun temel iç güvenlik teşkilatı olma özelliğini sürdürmüştür. Osmanlı yönetimi 1890’lı yılların sonlarına kadar kentlerde asâkir-i zabtiye dışında modern bir polis teşkilatı oluşturulması yönünde pek istekli davranmamıştır. Bu dönemde kayda değer büyüklükte bir polis teşkilatı sadece İstanbul’da bulunmaktadır. 1894 tarihi itibariyle bir düzineden fazla vilayette polis teşkilatı kurulmuştur. Ancak söz konusu tarih itibariyle vilayetlerde istihdam edilen polis memurlarının toplam sayısının 779 olduğunu görüyoruz. Aynı tarihte jandarmanın mevcudu 26,507’dir.[27] Yönetim yarı askerî nitelik taşıyan jandarma kuvvetlerini genellikle vilayet merkezlerinde konuşlandırmış, küçük idari birimler ve özellikle köyler tamamen kapsam dışında kalmıştır. Küçük kasabalar, nahiyeler ve köylerde asayişin temini görevi genellikle cemaatin kendisine bırakılmıştır. Doğu vilayetlerinde ise 1890 yılından itibaren Hamidiye Alayları devreye sokulmuştur. Söz konusu dönemde Hamidiye Alayları, Ermeni ve Kürt ahali için ciddi bir baskı unsuruna dönüşmüş ve bölgede birçok Ermeni köyü bu alaylar tarafından talan edilmiş ve halkı katledilmiştir.

İç güvenlik teşkilatının yapısının da ortaya koyduğu üzere Osmanlı devleti, iç ve çevre bölgelerini kolonize etmeye yetecek bir güçten ve idari teknolojiden yoksun bulunuyordu. 1840’lı yıllardan itibaren Osmanlı devletinin merkezî otoriteyi yaygınlaştırmak üzere her vilayet merkezinde jandarma birlikleri konuşlandırdığı doğrudur. Ancak bu teşkilat imparatorluk coğrafyasının genişliği itibariyle sınırlı bir gücü temsil etmiş ve yönetim düzenli ordu birlikleri ve başıbozuk unsurlara başvurmak durumunda kalmıştır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası dönem, imparatorluğun iç güvenlik teşkilatının önemli dönüşümler geçirdiği bir evre olmuştur. Bu dönemde Avrupa devletleri 1878 Berlin Konferansı kararlarıyla uyumlu bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nun maliye, polis ve jandarma, adliye, eğitim ve kamu hizmeti alanlarında kapsamlı reformlar yapması için baskı uygulamıştır. Bu dönemde gündeme gelen ve diplomatik çevrelerde “Asyatik ve Avrupa Türkiye’sinde İdari Reform” başlığıyla anılan düzenlemeler her ne kadar Avrupa’nın baskısının bir neticesi olarak görünseler de, bu reformlar aynı zamanda Osmanlı yöneticilerinin modern idari kurum ve pratikleri vilayetlerde yaygınlaştırmak ve güçlendirmek yönündeki samimi niyet ve iradelerinin de bir ifadesi olmuştur. Avrupalı güçlerin idari reform konusuna öncelikli olarak Doğu Anadolu’da Ermeni, Rumeli’de Bulgar ve diğer Hıristiyan nüfusun çıkarlarının korunması açısından yaklaştığı noktasında hiçbir şüpheye yer yoktur. Osmanlı yönetimi ise gündeme gelen idari reformları bütün imparatorluk sathına teşmil etmek yönünde bir çaba göstermiştir. Son derece karmaşık iç ve dış koşulların etkileşimi sonucu ortaya çıkmış olan bu reformlar diğer kurumlarda olduğu gibi güvenlik birimlerinde de gayrimüslimlerin nüfusları oranında temsil edilmelerini öngörmekteydi.

Reform paketinin konumuz açısından önemi asâkir-i zabtiyenin yeniden yapılandırılmasını öngörmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Reform aynı zamanda jandarma birliklerinin vergi tahsilatında kullanılmasına son verilmesini de içermekteydi. Bu düzenlemenin arka planında asâkir-i zabtiye birlikleri tarafından vergi tahsili sırasında Osmanlı köylüsünü maruz bırakıldığı tahammülfersa baskı ve zulümlerin ortadan kaldırılması yatmaktaydı. Vergi tahsili jandarmanın aslî görevleri arasında bulunmamakla birlikte zaman içinde jandarma devletin temel vergi tahsili birimi haline dönüşmüş ve bu durum jandarmayı aslî görevini de layıkıyla yerine getirmekten alıkoymuştur. Avrupa devletlerinin Balkanlarda ve özellikle Doğu vilayetlerinde idari reform yapılması yönünde baskılarının gündemde olduğu 1879 yılında Osmanlı hükümeti, hızla harekete geçerek Seraskerlik bünyesinde bir Jandarma Daire-i Merkeziyesi oluşturmuş ve reforma tabi tutulan asâkir-i zabtiye birliklerini bu merkeze bağlamıştır. O tarihe kadar jandarmanın bağlı bulunduğu Zabtiye Müşiriyeti ise Zabtiye Nezareti olarak isimlendirilerek, kent merkezlerinin kontrolünden sorumlu polis nezareti haline dönüştürülmüştür. Önceki dönemde Osmanlı jandarması yarı askerî bir birim olmakla birlikte en azından kâğıt üzerinde Dâhiliye Nezareti’nin otoritesi altında tutulmuş ve vilayetlerde valilere bağlı bir iç güvenlik teşkilatı olarak hizmet vermişti. 1879 reformundan sonra ise jandarma, Seraskerlik komutası altında hizmet veren ve askerî yönü daha fazla ön plana çıkmış bir iç güvenlik teşkilatına dönüştürülmüştür. Aşağıda daha ayrıntılı inceleneceği üzere modern yönetim teknolojilerinin Osmanlı taşrasına yayılması anlamına gelen bu uygulamalar, devletin içinde bulunduğu mali sıkıntılar nedeniyle istenildiği ölçüde uygulamaya konulamamıştır. Ayrıca 19. yüzyıl sonlarında imparatorluğu kuşatan karmaşık iç ve dış koşullar yalnızca jandarmanın teşkilat yapısını şekillendirmemiş, bu teşkilatı oluşturan sıradan jandarma erlerinin gündelik yaşam ve çalışma koşullarını da derinden etkilemiştir.

Jandarma Erleri

Jandarma birliklerinde istihdam imkânı bulmak sıradan Osmanlı vatandaşları için her şeyden önce geçimlerini sağlamanın bir yoluydu. 1840 yılında ilk asâkir-i zabtiye birliklerinin oluşturulmasından sonra takip eden birçok yeniden yapılandırma dönemin de şaşırtıcı derecede çok sayıda Osmanlı genci bu birlikler safında iş olanağı bulmuştur. 1870’li yılların sonunda jandarma birliklerinde yaklaşık 38,000 kişinin istihdam edilmiş olduğu hatırlandığında bu rakamın geçim sıkıntısı çeken ve iş arayan Osmanlı gençleri için ne kadar önemli bir imkân olduğu açıklık kazanır. Jandarma erlerinin çoğunlukla yoksul Osmanlı gençlerinden devşirilen ücretli bir kesim oluşturduğu ve bu nedenle Osmanlı emekçi sınıfları kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin altı çizilmelidir. Jandarma saflarında istihdam edilenlerin sayısal boyutu bu kesimin ayrı bir sosyal tarihinin yazılmasını hem mümkün hem de zorunlu kılmaktadır.

Konuya kurumsal bir perspektif ve/veya “sosyal kontrol” kavramıyla yaklaşıldığında polis ve jandarma gibi toplumsal disiplini sağlamakla yükümlü kurumların devlet elitinin belirlediği görevleri yerine getirmek işlevine sahip bir araç olarak düşünülmesi mümkündür. Osmanlı jandarması hiç şüphesiz yönetici sınıfın politikalarını taşrada hayata geçirmekle yükümlü bir kurumdu. Ancak tek tek jandarma erlerinin deneyimleri dikkate alındığında jandarma teşkilatının basitçe yönetici elitin kendi ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirdiği bir araç olmaktan hayli uzak bir karmaşık gerçekliğe sahip olduğu ortaya çıkar. Bu açıdan hareketle aşağıda çalışma koşulları gibi ayrıntılara da değinilerek son dönem Osmanlı jandarmalarının sosyal profili hakkında bir çerçeve oluşturulmaya çalışılacaktır.

Jandarma teşkilatının sunduğu istihdam olanakları iki temel faktör tarafından sınırlanmıştır, aynı faktörler jandarma birliklerindeki çalışma koşullarını ağırlaştıran bir etki yaratmıştır. Bunlardan birincisini Osmanlı taşrasında iş arayanların miktarı, yani emek arzı; ikincisini ise Osmanlı maliyesinin otuz, kırk bin kişilik bir kuvveti finanse edebilme kapasitesi oluşturmaktadır. Hükümet açısından yüzyılın son çeyreğinde Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen göçmenler emek arzını genişletmiş ve işgücü piyasasını olumlu bir hale büründürmüştü. Ancak buna rağmen 1870’li yıllarda ve sonrasında yaşanan ağır finansal kriz, Osmanlı maliyesinin yukarıda değinmiş olduğumuz jandarma reformu için yeterli kaynak ayırmasını neredeyse imkânsız kılmıştır. Bu koşullar jandarma erlerinin çalışma koşullarını katlanılması zor bir hale sokmuştur.

Jandarma birliklerinde hizmet veren sıradan erlerin profilini çıkarmak için, yayınlanmış nizamnameler ve arşiv kaynaklarına başvurulabilir.[28] Nizamnameler, birliklere er alımı konusunda çok katı kurallar koymamış ve bu durum Osmanlı yöneticilerinin değişen koşullar karşısında son derece esnek davranabilmelerini mümkün kılmıştır. Birliklere giriş koşulları 1840’lı yıllardan itibaren belirlenmeye başlanmış, bu kurallar daha sonra 1869 ve 1870 yılında yeniden gözden geçirilmiştir.[29] Ancak 1840’dan 1870’lere uzanan süreçte jandarma erlerinde aranan koşullar konusunda çok az değişiklik yapılmış, 1880 ve 1903 nizamnameleri de pek yeni bir şart getirmemiştir.[30]

Jandarma birlikleri en azından prensipte din ve etnik kimlik gözetilmeksizin bütün toplumsal gruplara açık olarak tanımlanmıştır. 1869 nizamnamesi 21 ilâ 50 yaş arası sınırlamasını getirirken;[31] ayrıca 25 yaş altında olanların, toplam er sayısının üçte birinden fazla olmaması gereğini de içermekteydi.[32] Sonraki yıllarda bu kuralda küçük değişiklikler yapılmıştır. İlgili Fransız mevzuatının tıpa tıp çevirisi olan 1903 nizamnamesi yaş sınırlamasını 25-45 olarak belirlemiştir.[33] 1903 sonrası nizamnameler ise bu konuda daha radikal değişiklikler yapmıştır. 1910 nizamnamesi jandarmaya kabul için 20-26 yaş arası sınırlaması getirmiştir.[34] Nizamnamelerde sağlık ve bedensel durumla ilgili yine katı kurallar bulunmamaktadır. Jandarma erlerinin sıhhatli, bedensel olarak sağlam, çalışabilir durumda olmaları ve 166 cm’den kısa olmamaları şart koşulurken, okuryazar olanlarda bu kriterler de aranmayacaktır.[35]

İzleri 1840’lara kadar giden bir kurala göre ise jandarma erleri bekâr olmalıdır; adayın dul olması durumunda ise çocuksuz olması tercih sebebidir.[36] Bu kural 1910 yılına kadar mevzuatlarda yerini korumuştur.[37] Bu kuralın gerekçesini muhtemelen ağır çalışma koşulları ve düşük ücretler oluşturmaktadır. Ancak uygulamada en çok esneklik gösterilen maddenin bu olduğu söylenebilir. Pratikte jandarma erlerinin nizamnamelerde tarif edilen standartlardan hayli sapma gösterdiğini görüyoruz. Örneğin çoğu durumda evli erkekler birliklere kabul edilmiş ve hatta bunlara haftada bir gün aileleriyle birlikte olma izni verilmiştir.[38] Jandarma subayları için ise medeni hal veya çocuk sayısına ilişkin bir sınırlama söz konusu olmamıştır.

Jandarma erlerinin hizmet süresi iki yıl olarak tayin edilirken, bu sürenin bitiminde birer senelik uzatma olanağı bulunmaktadır. Uzun süreli istihdam emeklilik hakkı doğuracağı için görev süresini sınırlayan bu kural büyük oranda uygulamaya konulmuştur. Hizmet süresine getirilen bu sınırlamaya rağmen görevini uzun süre koruyabilmiş bireylere de rastlamak mümkündür. Örneğin İzmir’de ilerlemiş yaşına, beyazlaşmış sakallarına ve ileri derecede bozulmuş gözlerine rağmen hâlâ görevini sürdüren bir jandarma erine rastlanmaktadır.[39] Jandarma zabitleri, nizami ordu subayları için söz konusu olduğu gibi emeklilik hakkına sahip bulunuyorlardı. Tekaüd sandıklarını finanse etmek için jandarma subaylarının maaşlarından kesinti yapılırken, sıradan jandarma erleri görevde kalıcı görülmediği için bu haktan mahrum bırakılmışlardır. Subaylar ise otuz yıllık hizmet süresi sonunda emeklilik hakkı kazanabiliyorlardı. İş kazası sonucu çalışamayacak duruma gelmeleri halinde veya hayatlarını kaybettiklerinde jandarma subaylarının eşleri ve çocukları da aynı haklara sahipti.[40]

Jandarmalar modern devletin ve yeni hukuk düzeninin Osmanlı köylüsünün gündelik yaşamına kadar uzanabilen temsili veya cisimleşmiş hali olarak değerlendirilebileceği için jandarma erlerinin güven telkin eden bir karaktere sahip olması beklenmekteydi. Bu nedenle şüpheli bir geçmişe sahip olan kişilerin jandarmaya alınmamasına dikkat edilmeye çalışılmıştır. Genel nitelik taşıyan bu kuralın yanı sıra adli kayıtları olan, suça bulaşmış sabıkalı şahısların jandarmaya alınmasının önüne en azından kâğıt üzerinde kesin setler çekilmiştir. Örneğin nizamnamelere göre anne babasından veya çocuklarından herhangi birisi cinayetle mahkûm olan adayların jandarmaya kabulü mümkün değildir.[41] Ancak pratikte bu kuralın sıkı bir şekilde uygulandığını söylemek zordur. Aşağıda örneklerini göreceğimiz üzere jandarma erleri arasında haklarında mahkûmiyet kararı bulunan şahıslara sıklıkla rastlanmaktadır.

Jandarma erlerinin çoğunun okuma yazma bilmediği anlaşılmaktadır. Jandarma hizmeti aslında genel olarak okuma yazma bilmeyi gerektirmediğinden nizamnameler de buna göre hayli esnek hazırlanmıştır. Aslında 19. yüzyılda imparatorluğun yaygın bir zorunlu temel eğitim sistemine sahip olmadığı hatırlandığında, hükümetin jandarmaya kabulde böyle bir şart koşma olanağı da bulunmuyordu. Yine de okuma yazma bilmek jandarmaya kabulde tercih sebebi olmuştur. Osmanlı Türkçesini bilmek bir koşul olarak konulmuş; Türkçe dışında bir başka dili bilmek ise tercih sebebi olmuştur. Jandarma birliklerinin imparatorluğun Türkçe konuşulmayan bölgelerinde de görev yaptığı hatırlandığında bu tercihin önemi anlaşılabilir.[42] Örneğin 1903 yılında Sivas vilayetinden alınan bir raporda jandarma birliklerinde istihdam edilmek üzere çeviri yapabilecek düzeyde akıcı Ermenice bilen şahısların arandığını görüyoruz.[43] Midhat Paşa’nın valiliği sırasında Suriye’de jandarma birliklerinde istihdam edilecek şahısların Arapça ve Türkçe okuryazar olmaları şartı aranmıştır.[44]

Jandarmaya kabulde aranan en önemli koşullardan birini de görev yeri ile doğum yeri arasındaki ilişki oluşturmuştur. Benzeri kurumlarda görülebileceği gibi evrensel bir ilkeye bağlı kalınarak jandarma erinin görev yaptığı bölgede bir yabancı olması koşulu aranmıştır. Osmanlı yönetiminin bu konuda kısmi de olsa bir başarı elde ettiği söylenebilir. Jandarma erlerinin geldikleri bölgelere ilişkin şu an itibariyle elimizde herhangi bir istatistik bulunmamasına rağmen, arşiv belgelerinden elde edilen örneklere dayanarak, jandarma erlerinin belli bir kısmının kendi vilayetlerinde istihdam edildiği sonucuna ulaşmak mümkündür. Örneğin Beyrut’ta 1894 tarihi itibariyle istihdam edilmiş bulunan 62 jandarmadan 34’ü Şam doğumludur. Geri kalan 28 kişi ise Belgrat, Bağdat, Tuna ve Kıbrıs gibi son derece farklı bölgelerden gelmişlerdir.[45] Bu kozmopolit tablo jandarma teşkilatındaki genel bir durumu yansıtmakta mıdır? Yoksa Beyrut nüfusunun muhtemelen kozmopolit niteliğinin bir sonucu mudur? Her iki durumda da Osmanlı idarecilerinin yerel bağları zayıf bireyleri jandarma eri olarak tercih etme eğiliminde olduklarını ve bu konuda belli bir başarıya ulaştıklarını söyleyebiliriz.

Jandarma erleri çoğunlukla kendi vilayetlerinde istihdam edilmiş olmalarına rağmen yöneticiler bu erleri doğdukları köy veya kasabada görevlendirmemeye özel bir dikkat sarf etmişlerdir. Böylece jandarma erlerinin yerel ilişkiler içinde çıkar bağları kurması ihtimali zorlaştırılmış olacaktı. Ancak bu kuralın bir de olumsuz sonucu olmuştur: jandarma erinin doğduğu ve yetiştiği bölgenin sosyal ve kültürel yapısını ve hatta coğrafyasını daha iyi bildiğini düşünürsek, söz konusu kuralın uygulanmasıyla bu olanaktan yararlanma imkânı devre dışı bırakılmış oluyordu. Bu durumda Osmanlı yöneticilerinin hayli esnek davranarak, jandarma erlerini doğup büyüdükleri bölgeden çok da fazla uzaklaştırmayarak bir denge sağlamaya çalıştıklarını görüyoruz.[46] 19. yüzyıl boyunca bu esnek ve pragmatik yaklaşım yalnızca Osmanlı imparatorluğunda değil, Avrupa’nın birçok bölgesinde hemen hemen bütün kolluk kuvvetlerinde gözlenmektedir.[47] İşgücü kaynağı olarak Osmanlı yöneticileri incelemekte olduğumuz dönemde yerel ahalinin yanı sıra Osmanlı topraklarına Rumeli’den ve Kafkaslardan yeni gelmiş göçmenlere de sıklıkla başvurmuştur. Bu gruplar içerisinde 1877–78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Anadolu’nun birçok bölgesine yerleştirilmiş çok sayıda Çerkez nüfusun ayrı bir yeri vardır. Çerkezler birçok vilayette jandarma için temel işgücü kaynağı olmuştur. Örneğin Ürdün’de jandarma birliklerinde ağırlıklı olarak Çerkez ve Çeçen göçmenlere rastlamak mümkündür.[48]

Göçmenlerin jandarma birliklerinde yaygın bir şekilde istihdamının, bu kesimlerin Osmanlı toplumuna entegrasyonunu kolaylaştıracağı düşünülebilir. 1879 reformunun gereği olarak Suriye vilayetinde zabtiye birliklerini jandarma olarak yeniden yapılandırmaya girişen Midhat Paşa öncelikli olarak Kürtlerin ağırlığına bir son vermek istemiş ve bu doğrultuda 100 civarında Hıristiyan ve Yahudi’yi ve birçok Çerkez göçmeni birliklere dâhil etmiştir.[49] Çerkez göçmenlerin jandarma birliklerinde istihdamı meselesi sadece Ürdün veya Suriye’yle sınırlı kalmamıştır. Örneğin 1904 yılında Bitlis’te büyük kısmı Çerkez göçmenlerden oluşan 250 mevcutlu bir seyyar jandarma müfrezesi oluşturulmuştur. Hamidiye Alayları’nın yerleşik Kürt, Türk fakat ağırlıklı olarak Ermeni ahaliye uyguladığı mezalimin gündelik hayatın bir unsuru haline geldiği bu bölgede jandarma birliklerinin ağırlıklı olarak Çerkez göçmenlerden oluşturulması, söz konusu Kürt aşiretlerinin bir miktar kontrol altına alınması ihtiyacından kaynaklanıyordu.[50] Gerçekten de Osmanlı yönetimi 1890’lı yıllarda doğu vilayetlerinde Çerkez jandarma birliklerini asayişi sağlamak üzere sıklıkla devreye sokmuştur: Ancak bu birliklerin pratikte Ermeni ahalisinin korunmasını sağlamaktan çok mezalime dâhil olma yönünde bir eğilim gösterdiklerini de söylemek mümkündür.[51]

Daha önce de değindiğimiz gibi bu örnekler yönetimin, jandarma erlerinin seçimi ve istihdamı konusunda son derece esnek ve pragmatik bir çizgi izlediğini ortaya koymaktadır. Bu genel sonucun ötesinde kanun ve nizamnamelere dayanarak ortalama bir Osmanlı jandarmasının profili hakkında daha fazla bir şey söylemek hayli zordur. Hatta arşiv kaynakları istihdam politikasında tuhaf sayılabilecek uç örneklerin de az olmadığını ortaya koymaktadır. Örneğin İran sınırında konuşlandırılmış Bağdat Jandarma Alayı’na bağlı 6. Tabur’da istihdam edilmiş jandarmaların neredeyse tamamının İran kökenli bir takım suçlular, kaçaklar ve mahkûmlar olduğunu görüyoruz.[52] Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür. Örneğin Yemen’den bir grup eşkıya yerel Dürzîlerle birlikte Trablusşam jandarma birliğinde istihdam edilmişlerdir. Bu şahıslar kısa bir süre sonra görevlerini bırakarak kaçak durumuna düşmüşlerdir.[53] Öyle görünüyor ki söz konusu olan Osmanlı jandarması olduğunda düzensizlik, istisna olmaktan çok kural ve norm haline gelmiştir. İmparatorluğun coğrafi genişliği ve her bir bölgesinin sosyal, kültürel ve siyasi bakımdan birbirinden hayli farklı koşullara sahip olduğu dikkate alındığında bu düzensizliğin bir norm veya kural haline geldiğini görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu durum bir yandan hükümetin, imparatorluğun uzak vilayetlerinde yeni yönetim tekniklerini tesis etme noktasındaki zafiyetinin, diğer yandan da jandarma birliklerinde istihdam edilen sıradan erlerin son derece farklı köken ve deneyimlerinin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Jandarmaların Çalışma Koşulları ve Ücretler

Jandarma erlerinin işlerine karşı tavırlarını büyük oranda istihdam süresinin kısa ve emek piyasası koşullarının bir sonucu olarak ücretlerin hayli düşük oluşu belirlemiştir. İncelediğimiz dönemde maliyenin içinde bulunduğu durum jandarma erlerinin sıkıntılarını daha da artırmıştır. Bu yıllarda imparatorluğun birçok bölgesinde asayişin eldeki zabtiye kuvvetleriyle sağlanması genellikle mümkün olamamıştır. Söz konusu yıllarda emek gücü arzı hayli bol olmakla birlikte hükümet, memurların ve ordu subaylarının maaşını bile düzenli ödemekten aciz kalmış ve bu bolluktan faydalanamamıştır. Neticede aranan nitelik ve miktarda jandarma istihdamı mümkün olamamıştır.

Jandarma erlerinin maaşı için imparatorluk çapında genel bir cetvel oluşturulmamış, karar vilayet idare meclislerine bırakılmıştır. Bu nedenle bir vilayetten diğerine jandarma maaşları arasında önemli farklar oluşmuştur. Aslında sabit bir maaş cetveli uygulaması, emek piyasası koşullarının her bölgede farklı olması nedeniyle gerçekçi de olmayacaktı. Osmanlı idarecileri için son derece esnek ve pratik olan bu tercih, tarihçilerin 19. yüzyılın jandarma maaşlarına ilişkin seriler oluşturmasını hayli zorlaştırmaktadır. Yine de arşiv kaynaklarından hareketle jandarma maaşları hakkında bir fikir edinmek mümkündür. Örneğin 1880 yılı itibariyle Konya’da bir jandarma piyadesinin maaşı 75 kuruş olarak belirlenmiştir. Jandarma onbaşı maaşı 81, çavuş maaşı ise 98 kuruştur. Jandarma subaylarının maaşları ise görece hayli yüksektir: Mülazım-i sâni maaşı 137 kuruş, mülazım maaşı ise 225 kuruştur. Yüzbaşı ve binbaşı maaşları ise sırasıyla 362 ve 725 kuruş olarak belirlenmiştir. Bu rakamlara ilave olarak erlere 45, mülazımlara ve yüzbaşılara 90 ve binbaşılara 555 kuruş ek yiyecek tahsisatı yapılmıştır. Süvari jandarmaların maaşları ise %20 oranında fazla tutulmuştur. Bunlara ayrıca kendileri için yiyecek ve hayvanları için yem pahası olarak 250 veya 325 kuruşluk tahsisat ayrılmıştır.[54] Kastamonu vilayetinde 1880 yılı rakamları Konya rakamlarıyla benzerlik göstermektedir. Bu vilayette piyade maaşı 79 kuruş, süvari maaşı ise 98 kuruştur.[55] Suriye’de ise 1879 yılında piyade maaşı 80, süvari maaşı ise 130 kuruştur.[56] Bu durumda Konya’daki maaşların ortalamayı aşağı yukarı temsil ettiği düşünülebilir: Konya’da bir jandarma eri yemek tahsisatı dâhil günlük ortalama 4.8 kuruş ücret almaktadır.[57] Aynı tarihlerde Konya’da bir inşaat işçisinin günlük ücretinin ortalama 7 kuruş olduğu hatırlandığında jandarma maaşlarının hayli düşük olduğu ortaya çıkar.[58]

Jandarma maaşları yalnızca düşük olmakla kalmamış, bu düşük maaşların düzenli ödenmesi bile mümkün olamamıştır.[59] İncelediğimiz dönemde yalnızca jandarmaların değil, devlet memurlarının çoğunun maaşlarının aylarca ödenmediği durumlara sıklıkla rastlanmıştır. Örneğin 1880 tarihi itibariyle Kozan’daki durum maliyenin içine düştüğü ödeme güçlüğü sıkıntısını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Kozan’da zabtiyenin yanı sıra mutasarrıf ve diğer yüksek dereceli memurların maaşları bile son altı ay zarfında ödenememiştir.[60] 1900 yılı itibariyle Maraş’ta zabtiye maaşları 16 aylık bir gecikmeyle ödenebilmiştir.[61] Bu örnekler çok dramatik görünmekle birlikte bazı vilayetlerde maaşların değil onlarca ay, yıllarca bile ödenemediği durumlar olmuştur. Örneğin Kosova Jandarma Alayı’nda müstahdem Ali Sabri isimli bir çavuş 1901 yılı itibariyle yetkili mercilere 10 yıldır maaşını alamadığı gerekçesiyle dilekçe vermiştir. Ali Sabri ayrıca son iki yıl zarfında elbise masraflarının da karşılanmadığını ifade etmektedir.[62] Arşiv belgeleri arasında çok sayıda benzer örneğe rastlanmaktadır. Yine 1901 yılında Tekfurdağı’nda maaşların 18 ay gecikmiş olduğu anlaşılıyor.[63] Priştine’de piyade ve süvari jandarma maaşları 9 ay boyunca ödenememiştir: Bu gecikme bölgede vergilerin tahsil edilememiş olmasından kaynaklanmaktadır.[64] Cezair-i Bahr-i Sefid’de 1902 yılı itibariyle maaşlar 20 ay boyunca ödenmemiştir.[65] Daha sonraki yıllarda maaşların ödenememesiyle ilgili şikâyetler azalmak bir yana daha da artmıştır.[66] Bu konuyla ilgili Ahmet isimli bir jandarmanın durumu hayli ilginçtir. Sekiz buçuk aydır maaşını alamayan Ahmet sonunda umudunu tamamıyla kaybetmiş ve arkadaşlarıyla birlikte ilgililere başvurarak kendilerine maaş yerine aynî olarak ödeme yapılmasını, örneğin mısır verilmesini talep etmiştir.[67]

Jandarmaların bir yandan maaşların çok düşük, ödemelerin düzensiz ve gecikmeli oluşu, diğer yandan ise vergi tahsili gibi önemli bir yetkiyle donatılmış olmaları, jandarmaların yetkilerini kötüye kullanmaları ve ahali üzerinde ağır bir baskı unsuru oluşturmaları için uygun koşulları yaratmıştır.[68] Gözlemciler jandarmanın ahaliye karşı kötü muamelesinin ve görevlerini suiistimallerinin en önemli sebebi olarak maaşların düzensizliğini göstermektedir. Her ne kadar nizamnameler devriye sırasında ahaliden bedava yem ve yiyecek almalarını yasaklamış olsa bile jandarmaların bu noktada kurallara uygun davrandıklarını söylemek zordur.[69] Maaşlarının düzensiz ödendiği veya hiç ödenemediği dikkate alındığında jandarmaların rüşvet dâhil her türlü istismara açık hale gelmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Ayrıca, yine gözlemciler tarafından sıklıkla ifade edildiği üzere bu koşullarda jandarma teşkilatının saflarına güvenilir kimseleri çekebilmesi hayli zor olmaktadır.[70]

19. yüzyılın son çeyrek asrı boyunca yaşanan mali sıkıntılar jandarma birliklerinin saflarını dolduran sıradan jandarma erlerinin hayatını zorlaştırmıştır. Bu mali koşullar, aynı zamanda 1879 yılı itibariyle asâkir-i zabtiyeyi modern bir jandarma olarak yeniden yapılandırmak üzere yola çıkan Osmanlı yöneticilerinin işini içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. Bu nedenle birçok vilayette 1890’lı yıllar boyunca eski asâkir-i zabtiye teşkilatı varlığını devam ettirmiş ve jandarma formatında yeniden yapılanma çok uzak bir geleceğe ertelenmiştir. Örneğin Sivas, Musul ve Adana vilayetlerinde 1896 yılı itibariyle henüz jandarma reformu icra edilememiştir.[71] 1898 yılında Bingazi’de hâlâ eski zabtiye birlikleri varlığını sürdürmektedir; Yemen’de ise ancak bu tarihte yeniden yapılandırma doğrultusunda harekete geçilebilmiştir.[72] Ankara ve Hüdavendigar gibi merkeze yakın olan bazı vilayetlerde bile 1902 ve 1903 tarihlerinde jandarmanın yeni modelde yapılandırılması işlemleri başlatılamamıştır.[73] Basra ve İşkodra’da ise 1903 tarihi itibariyle uygulama eski sistemde devam etmektedir.[74] Sonuçta 1880’li yıllar boyunca taşra güvenlik teşkilatı parçalı, eski sistemin yamalarla takviye edildiği bir görünüm sergilemektedir. Mali sıkıntılar gündemde olduğu sürece Osmanlı hükümetinin asâkir-i zabtiye teşkilatını bir hamlede bütün imparatorluk çapında aynı anda dönüştürmesi mümkün olamamış, reform paketi vilayetler bazında ve mali imkânlar dâhilinde adım adım hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

Toparlamak gerekirse, 1870’lerin sonunda başlayan ve 1890’lar boyunca devam eden süreç zarfında maaşlar ödenememiş ve neticede zabtiye ve jandarma birliklerinin mevcudu yavaş yavaş azalmıştır. Arşiv belgeleri arasında valiler tarafından gönderilmiş jandarma mevcudunun azlığı, bu koşullarda asayişin temin edilemeyeceği ve jandarma mevcudunun bir an önce artırılması yönünde talepler içeren çok sayıda rapora rastlamak mümkündür. Bu tür talepler karşısında hükümet jandarma maaşlarının azaltılması suretiyle tasarruf sağlanmasını önermiş ve ek jandarma istihdamının ancak elde edilecek bu tasarrufla gerçekleştirilebileceğini belirtmiştir. Midilli’de mahalli idarenin bu doğrultuda hareket ettiğini görüyoruz. Bir polis memuru maaşı 300 kuruştan 200 kuruşa indirilmiş ve böylece polis mevcudunun bütçeye yeni yük getirilmeden bir miktar artırılması sağlanabilmiştir.[75] İşkodra’da ise jandarma reformu öncesinde zabtiye erlerinin bir kısmının zorunlu emekliliği yoluna gidilerek tasarruf sağlanmaya çalışılmıştır.[76]

Jandarmalar ve İş Bırakma Eylemleri

Düşük ücret ve kötü çalışma koşullarının sürekliliği ortamında jandarma erlerinin iş bırakmaktan başka seçenekleri kalmamıştır. İncelemekte olduğumuz dönemde bu yola o kadar çok başvurulmuştur ki, bu durum yerel idarecilerin baş etmek zorunda kaldığı önemli sorunlar arasında yer almıştır. Vilayetlerden asayiş ve güvenliğin sağlanabilmesi için kolluk kuvvetleri mevcudunun en az iki katına çıkartılması gerektiği yönünde raporların geldiği bir ortamda yeni jandarma kaydı yapmak bir yana, mevcudun korunması bile zorlaşmıştır. Vilayetler merkeze maaş ödemelerinin bir an önce yapılması için telgraf üstüne telgraf göndermişler, ancak genellikle bir sonuç alamamışlardır. Bu durumda jandarma erlerinin öncelikle şikâyet dilekçeleri verdiklerini, sonuç alamadıkları takdirde terk-i hizmet eyledikleri, hatta zaman zaman isyan ve başkaldırı yoluna da yöneldiklerini görüyoruz. Örneğin 1903 yılında Bağdat vilayetinde maaşlarını alamayan jandarmalar silahlarını ve görevlerini terk etmişler ve neticede vilayette asayiş ve güvenliğin sağlanması ciddi ölçüde sekteye uğramıştır. Vilayet idare meclisi bu koşullarda düzenli ordu birliklerini asayişi sağlamak üzere göreve çağırmak durumunda kalmıştır.[77]

Hükümetin 1897 yılında jandarma bütçesinden %40’lık bir kesintiye gitme kararı alması işleri daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Bu kararın doğurduğu olumsuz sonuçlar takip eden yıllarda açıkça ortaya çıkmıştır. Örneğin Adana ve Halep’te 1899 yılında birliklerinde görevli çok sayıda jandarma işlerini terk etmiştir.[78] 1902 yılında Suriye vilayetinde polis memurları ve zabtiye erleri birbiri ardından iş bırakmış ve kısa sürede vilayet kolluk kuvvetlerinde yalnızca 10 polis ve 200 zabtiye kalmıştır. Vilayetin Dâhiliye Nezareti’ne gönderdiği bir raporda ifade edildiği üzere, olaylar sonucunda zabtiye sayısı o derece azalmıştır ki kaza başına ancak 4 veya 5 zabtiye eri düşmektedir. Bu koşullarda güvenliğin sağlanması tamamıyla imkânsız hale gelmiştir.[79] Aynı yıl Aydın vilayetinden gönderilen bir belge durumun orada da farklı olmadığını ortaya koymaktadır. Vergi tahsilatında aksaklıklar yaşanması üzerine yerel idareciler tahsilatın tamamlanması için jandarma kuvvetlerini devreye sokmak durumunda kalmışlar, ancak aylardır maaşlarını alamayan jandarmalar da görevlerini terk etmişlerdir.[80]

Terk-i silah ve terk-i hizmet eylemleri karşısında Osmanlı idarecilerinin tam anlamıyla bir tolerans gösterdiklerini söylemek zor olsa da idarecilerin hayli esnek davrandıklarının altı çizilmelidir. Örneğin yukarıda bahsetmiş olduğumuz Halep vilayetindeki olay üzerine Dâhiliye Nezareti maaşların düzenli ödenememesi durumunda iş bırakmaların son derece doğal olduğu yönünde bir görüş bildirmiştir.[81] Bu pragmatik tavır jandarmaların eylemlerinin belli bir dereceye kadar meşru karşılandığını ortaya koymaktadır. İstanbul hükümeti bir yol bulunarak maaşların bir an önce ödenmesini ve terk-i hizmet eden jandarmaların bir an önce görevlerinin başına dönmelerinin sağlanması gerektiği yönünde telkinde bulunmuştur. Bu örneklerde İstanbul’daki yöneticilerin eylemcilere karşı daha müşfik ve paternal bir tavır sergilemiş olduğunu görüyoruz. Ancak bazı durumlarda aynı yöneticilerin hayli katı davranabildiklerine de rastlamak mümkündür. Örneğin 1902 yılında Adana’da gerçekleşen olaylar ardından elebaşların bir an önce bulunması ve cezalandırılması yönünde talimat gönderilmiştir. Çatalca jandarma birliğinde müstahdem 9 jandarmadan 2’si İstanbul’da görevlendirilmek üzere merkeze çağrıldıklarında bu kişiler, kendilerine söz verilmiş olmasına rağmen Ramazan ayında maaşlarının ancak yarısını alabilmiş oldukları gerekçesiyle bu emre uymamışlardır.[82] Bu iki jandarma hakkında hızla soruşturma yapılmış ve ancak maaşlarının tamamı ödenmek suretiyle göreve devamları sağlanabilmiştir.[83]

Ermenilerin Jandarma Birliklerinde İstihdamı

19. yüzyıl boyunca Osmanlı devletini yönetenler bir yandan toplumunu oluşturan bütün unsurları bireysel eşitlik ilkesine dayanan evrensel bir Osmanlı vatandaşlığı temelinde birleştirmeye çalışmışlar, diğer yandan da gayrimüslimlerin mülki idare, ordu ve iç güvenlik teşkilatında temsil edilmeleri gereğinin doğurduğu endişe karşısında sıkışıp kalmışlardır. Gayrimüslimlerin sivil ve askerî devlet hizmetinde görev alabilmelerine ilişkin yaklaşım 1839 Tanzimat Fermanı ve özellikle 1856 tarihli Islahat Fermanı sonrasında önemli ölçüde değişim geçirmiştir. Bu fermanların öngördüğü çerçevede gayrimüslimler Osmanlı yönetiminde önceden olmadığı ölçüde daha fazla temsil edilmeye başlanmışlardır. Osmanlı hükümeti daha 1855 yılında gayrimüslimlerin askerlik hizmetinde bulunabileceklerini ilan etmiştir. Ancak 1909 tarihine kadar bu doğrultuda somut bir ilerleme kaydedilememiştir.[84] Gayrimüslimlerin askerlik hizmetiyle ilgili bugüne kadar birçok çalışma yapılmasına rağmen, jandarma birliklerindeki konumları üzerinde henüz durulmamıştır.

1879 öncesinde Osmanlı yöneticilerinin gayrimüslimlerin askere alınmaları konusunda temkinli olduklarını görüyoruz, ancak zabtiye birliklerinde istihdamları konusunda kategorik bir itiraza rastlamıyoruz. Örneğin Cevdet Paşa, Zeytun bölgesinde Fırka-ı Islahiye kapsamında reform hareketine giriştiğinde zabtiye birliğini yarı yarıya Müslüman ve Ermeni unsurlardan oluşturmuştu.[85] Oysa Cevdet Paşa gayrimüslimlerin askere alınmasına şiddetle karşı çıkan kesim arasında yer alıyordu. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra Ermenilerin jandarma birliklerinde istihdamı meselesi yeni bir boyut kazanmıştır. Berlin Antlaşması’nın imzalanmasıyla Osmanlı hükümeti Ermeni nüfusun belli bir orana sahip olduğu doğu vilayetlerinde idari reform gerçekleştirme sözü vermişti. Bu reformlar esas itibariyle Ermeni nüfusun Kürt ve Çerkez güçlerine karşı korunmasını ve yerel idarede Ermenilerin temsilinin sağlanmasını öngörmekteydi. Antlaşmaya göre gayrimüslim unsurların polis ve jandarma birliklerinde nüfusları oranında temsil edilmeleri gerekmekteydi.[86]

Ermeni nüfusun jandarma birliklerinde istihdamı meselesi beklenildiği kadar sorunsuz gerçekleşmemiştir. Her ne kadar gerek yerel idarede gerekse merkezi hükümette yer alan bir takım Osmanlı idarecilerinin Ermenilerin kolluk kuvvetlerinde nüfusları nispetinde temsil edilmeleri konusunda samimi bir çaba içinde oldukları söylenebilse bile, bu konuda sonuç almanın kolay olduğunu söylemek zordur. 1894 yılında imparatorluğun bütününde yürütülen bir tahkikat durumun pek parlak olmadığını ortaya koymuştur. Tahkikattan elde edilen sonucu göre jandarma birliklerinde istihdam edilen toplam 26,507 kişiden yalnızca 77 tanesini Ermeniler oluşturmaktadır; toplam gayrimüslim sayısının ise 848 olduğu ortaya çıkmıştır.[87]

Ermenilerin jandarma birliklerindeki temsillerinin yetersiz kalışının birçok nedeni bulunmaktadır. Örneğin bölgede görev yapan İngiltere konsolosları Ermeni ahalinin ilgisizliğinden şikâyet etmektedir. Bir konsolosun ifadesine göre jandarmada görev almanın Ermeni milleti için taşıdığı önem “alt sınıflar” tarafından kavranamamaktadır.[88] Ermeni cemaatin ileri gelen unsurları temsilin öneminin farkındadırlar ve bu doğrultuda çaba sarf etmişlerdir.[89] Fakat söz konusu raporda ifade edilen görüşe göre bu çaba “alt sınıfların” teşviki noktasında yetersiz kalmaktadır.[90]

Jandarma maaşlarının düşük ve düzensiz olmasının, Ermeni ahalinin bu konudaki isteksizliğinin bir başka nedeni olduğunu düşünmek mümkündür. Mahalli idareciler bu konuda merkeze çok sayıda telgraf göndermişler, maaşların düşük olması sebebiyle Ermenileri cezp edemediklerini ve bu nedenle de Ermeniler için ayrılan kotaları bir türlü dolduramadıklarını ifade etmişlerdir.[91] Maaşların düşüklüğü ve ödemelerin düzensizliği yalnızca doğu vilayetlerinde değil, imparatorluğun birçok bölgesinde hatta merkeze yakın vilayetlerde bile jandarmada istihdamın cazibesini büyük oranda düşürmüştür. Örneğin İzmit valisi kotaların doldurulamamasının sebebi olarak ücretlerin düşüklüğünü göstermiştir.[92] Maaşların görece düzenli ödendiği Adana’da vali yine ücretlerin düşüklüğünü önemli bir neden olarak göstermiştir.[93] Diğer vilayetlerden de bu doğrultuda şikâyetler gelmiştir. Bitlis’ten maaşlar düşük kaldığı ve ödemeler düzensiz yapıldığı sürece gayrimüslimlerin cezp edilemediği ve onlar için ayrılan kotalara Müslümanların atanmak durumunda kalındığı rapor edilmiştir.[94] Bitlis’ten gelen bir başka raporda gayrimüslimler arasında ağırlıklı olarak esnaf tabakasının bulunduğu veya bu kesimlerin bir şekilde iş güç sahibi oldukları ve bu nedenle jandarma saflarına çekilmelerinin hayli zor olduğu bildirilmiştir. Rapor, sorunun ancak maaşların artırılması yoluyla çözülebileceğinin altını çizmektedir. Bütün bu örnekler sorunun oldukça karmaşık boyutlara sahip olduğunu ve basitçe etnik ve dini kimlik meselesi olarak açıklanamayacağını ortaya koymaktadır.[95]

Daha önce de ifade edildiği üzere Osmanlı yöneticileri gayrimüslimlerin jandarmada istihdamı konusunda değişik görüşlere sahip olmuşlardır. Reform yanlısı idarecilerden farklı olarak bazı yöneticiler Ermenilerin güvenlik teşkilatlarında istihdamına şiddetle karşı çıkmışlardır. Örneğin 1896 olayları sonrasında Van vilayetinde durumu tahkik etmekle görevlendirilen Saadettin Paşa, Hıristiyan jandarmaların görevlerini hakkıyla icra etmedikleri ve Hıristiyanların tutuklanması gerektiği durumlarda emirlere uymadıklarını belirtmektedir.[96] Saadettin Paşa’nın gayrimüslimlerin jandarmada istihdamına karşı olmasına rağmen genel eğilim Rumeli’de ve Anadolu’da gayrimüslimlerin istihdamı yönünde olmuştur.[97]

Gayrimüslimlerin kolluk kuvvetleri saflarında istihdamının doğuracağı fayda ve zararlar meselesi bölgede gelişmelerin iyice çatışmaya doğru evrilmesi neticesinde önemini kaybetmiştir. Süreci daha çok Abdülhamid rejiminin Doğu Anadolu’da güvenlik kaygıları ve politika öncelikleri belirlemiştir. Daha önce de işaret edildiği gibi mali sıkıntılar jandarma reformunun tamamlanmasını engellemiş ve ihtiyaçlara karşılık verecek tam teşekküllü bir iç güvenlik teşkilatı oluşturulamamıştır. Neticede rejim, güvenliğin sağlanması için gittikçe artan bir oranda 4. Ordu birliklerine, 1890 yılından itibaren de Hamidiye Alayları’na dayanmak durumunda kalmıştır. Her iki kuvvet de Abdülhamid tarafından bölgeye olağanüstü yetkilerle gönderilmiş olan Zeki Paşa’nın komutasına verilmiştir.[98] Hamidiye Alayları genellikle kontrolleri zor düzensiz milis kuvvetleri görünümünde olmuşlardır. Birçok vilayette jandarma birliklerinin safları Çerkez göçmenler tarafından doldurulmuştur. Güvenliği sağlamakla görevli bütün bu kuvvetler bölgedeki huzursuzlukların daha da derinleşmesine ve gerilimlerin çatışmaya dönüşmesine yol açmıştır.

Sonuçta Osmanlı jandarması ortak bir vatandaşlık hissiyatı yaratmaktan çok uzak kalmış ve Abdülhamid rejimi doğu vilayetlerini üç ayaklı bir güvenlik sistemine dayanarak elinde tutabilmiştir: Düzenli ordu birlikleri, genellikle Osmanlı topraklarına yeni gelen Çerkez ahaliden oluşan jandarma birlikleri ve Kürt aşiretlerinin merkezle bağını güçlendirmek amacıyla oluşturulan Hamidiye Hafif Süvari Alayları. Bu üç ayaklı iç güvenlik teşkilatının modern devlete yakıştırılan altyapısal teknoloji standartlarından hayli uzak olduğu açıktır.

Sonuç

Tarihçiler tarafından bugüne kadar ihmal edilmiş bir kurum olan taşra güvenlik teşkilatı üzerine yoğunlaşan bu çalışma genel olarak polis çalışmalarına özel olarak da polis literatüründeki kentsel perspektifin kırılması yönündeki çabalara bir katkı yapmayı amaçlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal ve siyasal ortamı, taşra iç güvenlik teşkilatının oluşumunun arka planı olarak kısaca değerlendirilmiş ve bu arka plan üzerinde jandarma erlerinin çalışma şartları incelenmiştir. Bütün aksaklıklarına rağmen asâkir-i zabtiye ismiyle de anılan jandarma teşkilatı, reform inisiyatifi doğrultusunda taşrada bir dizi sorumluluk üstlenen merkezî hükümetin önemli kurumları arasında yer almıştır. Bu kurumun imparatorluğun farklı bölgelerindeki durumunun ve bu kurum dolayısıyla icra edilen pratiklerin incelenmesi, son dönem Osmanlı İmparatorluğunun yönetim kapasitesinin ve performansının ortaya çıkartılması bakımından son derece önemli ipuçları sunmaktadır. Bu çalışmada ortaya konulan veriler Osmanlı devletinin performansının hayli düşük olduğu fikrini güçlendirmektedir.

19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı merkez yöneticileri taşrada iyi işleyen bir iç güvenlik teşkilatı oluşturmak için büyük çaba sarf etmişler ve bu doğrultuda birçok idari reforma imza atmışlardır. Osmanlı jandarması, merkezî hükümetin iradesini imparatorluğun Balkanlar, Doğu Anadolu, Suriye gibi çevre bölgelerinde, ki bunlar arasında Kozan ve Zeytun gibi iç bölgelerin de sayılması gerekir, tesis etme çabasıyla paralel gelişmiştir. Kavramsal bir çerçevede ifade edildiğinde bu sürecin Osmanlı devletinin modern yönetim teknolojileriyle donanımı (governmentalization), taşranın ve çevrenin kolonizasyonu, veya önceki dönemlerde merkezin erişemediği toprakların kolonizatör Tanzimat devletinin idari pratikleri kapsamına dâhil edilmesi süreci olarak nitelenmesi mümkündür. Söz konusu bölgelerde yeni idari teknolojilerin devreye sokulması bir yandan da bu bölgelerin etnik, dini ve kültürel olarak farklılıklar arz eden yerleşik ahalisinin merkezî hükümetin denetiminden kopması ihtimalinin bertaraf edilmesi yönündeki bir çabanın bir ifadesi olarak da değerlendirilebilir.

Osmanlı yöneticileri için bu ihtimal yalnızca İmparatorluğun çeperlerinde değil, tam da merkezinde bile söz konusuydu. 1860’lı yılların başlarında Cevdet Paşa yarı göçer aşiretler tarafından meskûn Kozan bölgesinde ve belli bir ağırlıkta Ermeni nüfusun bulunduğu Kozan hinterlandında özerk bir politik iradenin ortaya çıkma ihtimalini fazlasıyla ciddiye almış görünüyordu. Cevdet Paşa’nın, Fırka-i Islahiye kapsamında gerçekleştirdiği askerî nitelikleri ağır basan ve zaman zaman adeta devlet terörü niteliğine de bürünen reform icraatlarını meşrulaştırmak üzere bu ihtimali abartmış olduğu düşünülebilir. Ancak yine de böylesine erken bir dönemde İngiltere’nin desteğiyle bu bölgede özerk bir Ermeni politik biriminin oluşturulabileceği yönündeki endişe ve bu ihtimalin önlenmesi için neredeyse her yolun mübah görülmesi son derece ilginçtir.[99] Bu çalışmada ortaya konulduğu üzere Osmanlı jandarması başından itibaren bir yandan taşra ve kırsal kesimi kontrol altında tutacak bir polis teşkilatı, diğer yandan da muhtemel merkezkaç kuvvetlere karşı duracak bir güç olarak tasarlanmıştır.

Balkanlarda erken Tanzimat uygulamalarına tepki genellikle köylü isyanları şeklini almış ve bu isyanlar en azından geniş tarımsal üretici kesimi dikkate alındığından milli bir içerikten uzak kalmıştır. 19. yüzyılın son çeyreğinde ise özellikle Bulgar ve Ermeni milliyetçiliklerinin Balkanlarda ve Doğu Anadolu’da hız kazanmasıyla bu durum değişikliğe uğramıştır.[100] 1877–78 Osmanlı-Rus savaşından sonra jandarma sadece Balkanlarda değil, doğu vilayetlerinde de toplumsal ve politik çalkantıların tam ortasında yer almıştır.

Osmanlı jandarmasının tarihini 1877–78 sonrasında imparatorluğa yönelik yaşanan yoğun göç hareketlerinden bağımsız olarak ele almak mümkün değildir. Jandarma saflarının doldurulmasında, özellikle güvenlik açısından riskli olduğu düşünülen bölgelerde bu göçmen unsura sıklıkla başvurulmuştur. Doğu vilayetlerinde ekonominin ticarileşmesi, toprak ve iktisadi kaynaklar üzerindeki çatışmaların keskinleşmesi, Kürt aşiretlerinin devlet kurumlarıyla da eklemlenerek güçlerini artırmaları ve bu güçlerin iktidarlarını ancak bölgede var olan servet ve gelirin paylaşılması mücadelesi üzerinden yeniden üretebilmeleri, bölgedeki kargaşayı daha da artırmış, çatışma, talan ve katliamlar için uygun ortam yaratmıştır. Bütün bu faktörler Osmanlı jandarmasının oluşum sürecini doğrudan etkilemiştir.

19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusun etnik bileşimi itibariyle karışık bir yapıya sahip olması ve bu karışık nüfusun etnik, dini ve milli kimlikler düzlemindeki bölünmüşlüğü aşan bir Osmanlı kimliği etrafında birleştirilmesi çabasının karşılaştığı zorluklar itibariyle Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’yla benzerlikler taşımaktadır. Clive Emsley’in işaret ettiği üzere Habsburg İmparatorluğu’nda jandarma imparatora ve kanunlarına bağlılığın yerleşmesi yönünde önemli bir işlev gerçekleştirmiştir.[101] Benzer bir şekilde İtalyan karabineri, Fransız jandarması örneğinde de olduğu gibi, köylülerin İtalyan vatandaşlarına dönüştürülmesi sürecinde önemli bir rol oynamıştır. Her ne kadar Osmanlı jandarmasının imparatorluk düzeyinde bir vatandaşlık bilincinin yaratılması çabasının içinde yer aldığını söylemek zorsa da Osmanlı hükümetleri, Abdülhamid döneminde bile evrensel bir Osmanlı kimliğinin oluşturulması yönünde küçümsenemeyecek bir çaba içinde olmuşlardır. Sözde İslami siyasi eğilimlere sahip Abdülhamid rejimi, ahali nezdinde padişaha sadakat duygusunu pekiştirmek ve birçok katmanda bölünmüş nitelik arz eden unsurları paternalistik ve patriyotik bir siyasi söylem aracılığıyla bütünleştirmek yönünde çaba sarf etmiştir.[102]

Yine de etnik ve dini kimlik açısından bir mozaik oluşturan Osmanlı toplumunu tek bir Osmanlı kimliği etrafında birleştirme çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilecek gayrimüslimlerin jandarmada nüfusları oranında istihdam edilmesi uygulaması, 1879 sonrası süreçte kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olmuştur. 19. yüzyıl ilerledikçe Osmanlı jandarması askerî niteliğini korumuş ve yönetimin merkezkaç kuvvetlerle mücadelesinde devreye soktuğu temel araçlardan birisi olmaya devam etmiştir. Bu nedenle Osmanlı jandarması Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki muadillerinden ayrılmıştır. Fransa ve Almanya’da 19. yüzyılın son evrelerinde iktisadi süreç ve kentsel gelişme, toplumsal denetim kurum ve faaliyetlerinin yapısında önemli dönüşümlere yol açmış ve bu durum jandarmanın misyonunu ve faaliyetlerini etkilemiştir. Bu dönemde Almanya’da jandarma çoğunlukla sanayi kentlerinde işçi eylemlerini bastırmak üzere kullanılmıştır.[103] Osmanlı İmparatorluğu’nda ise aynı dönemde jandarmanın, kırsal kesimdeki huzursuzlukları bastırmak ve taşrada ayrılıkçı nitelik taşıyabilecek her türlü siyasi hareketi denetim altında tutmak üzere kullanılan bir kurum olma niteliği pekişmiştir.

Osmanlı jandarması başka bakımdan da bir Osmanlı vatandaşlığı kimliği yaratılması noktasında yetersiz kalmıştır. Jandarmada görev almak birçok açıdan askerlik göreviyle benzerlikler taşımıştır. Hizmet süresinin sınırlı ve kısa oluşu bunlardan bir tanesidir. İmparatorluğun coğrafi genişliği ve nüfusunun dağınıklığı dikkate alındığında Osmanlı jandarması mevcudu itibariyle her zaman yetersiz bir güç olarak kalmıştır. Ancak hükümet ihtiyaç duyulan kapsamda bir teşkilat için gerekli kaynakları sağlayacak mali güçten hep yoksun olmuştur. Osmanlı jandarması her şeyden önce başka bir alternatifi olmayan yirmi, otuz bin raddesindeki genç bir nüfusa şu veya bu şekilde bir istihdam imkânı sağlamıştır. Ancak hükümetin içinde bulunduğu mali kriz maaşların düşük tutulmasına yol açmış, bu maaşların da düzenli ödenmesi mümkün olamamış ve bu koşullarda jandarma iş kapısı olarak hiçbir zaman cazibe merkezi olamamıştır. Jandarmada çalışma koşulları çoğunlukla ağır olmuş, iş düzenli olmaktan uzak kalmış ve maaşlar sıklıkla ödenememiştir. Bu koşullarda yoksul Osmanlı ahalisi arasından çıkan jandarma erleri idareyi protesto etmiş, silahlarını ve görevlerini terk etmiş ve zaman zaman da isyana varan kalkışmalara yeltenmiştir. Jandarma teşkilatının kurumsal tarihi ve jandarma erlerinin sosyal profili üzerinde yoğunlaşan bu inceleme, jandarmanın özellikle kasaba ve köylerde ahaliyle karşı karşıya kaldığı durumlar üzerinde yoğunlaşacak yeni araştırmaların son dönem Osmanlı sosyal tarihinin birçok meselesine ışık tutabileceğini de ortaya koymuştur.



[1] Bu çalışmada jandarma, Osmanlı İmparatorluğu’nun vilayetlerde oluşturduğu yarı askerî bir nitelik taşıyan iç güvenlik teşkilatına karşılık gelmek üzere genel bir terim olarak kullanılmıştır. Asâkir-i zabtiye tabiriyle jandarma arasında kategorik bir ayrım yapılmamış, her iki terim de makale boyunca birbirinin yerine kullanılmıştır. Osmanlı idarecilerinin de benzer bir şekilde davrandığını söyleyebiliriz. 1879 öncesinde ağırlıklı olarak asâkir-i zabtiye tabiri kullanılmış, bu tarihte Seraskerlik bünyesinde Jandarma Daire-i Resmiyesi’nin kurulmasıyla jandarma tabiri ön plana çıkmaya başlamıştır. Birçok durumda zabtiye veya zabtiye askeri tabirlerine rastlamak mümkündür. Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat’ta asâkir-i zabtiye ile kastedilenin aslında jandarmadan başka bir şey olmadığını açık bir şekilde ifade etmiştir. Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, İstanbul: Çağrı Yayınları, 1980, s. 77-79.

[2] Avrupa’da jandarma konusunda en kapsamlı eseri Clive Emsley vermiştir. Clive Emsley, Gendarmes and the State in Nineteenth-Century Europe, Oxford: OxfordUniversity Press, 1999, s. 1-9.

[3] Roderic H. Davison, Reform in the Ottoman Empire, 1856-1876, New Jersey: Princeton University Press, 1963. Bernard Lewis, The Emergence of Modern Turkey, Oxford: Oxford University Press, 1968. Stanford J. Shaw, Between Old and New: The Ottoman Empire under Sultan Selim III, 1789-1807, Cambridge: Harvard University Press, 1971.

[4] Davison, Reform in the Ottoman Empire, s. 142-51.

[5] Literatürdeki söz konusu kentsel bakışa yönelik kapsamlı bir eleştiri için bkz.: Emsley, Gendarmes and the State.

[6] İngilizce’de spesifik olarak Osmanlı jandarmasına değinen yalnızca bir çalışma bulunmaktadır. Bkz.: Glen Wilfred Swanson, “The Ottoman Police”, Journal of Contemporary History, C.7, No:1/2, 1972, s. 243-60.

[7] Örnek olarak bkz.: Eugene L. Rogan, Frontiers of the State in the Late Ottoman Empire: Transjordan, 1850-1921, Cambridge: Cambridge University Press, 1999. Yonca Köksal, “Coercion and Meditation: Centralization and Sedentarization of Tribes in the Ottoman Empire”, Middle Eastern Studies, C.42, No:3, 2006, s. 469-91.

[8] Örnek olarak bkz.: Khaled Fahmy, All the Pasha’s Men: Mehmed Ali, His Army and the Making of Modern Egypt, Cambridge: Cambridge University Press, 1997. Mine Ener, Managing Egypt’s Poor and the Politics of Benevolence, 1800-1952, Princeton: Princeton University Press, 2003. Nadir Özbek, “The Politics of Welfare: Philanthropy, Voluntarism and Legitimacy in the Ottoman Empire, 1876-1914”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Binghamton University, 2001.

[9] Taşranın kolonizasyonu kavramı konusunda daha ayrıntılı bir tartışma için bkz.: Stephen P. Frank, Crime, Cultural Conflict, and Justice in Rural Russia, 1856-1914, Berkeley: University of California Press, 1999. Benzer bir yaklaşım için bkz.: Clive Emsley, “Peasants, Gendarmes and State Formation”, National Histories and European History, Ed. M. Fulbrook, London: 1993, s. 69-93.

[10] Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, s. 183.

[11] Derviş Okçabol, Meslek Tarihi, Ankara: Polis Enstitüsü, 1939; Hikmet Tongur, Türkiye’de Genel Kolluk Teşkili ve Görevlerinin Gelişimi, Ankara: İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Yayınları, 1946; Halim Alyot, Türkiye’de Zabıta: Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum, Ankara: İçişleri Bakanlığı Yayınları, 1947.

[12] Noémi Lévy, “L’ordre dans la ville: Istanbul à l’époque d’Abdulhamid II”, Mémoire de DEA, EHESS, 2005; Hasan Şen, “The Transformation of the Politics of Punishment and the Birth of Prison in the Ottoman Empire (1845-1910)”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2005; Ferdan Ergut, “State and Social Control: The Police in the Late Ottoman Empire and the Early Republican Turkey, 1839-1939”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, New School for Social Research, 2000. Cengiz Kırlı, “The Struggle over Space: Coffeehouses of Ottoman Istanbul, 1780-1845”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Binghamton University, 2001.

[13] Emsley, Gendarmes and the State, s. 208.

[14] A.g.e, s. 206.

[15] A.g.e, s. 239. Emsley, “Peasants, Gendarmes and State Formation”, s. 69-70.

[16] Habsburg jandarmasıyla ilgili daha fazla bilgi için bkz.: Clive Emsley, Sabine Phillips, “The Habsburg Gendarmerie: A Research Agenda”, German History, No:17, 1999, s. 241-50, 241.

[17] Musa Çadırcı, “Ankara Sancağında Nizâm-ı Cedid Ortasının Teşkili ve ‘Nizâm-ı Cedid Askeri Kanunnamesi’”, Belleten, C.36, No:141, 1972, s. 1-13; Musa Çadırcı, “Redif Askeri Teşkilatı”, Yedinci Askeri Tarih Semineri Bildiriler I, Ankara: 2000, s. 47-57; Musa Çadırcı, “Anadolu’da Redif Askeri Teşkilatının Kuruluşu”, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları Dergisi, No:13, 1974, s. 63-75.

[18] Emsley, Gendarmes and the State, s. 209. Rusya’da jandarma birliklerinin mevcudu 4,000 idi. Emsley, a.g.e., s. 241.

[19] Emsley, a.g.e., s. 227.

[20] Osmanlı jandarmasının mevcudu için bkz.: BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri), Y.PRK.UM (Yıldız Perakende Evrakı Umum Vilayetler Tahrirat), 31/1, 1312.CA.2 (1 Kasım 1894); Y.PRK.DH (Yıldız Perakende Evrakı Dahiliye Nezareti Maruzat), 2/94, 29.Z.1305 (6 Eylül 1899). Osmanlı nüfus rakamları için bkz.: Kemal Karpat, “Population Movements in the Ottoman State in the Nineteenth Century”, Ottoman Population, 1830-1914, Demographic and Social Characteristics, Madison: University of Wisconsin Press, 1986, s. 60-86.

[21] Emsley, Gendarmes and the State, s. 214.

[22] Frank, Crime, Cultural Conflict, and Justice in Rural Russia, 1856-1914, s. 8.

[23] Ali Sönmez, “Zaptiye Teşkilâtının Kuruluşu ve Gelişimi”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2005.

[24] Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, s. 77.

[25] A.g.e., s. 79.

[26] A.g.e.

[27] BOA, Y.PRK.UM, 31/1, 1312.CA.2 (1 Kasım 1894).

[28] Hüseyin Hüsnü, Jandarma Efradının Hidematına Rehber, İstanbul: 1326.

[29] Zabtiyeyle ilgili 1869 öncesine ait 1846, 1861 ve 1864 tarihli nizamnameler bulunmaktadır. Bu nizamnameler Düstûr’da yer almadığı için araştırmacıların dikkatini çekmemiştir. Bkz.: Veli Şirin, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye Ordusu ve Seraskerlik, İstanbul: Tarih ve Tabiat Vakfı, 2002. 1869-1870 tarihli nizamnameler için bkz.: “Asâkir-i Zabtiye Nizâmnâmesi: 3 Rebiulevvel 1286/13 Haziran 1869”, Düstûr Birinci Tertib, C.2, s. 728-733. “Asâkir-i Zabtiyenin Vezâif-i Askeriyyesi Hakkında Talimatname: 15 Sefer 1287/17 Mayıs 1870”, Düstûr Birinci Tertib, C.2, s. 734-740. “Asâkir-i Zabtiyyenin Vazife-i Mülkiyyelerine Dair: 11 Rebiulevvel 1286/21 Haziran 1869”, Düstûr Birinci Tertib, C.2, s. 740-746.

[30] 1879 ve 1903 tarihli nizamnameler için bkz.: Alyot, Türkiye’de Zabıta. 1879 nizamnamesinin hazırlık aşaması ve nizamname layihası için bkz.: BOA. Y.A.HUS (Yıldız Hususi Maruzat), 159/76, 25.L.1296 (22 Ekim 1878).

[31] “Asâkir-i Zabtiye Nizâmnâmesi: 3 Rebiulevvel 1286/13 Haziran 1869”, Düstûr Birinci Tertib, C.2, s. 728-733. 1846 ve 1861 tarihli önceki nizamnameler yaş sınırını 25-50 arası olarak belirlemiştir. Bkz.: “Asâkir-i Zabtiye Teşkilatının Kuruluşu”.

[32] Alyot, Türkiye’de Zabıta, s. 97.

[33] A.g.e., s. 150.

[34] Hüseyin Hüsnü, Jandarma Efradının Hidematına Rehber, s. 8.

[35] A.g.e.

[36] BOA, A.MKT (Bab-ı Ali Evrak Odası Sadaret Evrakı Mektubi Kalemi), 225/42, 1265.11.1 (18 Eylül 1849); BOA, A.MKT, 225/53, 1265.11.1 (18 Eylül 1849); BOA.A.MKT, 225/90, 1265.11.3 (20 Eylül 1849).

[37] Hüseyin Hüsnü, Jandarma Efradının Hidematına Rehber, s. 8.

[38] “Asâkir-i Zabtiyenin Vezâif-i Askeriyyesi Hakkında Talimatname: 15 Sefer 1287/17 Mayıs 1870”, Düstûr Birinci Tertib, C.2, s. 734-740.

[39] Ebubekir Hazim Tepeyran, Hatıralar, 2.Baskı, İstanbul: Pera Yayınları, 1998, s. 126-134.

[40] Alyot, Türkiye’de Zabıta, s. 96.

[41] Hüseyin Hüsnü, Jandarma Efradının Hidematına Rehber, s. 8.

[42] A.g.e.

[43] BOA, DH.TMIK.S (Dahiliye Nezareti Tesri-i Muamelat ve Islahat Komisyonu), 46/61, 1321.R.5 (1 Temmuz 1903); BOA, DH.TMIK.S, 60/22, 1323.Ş.2 (2 Ekim 1905).

[44] Max L. Gross, “Ottoman Rule in the Province of Damascus 1860-1909”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Georgetown University, 1979, s. 281.

[45] Bu vilayetler arasında Adana, Bağdat, Belgrat, Edirne, İşkodra, İzmit, Karahisar, Kerkük, Kıbrıs, Malatya, Mardin ve Tuna bulunmaktadır. BOA, Y.PRK.UM, 30/60, 1312.RA.101 (11 Eylül 1894).

[46] Bu kriterin 1903 yılında İzmit’te uygulanmasına ait bir belge için bkz.: BOA, DH.TMIK.S, 45/53, 1321.S.24 (22 Mayıs 1903).

[47] 19. yüzyılın sonunda Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda jandarma birliklerindeki erlerin yaklaşık üçte biri memleketi olan bölgede görevlendirilmişti. Emsley, Phillips, “The Habsburg Gendarmerie”.

[48] Rogan, Frontiers of the State, s. 67-68, 75.

[49] Gross, “Ottoman Rule in the Province of Damascus”, s. 267, 80-82.

[50] FO (Foreign Office), 424/206, No. 39, Vice-Council Heathcote to Sir N. O’Conor. Bitlis, 19 March 1904.

[51] Örneğin 4. Ordu Müşiri Zeki Paşa subaylarından birisinin Sason’daki karışıklığı bastırmak için Çerkezlerden oluşturulmuş jandarma birliklerinin kullanılması yönündeki önerisini reddetmiştir. İngiliz konsolosu Grave’in aktardığına göre Zeki Paşa bölgeye komutasındaki düzenli ordu birlikleriyle gelmiş ancak durum yatışmak yerine de daha da karışık bir hal almış ve Talori bölgesinde 3,000 Ermeni’nin katledilmesiyle sonuçlanmıştır. Sir Robert Graves, Storm Centres of the Near East: Personal Memories 1879-1929, London: Hutchinson and Co, 1975, s. 144.

[52] BOA, DH.TMIK.S, 34/103, 1319.R.27 (13 Ağustos 1904).

[53] BOA, DH.TMIK.S, 27/45, 1317.C.16 (22 Ekim 1899).

[54] FO, 424/106, No. 146, Captain Stewart to Lieutenant-Colonel Wilson. Antalya, 18 February 1880.

[55] FO, 424/106, No. 100, Report on the General Administration of the Vilayet of Kastamonu. 17 December 1879.

[56] FO, 424/91, No. 21, Report upon the Gendarmerie and Police of Syria by Vice-Consul Jago. Damascus, 8 October 1879.

[57] Hesaplamalarda bir ayda 25 iş günü olduğu varsayılmıştır.

[58] İstanbul’da bir inşaat işçisi yevmiye olarak 8 kuruş almaktadır. Anadolu vilayetlerinde ise ücret ortalama 7 kuruş civarındadır. Şevket Pamuk, İstanbul ve Diğer Kentlerde 500 Yıllık Fiyatlar ve Ücretler, 1469-1998, Ankara: Devlet İstatistik Enstitüsü Yayınları, 2001.

[59] FO, 424/106, No. 61, Report on the Vilayet of Konya. Konya, 25 October 1879.

[60] FO, 424/106, No. 89, Captain Cooper to Lieutenant-Colonel Wilson. Adana, 7 January 1880.

[61] BOA, DH.TMIK.S, 30/72, 1318.Ra.13 (11 Temmuz 1900).

[62] BOA, DH.TMIK.S, 33/103, 1318.Z.5 (26 Mart 1901).

[63] BOA, DH.TMIK.S, 35/107, 1319.Ş.27 (9 Aralık 1901).

[64] BOA, DH.TMIK.S, 35/107, 1319.Ş.27 (9 Aralık 1901).

[65] BOA, DH.TMIK.S, 37/55, 1320.M.27 (6 Mayıs 1902).

[66] Örneğin 1906 tarihinde Süleymaniye jandarma birliğinde müstahdem erler maaşlarını alamadıkları için “terk-i hizmet eylemişlerdir.” BOA, DH.TMIK.S, 63/8, 1324.R.11 (4 Haziran 1906).

[67] BOA, DH.TMIK.S, 33/22, 1318.N.7 (29 Aralık 1900); BOA, DH.TMIK.S, 33/38, 1318.L.9 (30 Ocak 1901).

[68] FO, 424/106, No. 100, Report on General Administration of the Vilayet of Kastamonu. 17 December 1879.

[69] FO, 424/106, No. 13, Report by Captain Clayton on Reforms in Van. Van, 1880.

[70] FO 424/106, No. 270, Report on the Administration of Justice in Anatolia. C. W. Wilson, Lieutenant-Colonel. 29 June 1880.

[71] BOA, DH.TMIK.S, 1/64, 1314.Ca.11 (18 Ekim 1896); BOA, DH.TMIK.S, 3/18, 1314.C.17 (23 Kasım 1896); BOA, DH.TMIK.S, 45/28, 1321.S.14 (24 Temmuz 1896).

[72] BOA, DH.TMIK.S, 18/70, 1315.Z.8 (30 April 1898); BOA, DH.TMIK.S, 21/58, 1316.C.29 (14 Kasım 1898).

[73] BOA, DH.TMIK.S, 38/7, 1320.S.18 (27 Mayıs 1902); BOA, DH.TMIK.S, 45/44, 1321.S.20 (18 Mayıs 1903).

[74] BOA, DH.TMIK.S, 45/22, 1321.S.12 (10 May 1903); BOA, DH.TMIK.S, 49/1, 1321.B.16 (8 Ekim 1903).

[75] BOA, DH.TMIK.S, 46/43, 1321.Ra.26 (22 Haziran 1903).

[76] BOA, DH.TMIK.S, 49/1, 1321.B.16 (8 Ekim 1903).

[77] BOA, DH.TMIK.S, 45/45, 1321.S.20 (18 Mayıs 1903).

[78] BOA, DH.TMIK.S, 23/63, 1316.L.16 (27 Şubat 1899). Bu dönemde maaş kesintileri çok yaygındır ancak en kapsamlı olanı 1897 tarihinde gerçekleşmiştir. Bkz.: Carter Findley, Ottoman Civil Officialdom: A Social History, New Jersey: Princeton University Press, 1989, s. 300.

[79] BOA, DH.TMIK.S, 39/32, 1320.R.25 (1 Ağustos 1902).

[80] BOA, DH.TMIK.S, 40/33, 1320.Ş.17 (19 Kasım 1902).

[81] BOA, DH.TMIK.S, 23/75, 1316.L.22 (5 Mart 1899).

[82] BOA, DH.TMIK.S, 23/68, 1316.L.19 (2 Mart 1899).

[83] BOA, DH.TMIK.S, 36/22, 1319.L.16 (26 Ocak 1902); BOA, DH.TMIK.S, 36/62, 1319.Za.24 (4 Mart 1902).

[84] Carter Findley, “The Acid Test of Ottomanism: The Acceptance of Non-Muslims in the Late Ottoman Bureaucracy”, Christians and Jews in the Ottoman Empire: The Functioning of a Plural Society, Volume 1: The Central Lands, Eds. Benjamin Braude, Bernard Lewis, 1982, s. 339-68; Ufuk Gülsoy, Osmanlı Gayri Müslimlerinin Askerlik Serüveni, İstanbul: Simurg, 2000. Ermenilerin Osmanlı idaresinde istihdamlarına ilişkin bkz.: Mesrob K. Krikorian, Armenians in the Service of the Ottoman Empire: 1860-1908, London: Routledge & Kegan Paul, 1977.

[85] Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, s. 185.

[86] Bu konuda kısa bir değerlendirme için bkz.: Krikorian, Armenians in the Service of the Ottoman Empire, s. 5-11. Daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz.: Musa Şaşmaz, British Policy and the Application of Reforms for the Armenians in Eastern Anatolia, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2000; Ali Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa (1838-1899), İstanbul: Eren Yayıncılık, 1993.

[87] BOA, Y.PRK.UM, Yıldız Perakende Umum Vilayetler Tahriratı, 31/1, 1312.CA.2 (1 Kasım 1894).

[88] FO, 424/91, No. 171, Lieutenant Chermside to Sir A.H. Layard. Tarsus, 26 November 1879.

[89] FO, 424/106, No. 86, Vice-Consul Jago to Sir A. H. Layard. Damascus, 10 February 1880.

[90] 1908’den 1914’e kadar uzanan evrede Sivas ve Harput bölgesinde bulunan Ermeni aydınların ağırlıklı olarak Osmanlıcı bir siyasi çizgiye bağlı kalarak Ermeni ahaliyi Osmanlı ordusuna yazılmak konusunda teşvik etmeye çalışmışlardır. Bu konuda bkz.: Ohannes Kılıçdağı, “The Bourgeois Transformation and Ottomanism among Anatolian Armenians after the 1908 Revolution”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2005.

[91] BOA, DH.TMIK.S, 9/38, 1314.Z.18 (20 Mayıs 1897); BOA, DH.TMIK.S, 4/8, 1314.B.3 (8 Aralık 1896); BOA, DH.TMIK.S, 10/90, 1315.M.14 (15 Haziran 1897).

[92] BOA, DH.TMIK.S, 7/35, 1314.N.23 (25 Şubat 1897).

[93] BOA, DH.TMIK.S, 12/33, 1315.S.24 (25 Temmuz 1897).

[94] BOA, DH.TMIK.S, 24/2, 1316.Za.4 (16 Mart 1899).

[95] BOA, DH.TMIK.S, 24/75, 1316.Z.20 (1 Mayıs 1899).

[96] Sami Önal, Sadettin Paşa’nın Anıları: Ermeni-Kürt Olayları (Van, 1896), 2. Baskı, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2004, s. 104.

[97] BOA, Y.PRK.AZJ (Yıldız Perakende Arzuhal ve Jurnaller), 31/105, 9.Za.1312 (4 Mayıs 1895).

[98] Janet Klein, “Power in the Periphery: The Hamidiye Light Cavalry and the Struggle Over Ottoman Kurdistan, 1890-1914”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Princeton University, 2002. Hamidiye Alayları için ayrıca bkz.: Selim Deringil, “The Ottoman Twilight Zone of the Middle East”, Reluctant Neighbor, Turkey’s Role in the Middle East, Ed. Henri J. Barkey, Washington: U.S. Institute of Peace Press, 1996, s. 13-23.

[99] Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, s. 123.

[100] 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında bile köylü huzursuzluk ve isyanlarının milliyetçi bir renk kazandığını söylemek zordur. Ayrıca İmparatorluğun Rumeli vilayetlerinde milli kimliklerin oluşmasında devletin nüfus kayıt politikası önemli bir rol oynamıştır. Bkz.: İpek K. Yosmaoğlu, “Counting Bodies, Shaping Souls: The 1903 Census and National Identity in Ottoman Macedonia”, International Journal of Middle East Studies, C.38, No:1, s. 55-77.

[101] Emsley, Gendarmes and the State, s. 234-35.

[102] Nadir Özbek, “Philanthropic Activity, Ottoman Patriotism and the Hamidian Regime, 1876-1909”, International Journal of Middle East Studies, C.37,  No:1, 2005, s. 59-81.

[103] Emsley, Gendarmes and the State, s. 220-22.

Özbek, Nadir. “Osmanlı Taşrasında Denetim: Son Dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda Jandarma (1876-1908).” In Tarihsel Perspektiften Türkiye’de Güvenlik Siyaseti, Ordu ve Devlet, edited by Evren Balta and İsmet Akça, 47-78. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010. PDF.