Osmanlı İmparatorluğu’nda Dilencilere Yönelik Devlet Politikaları ve Kamusal Söylemin Değişimi

June 1, 2009 - Osmanlı Tarihi / Sosyal Politika

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Bu yazıda on dokuzuncu yüzyıl boyunca dilenci ve serserilere yönelik devlet politikalarının ve kamusal söylemlerin değişimi izlenecektir. Esas olarak Abdülhamid ve Meşrutiyet dönemleri üzerinde durulacaksa da, on sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren kent yoksullarına ilişkin uygulamalardaki değişimlere de kısaca değinilecektir. Böylece, Abdülhamid ve Meşrutiyet dönemlerindeki uygulamalar ve siyasî elitin söz konusu sosyal sorunlara bakışı uzun dönemli tarihsel bir perspektif içinden değerlendirilmiş olacaktır. Ayrıca kent yoksullarına ilişkin kamusal söylem ve politikalardaki değişimler, Osmanlı tarihinde modern devlet oluşumunun somut ifadeleri olarak değerlendirilmektedir.[1] Nüfusla, nüfusun üretken kapasitesiyle, nüfusu oluşturan bireylerin refah ve mutluluğuyla ve yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle ilgilenmek modern devletin en temel nitelikleri arasındadır.[2] Yoksullar, dilenciler, serseriler ve şüpheli şahıslarla ilgilenmek ve bu kesimlere yönelik özel bir takım politikalar geliştirmek, onları düzenli bir şekilde izlemek, kayıtlarını tutmak ve bu işsiz güçsüz, yoksul kesimleri ıslah etmek modern yönetim tarzının belirleyici özellikleri arasındadır. Daha genel bir biçimde ifade etmek gerekirse, “sosyal politikanın” ortaya çıkışını, modernitenin ve modern devletin işareti olarak değerlendirmek gerekir.[3] Bu çalışmada, dilenci ve serserilerle ilgili uygulamalar ve kamusal söylemler üzerinde durularak, Osmanlı tarihinde bir yönetim tarzı olarak “sosyal politikanın” oluşum süreci incelenecektir.

TANZİMAT’IN İLANINDAN ÖNCE OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA DEVLET VE DİLENCİLER

Anlamları zaman içinde ciddî biçimde değişmiş olmakla birlikte, Osmanlı tarihinin bütün dönemlerinde yardım edilmeyi hak eden gerçek yoksullarla, yardımı hak etmeyen kesimler arasında bir ayrım yapılmış olduğu söylenebilir. Bu tür bir ayrıma, dilenciler söz konusu olduğunda sıklıkla rastlanmaktadır. Örneğin, Osmanlı klasik döneminde böyle bir ayrım dikkatle yapılmış ve genellikle kent merkezlerinde dilencilerin kontrolüne yönelik bir sistem oluşturulmuştur. Çalışamayacak durumdaki dilencilerin mesleklerini bir tür sertifika (cer kağıdı) sistemi kapsamında ve tayin edilmiş olan bir başbuğun sorumluluğu altında  icra etmelerine göz yumulurken, çalışabilecek durumda olduğu halde dilenciliği tercih ettiği düşünülen kimseler yakalanıp kürek ve kalebentlik gibi çeşitli ağır cezalara çaptırılmışlardır. 1568 ve 1577 senelerine ait iki hatt-ı hümayun, Osmanlı devletinin İstanbul’da dilencilerin kontrolüne ilişkin uyguladığı yöntemleri açıkça ortaya koymaktadır.[4]

İstanbul kadısına hitaben hazırlanan 1568 tarihli hüküm, çalışabilecek güçte olanların (kâr ve kisbe kadirler iken) kesinlikle dilendirilmemelerini emretmektedir. Hükümde, daha önce şehir subaşısına bir çok kez emir gönderilmiş olmakla birlikte bu gibi kimselerin mesleklerini icraya devam etmekte olduklarından ve pazar yerlerinde ve mahallelerde sadaka isteyerek insanları rahatsız ettiklerinden şikayet edilmektedir (ehl-i ırz olanları rencide edip). Söz konusu belgede dilencilerin uyguladıkları yöntemler hakkında ayrıntılı betimlemeler bulunmaktadır. Hatt-ı hümayunda dilenciliğin önünün mutlaka alınması istenmiş ve meşru olmayan dilencilere karşı son derece sert olunması istenirken, “pîri fânî ve malûl olanlar” için herhangi bir önlem alınması öngörülmemiştir. Aynı metinde ayrıca, gayri meşru yollarla dilencilik yapmaya devam edenlerin listesinin tutulması ve söz konusu şahısların kürek cezasına çarptırılmaları istenmektedir.

İstanbul kadısına hitaben yazılan 1577 senesine ait bir diğer hüküm yukarıda incelediğimiz belgeyle benzer bir şekilde dilencileri çok açık bir biçimde iki kategoriye ayırmaktadır. Birinci grup fizikî gücü yerinde ve dolayısıyla çalışabilecek durumda olanları, yani gerçekten fakir olmayanları (pir u fakir ve mefluç olmayıp) kapsamaktadır. Söz konusu hükümde bu tür kimselerin dilencilikte kullandıkları yöntemler ayrıntılı bir şekilde tasvir edilmekte ve şehir subaşısının böyle şeyleri mutlaka önlemesi istenmektedir. Subaşıdan, şehirdeki dilencileri birkaç gün dikkatle izlemesi, gayri meşru yollarla dilenen erkeklerin kürek cezasına çarptırılması, genç kadınların ise “te’dip” edilmeleri istenmiştir.[5] Çalışamayacak durumda olan yaşlı, sakat, felçli ve hasta olanlar kendi hallerine bırakılmalı ve bu gibi kimseler asla rencide edilmemelidir. Aynı belgeden ayrıca, dilenciler başbuğunun meşru olmayan kimselere cer kağıdı verdiğinin ve bu durumun sistemin aksamına yol açtığı anlaşılmaktadır.

Dilencilerle ilgili 1750’ler öncesine ait fazla bir arşiv belgesi bulunmamaktadır. Ancak, yukarıda kısaca özetlediğimiz iki hüküm en azından on altıncı yüzyıl sonu itibariyle İstanbul’daki uygulamalar hakkında genel bir fikir vermektedir. Bu belgelerden çıkan ilk önemli sonuç, yaşlı ve hasta kimselerin dilencilik yapmasının meşru görülüyor olduğudur. Şehir güvenliğini sağlamakla yükümlü olan kişeler, yaşlı ve hasta dilencileri rencide etmemeleri konusunda dikkatle uyarılmışlardır. Çalışabilecek durumda olan kimselerin dilencilik yapmaları ise asla meşru görülmemiş ve bu kimseler için kürek ve kırbaç gibi bedensel cezalar öngörülmüştür. Sertifikasız dilencilerin kamusal mekânlarda rastgele dolaşması bir sorun olarak değerlendirilmiştir. İstanbul dışından çok sayıda insanın şehre gelmesi ve burada işsiz güçsüz dolaşması veya dilencilik yapması toplumsal düzenin bozulmasının bir işareti olarak değerlendirilmektedir. Bu iki belgeden, söz konusu dönemde Osmanlı devletinin dilenciliği tamamen ortadan kaldırmak gibi bir gündeminin olmadığı ve devletin, çalışabilecek güçteki dilencilerin üretken kapasiteleriyle ilgilenmediği görülüyor. Bütün bu gözlemleri, daha genel bir biçimde, “nüfus” sorununun henüz Osmanlı siyasetinin belirleyici bir unsuru olmadığı şeklinde yorumlamak mümkündür.

On sekizinci yüzyılın ortalarından, özellikle de sonlarından itibaren dilencilere ilişkin politikalarda değişimin ilk izlerini tespit etmek mümkündür. Bu değişim, tek tek bireylerin üretken kapasitesinin önemsenmesine ve bedensel ve fizikî cezalandırmalardan, daha çok ıslah ve terbiye eksenli bir uygulamaya doğru yavaş da olsa bir geçiş olarak değerlendirilebilir. Bu eğilimin, iki eksende belirginlik kazandığını söyleyebiliriz. Bir yandan işsiz güçsüz kimselerin işe koşularak ıslah edilmeleri doğrultusunda adımlar atılmış, diğer yandan da çalışamayacak durumda olan fertlerin dilencilik yapmalarına izin vermek yerine, bu kimselere dilencilik yapmalarına gerek kalmayacak bir biçimde yardım yapılmasına başlanmıştır. Bu yeni yönelimle dilenciler, devletin “pozitif sosyal politikalarının” doğrudan muhatapları haline dönüşme yoluna girmişlerdir.

Yoksullara ilişkin uygulamalardaki yeni eğilimin izlerini Kocaeli Sancağı mutasarrıfı Ahmet Paşa ve sancak kadısına gönderilmiş olan hükümde tespit etmek mümkündür.[6] Bu hükme göre, gayri meşru dilenciler ilk yakalandıklarında cezalandırılmayacaklar, fakat İzmit’e gönderilecekler ve burada çalışabilecekleri bir işte istihdam edileceklerdir. Söz konusu kimseler, aynı suçu ikinci kez işledikleri durumda cezaya maruz kalacaklardır. Ancak, cezaların niteliğinde de bazı değişimler olduğunu görüyoruz. Söz konusu hükümde “çalışma” ve “iş”le ilgili yeni bir anlayışın ilk izlerini görmek mümkündür. Örneğin, kürek cezası uygulamasında iş, bir tür ceza, ahlâken küçültücü ve onur kırıcı bir unsur olarak görülürken burada iş ve çalışma bir zenginlik kaynağı anlamı kazanmıştır. Bir başka ifadeyle, tembelliğin ahlakî olarak kötü bir davranış, iş ve çalışmanın ise bu sorunu ıslah edici özelliğe sahip bir çare olarak görüldüğünü söyleyebiliriz.[7] Daha genel bir açıdan bakıldığında, bu hükmün bir yandan işsiz güçsüz yoksulları üretken bir faaliyet ile meşgul ederek ıslah etmek şeklindeki bir uygulamaya, diğer yandan da bedensel cezalandırma uygulamalarından disiplin edici sosyal kontrol politikalarına doğru geçişe işaret ettiği söylenebilir.

Aynı tarihlerde devletin bakış açısıyla meşruiyet sınırları içerisinde yer alan yoksullara (pir u fakir) ilişkin yaklaşımlarda da önemli değişimlerin olduğunu söylemek mümkündür. Önceki dönemlerde meşru görülen dilenciler, kendi hallerine bırakılır, dilencilik yapmalarına göz yumulur, hatta rencide edilmemeleri konusunda hassasiyet gösterilirdi. On sekizinci yüzyıl sonunda Osmanlı devletinin, bu gibi kimselere nakdî yardımlar yapmaya başladığını da görüyoruz. Kuşkusuz bu doğrultudaki belirtileri genel ve sistematik politika değişiklikleri şeklinde yorumlamamak gerekir. Ancak, perakende uygulamalar biçiminde de olsa merkezî devletin dilenciliği meşru ve gayri meşru biçimleriyle topyekün ortadan kaldırmaya niyetlendiği durumlar olması son derece önemlidir. Galata kadısı, topçubaşısı ve voyvodasına gönderilen 1792 tarihli hüküm bu konuda ilginç bir örnek oluşturmaktadır.[8] Bu hüküm, devletin dilenciliğe yaklaşımında meydana gelen değişim hakkında bir fikir vermektedir. Hükümde ayrıca, çalışamayacak durumda olan hasta, yaşlı ve sakat kimselerin hastanelere yerleştirilmeleri ve mümkünse tedavi edilmeleri, çalışabilecek durumda olan dilencilerin ise memleketlerine gönderilmeleri istenmiştir. Kısacası devletin öncelikli gündemini, kamusal mekânları dilencilerden temizlemek ve gelip geçenlerin dilenciler tarafından rahatsız edilmelerinin önünün alınması oluşturmuştur (suâl ile esvak ve bazarda i’badullahı tâcizden men’ kılınmak). Osmanlı devletinin bakış açısından bu dilenciler, ekip biçmekle yükümlü oldukları toprakları terk edip İstanbul’a gelmişlerdir (çift ü çubuk kaçkunu) ve bir an önce ait oldukları yere geri gönderilmeleri gerekmektedir.

Çalışamayacak durumda olduğu için dilencilik yapmak durumunda kalan yoksullara yönelik olarak da bir zihniyet değişikliğinin gerçekleşmekte olduğunu belgelerden tespit etmek mümkündür. Örneğin geçimini dilencilik yaparak sağlamakta olan felçli bir kadın, bir süredir dilencilik yapmasına izin verilmemesi üzerine bir arzuhalle şikayetçi olmuştur.[9] Padişah, konuyla ilgili 5 Ocak 1733 tarihli hatt-ı hümayunla bu kadına İstanbul Gümrüğü’nden yardım yapılmasını emretmiştir. Osmanlı Arşivi’nde İstanbul Gümrüğü’ne ilişkin benzeri bir çok belge bulunabilir. Bu örnekler muhtemelen on sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren İstanbul Gümrüğü’nün merkezî devletin “sosyal yardım bürosu” işlevini üstlenmeye başlamış olduğuna işaret etmektedir.[10] 4 Temmuz 1736 tarihli bir başka irade dosyası İstanbul’daki dilencilerin bir listesini içermektedir. Bu listede yer alan dilencilerden yetmiş tanesi İstanbul’da ikamet etmekte, kalanlar ise taşradan gelenlerden oluşmaktadır. Söz konusu irade ile çalışabilecek durumda olsun veya olmasın Müslümanların dilenmesinin yasaklanması istenmiş, gayrimüslimlerin ise ancak kendi kiliselerinin önünde dilenmelerine izin verilmiştir.[11] Toparlamak gerekirse, burada incelemiş olduğumuz belgeler, dilenmesi bir zamanlar meşru olarak görülen kimselerin dilenmesine artık izin verilmemeye başlandığını göstermektedir. Bu gibi kimselerin kamusal mekânlarda dilenmeleri önlenmekte ve daha da önemlisi geçimlerini dilenmeye ihtiyaç duymadan sağlayabilmeleri için devlet tarafından bir miktar nakdî yardım yapılması kararlaştırılmaktadır.

Devletin dilencilere yaklaşımında bir değişimden söz etmek mümkünse de, gelenekselleşmiş anlayış ve uygulamaların kolayca kaybolduğunu söylemek zordur. Gerçek yoksulların, yani sakat, yaşlı ve hasta kimselerin dilenmesine göz yumulurken, çalışabilecek durumda olan dilencilerin bir işte istihdam edilmek yerine sadece memleketlerine sürülmüş oldukları görülmektedir.[12]

Buraya kadar incelemiş olduğumuz belgeler, Osmanlı devletinin on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar dilenciliği bir dilenciler başbuğunun kontrolü altında ve bir tür sertifika uygulamasıyla denetim altında tutmak siyasetini izlediğini göstermektedir. Ancak söz konusu belgeler, bu denetim sisteminin ayrıntıları hakkında fazla bilgi içermemektedir. Evliya Çelebi’nin on yedinci yüzyıl ortaları İstanbul’undaki dilencilik, dilenciler esnafı ve dilenciler kethüdasına ilişkin abartılı anlatısının dışında bu denetim sistemine ilişkin fazla bir bilgimiz bulunmamaktadır.[13] Cevdet koleksiyonunda yer alan belgelerden çok azı dilenciler kethüdalığı konusunda bilgi içermektedir. Örneğin bir belgeden 1819 yılında “sabık dilenciler kethüdası” Yusuf ve beraberinde bir kaç dilencinin Bursa’ya sürülmüş olduklarını öğreniyoruz.[14] On sekizinci yüzyıl Halep üzerine yapmış olduğu ayrıntılı çalışmada Abraham Marcus, şehirde profesyonel dilencileri bünyesinde barındıran bir dilenciler loncasının varlığına işaret etmektedir. Dilenciler şeyhi ise kadı tarafından atanmaktadır.[15] Kuşkusuz kadı bu atama sırasında dilencilerin onayını almak ve dilenciler arasındaki dengelere dikkat etmek durumunda kalıyordu. Marcus’un çalışması, Halep’te de bir tür sertifika sisteminin var olduğunu göstermektedir. İstanbul’da görmüş olduğumuz denetim sisteminin benzerlerinin Halep örneğinde olduğu gibi taşranın bir çok merkezinde de uygulandığını düşünmek mümkündür.

Arşiv belgeleri on dokuzuncu yüzyılın başlarında özellikle İkinci Mahmud dönemi İstanbul’undaki denetim sisteminin gözden geçirilip yeniden düzenlenmiş olduğuna işaret etmektedir. Bir belgeden anlaşıldığına göre Mahmud “se’ele müdürlüğü”[16] veya “fukara müdürlüğü” adı altında yeni bir birim oluşturmuş ve 1834 tarihinde Süleyman Ağa’yı 1,500 kuruş maaşla bu göreve atamıştır.[17] Bu maaşın o dönem için yüksek bir meblağ olduğu açıktır. Fukara müdürü maaşının İstanbul Gümrüğü’nden ödenecek olması da ilginçtir. Bu müdürlüğün 1830’lu yılların sonuna kadar devam ettiğini söyleyebiliriz.[18] Söz konusu idarî düzenleme, yani dilenciler kethüdalığından fukara müdürlüğüne geçiş, Osmanlı devletinin yoksulara yönelik yaklaşımında meydan gelen değişimin bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Örneğin, daha önceki sistemde dilenciler kethüdasının doğrudan bir hükümet görevlisi olduğunu söylemek zordu. Genel olarak esnaf loncalarında olduğu gibi kendisi de bir dilenci olan kethüda, devletle dilenciler arasında bir tür aracılık işlevi görüyordu. Ancak yeni oluşturulan müdürlük, karşımıza doğrudan devletin idarî bir birimi olarak çıkar. Bu durum, İkinci Mahmud döneminde merkezî devletin dilenciliği denetim altında tutma arzusunda olduğunun bir işareti olarak yorumlanabilir.

Buraya kadar incelenmiş olan belgeler, on sekizinci yüzyıldan başlayıp on dokuzuncu yüzyıla uzanan bir evrede devletin kent yoksullarına yönelik yaklaşımında istikrarlı bir değişim olduğunu göstermektedir. Daha geniş bir açıdan bakıldığında bu değişimin, sosyoekonomik dönüşümlerle ilişkili olduğu görülür. Ekonominin ticarîleşmesi, devlet aygıtının merkezileşmesi ve kırsal kesimlerden kentlere doğru nüfus hareketleri bu çerçevede düşünülmelidir. Özellikle on sekizinci yüzyılın ilk üç çeyreği boyunca Osmanlı başkentine doğru düzenli bir nüfus hareketi gözlenmiştir. Bu hareketi bir yandan kırsal kesimlerdeki asayiş ve güvenlik sorunlarıyla, ancak daha çok İstanbul’da gittikçe gelişen bir “hizmet sektörünün” oluşmasıyla, açıklamak mümkündür.[19] Osmanlı ekonomisinin ticarîleşmesi ve başkentte bir hizmet sektörünün oluşması merkezî devleti özellikle yüzyılın sonlarına doğru bir tür nüfus kontrol sistemi oluşturmaya zorlamıştır. Bu açıdan bakıldığında, on sekizinci yüzyılın ortaları İstanbul’unda, taşradan izinsiz gelenlere yönelik ancak üç yılda bir yapılan genel arama ve taramaların, yüzyılın sonuna gelindiğinde neredeyse her altı ayda bir yapılmaya başlanmış olması önem kazanır.[20]

Söz konusu dönüşümü, devletin kontrol ve baskı uygulamalarının basit bir şekilde sıklaşması olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Bu noktada aslında denetim sisteminin niteliğine ilişkin niteliksel bir dönüşüm yaşanmakta olduğunun altı çizilmelidir. Buraya kadar incelenmiş olan belgeler ışığında düşünülürse, Osmanlı devletinin on sekizinci yüzyılın ortalarından başlayıp on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde hız kazanan bir süreçte nüfusun refahı, mutluluğu ve daha da önemlisi üretken kapasitesiyle gittikçe artan bir biçimde ilgilenmeye başladığını söyleyebiliriz. On sekizinci yüzyıl sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başlarında dilencilere yönelik uygulamalarda meydana gelen değişimleri, Osmanlı İmparatorluğu’nda modern siyaset ve modern devlet oluşumunun önemli bir işareti olarak değerlendirmek gerekir.[21]

İKİNCİ ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE DİLENCİLER VE KAMUSAL SÖYLEM

Osmanlı arşivlerinde bulunan belgeler, kent yoksularına ilişkin tavır ve uygulamalarda Tanzimat Fermanı’nın ilanını takip eden otuz yıl içinde köklü bir değişimin yaşandığına işaret etmemektedir. On dokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreği siyasî ve iktisadi bakımdan istikrarlı bir dönem olmuştur. 1853-56 Kırım Savaşı’nın takip eden dönemde, dünya ekonomisi yükselişe geçmiş, Osmanlı tarımsal ürünleri için uluslararası talep artmış ve genel olarak Osmanlı üreticileri lehine bir pazar ve fiyat ortamı oluşmuştur. Bu iktisadî koşullar, Osmanlı tarımsal üreticilerinin toprağa olan bağını sağlamlaştırmış ve kentlere doğru nüfus hareketlerinin yavaşlamasına yol açmıştır. Ayrıca Kırım Savaşı sonrasında oluşan bu yeni dünya düzeni, Rusya’nın Balkanlar’da ve Kafkaslar’da yayılmasını yavaşlatmıştır. Bunun sonucu olarak söz konusu bölgelerden Osmanlı topraklarına göç bir süreliğine önemli ölçüde azalmıştır.

Ancak, yüzyılın son çeyreğinde bu istikrarlı ortam ciddî bir biçimde değişecektir. Osmanlı tarihçileri tarafından ayrıntılı bir şekilde gösterilmiş olduğu üzere, yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı devleti birçok sorunla boğuşmak durumunda kalmıştır. Aslında 1870’li yılların ortaları birçok açıdan önemli bir dönüm noktası olmuştur; siyasî, sosyal ve ekonomik açıdan 1873-78 arası, Osmanlı toplumu için bir kriz dönemidir.[22] Her şeyden önce, 1873 yılında başlayan büyük bunalım, Osmanlı maliyesini olumsuz bir şekilde etkilemiş ve sonuç itibariyle 1876 sonrasında Osmanlı hükümeti borçlarını ödeyemez hale gelmiştir. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda verimli topraklar kaybedilmiş, büyük göç dalgaları oluşmuş ve  sonuçta Osmanlı maliyesi üzerine önemli bir yük binmiştir.[23]

Tarımsal ekonominin içine düşmüş olduğu bunalım ortamı ve Balkanlar ve Kafkaslar’dan Osmanlı topraklarına doğru yaşanan göçler, kentsel merkezlerde özellikle de İstanbul’da önemli nüfus yığılmalarına yol açmıştır.[24] 1844’te 356,653 olan İstanbul’un nüfusu, 1885’e gelindiğinde 873,575’e ulaşmıştır.[25] Osmanlı devleti, 1850-1875 yıllarının olumlu ekonomik ortamında nüfus hareketleriyle rahatlıkla baş edebilmiştir. Ancak 1870 ve 80’li yıllar gibi ekonomik ve malî kriz ortamlarında hükümetin bu gibi sorunlarla baş etmesi neredeyse imkânsız bir hale gelmiştir.

Ancak ekonomik ve malî koşullar açısından 1890’lı yılların ortasından itibaren, yeni bir dönem başlamıştır.[26] Dünya ekonomisindeki canlanmanın da bir sonucu olarak 1890’ların ortasından itibaren Osmanlı dış ticareti ve tarımsal üretiminde ciddî biçimde büyümeler gözlenmiştir. Bir başka önemli nokta da, tarımsal üretimdeki artışın sadece liman bölgeleriyle sınırlı kalmamış ve Anadolu’nun içlerini de kapsamış olmasıdır.

İktisadî ve malî koşullardaki bu olumlu atmosfere rağmen Osmanlı elitinin yoksullukla ilişkili sosyal konulardaki kaygılarında bir azalma olmamıştır. En çok kaygı duyulan sosyal sorunlar olarak dilencilik ve serserilik, kamusal tartışmaların merkezindeki yerini 1890’lı yıllarda da korumuştur. Osmanlı elitinin, işsiz güçsüz kent yoksullarıyla ilgili taşıdığı kaygılar on dokuzuncu yüzyılın sonlarında derinleşmiştir. 1890’lı yıllara ait gazete koleksiyonlarının taranması, dilencilerle ilgili kaygıların yaygınlığını ortaya koyar.[27] Örneğin birçok gazetede, dilencilerin kamusal mekânlarda son derece çirkin bir görüntü oluşturduğuna ve bu durumun Osmanlı devletinin modern görüntüsünü zedelediğine dair haberler yer almıştır. Abdülhamid dönemi gazetelerinde, Galata köprüsü üzerinde dilencilerin oluşturduğu çirkin görüntüden sıklıkla bahsedilmiştir. Sabah gazetesindeki bir yazıda, turistlerin köprü üzerindeki dilencilerin fotoğrafını çektiği ve bu durumun Osmanlı’nın dışarıdaki imajına büyük zarar verdiği belirtilmiştir.[28] Meclis-i Vükela bu konuyu, 26 Ekim 1905 tarihli oturumunda gündemine almıştır. Dahiliye Nezareti, köprü üzerinde dilenciliğin önlenmesine ilişkin bir talimatname hazırlamıştır.[29] Kabinenin de onayladığı bu talimatnameye göre, iki veya üç belediye zabıtasıyla Darülaceze’den bir görevliden oluşan bir ekip, köprü üzerinde sürekli devriye gezecek ve gördükleri dilencileri tutuklayacaktır.[30]

Abdülhamid dönemi gazeteleri inclendiğinde, dilenciler hakkındaki şikayetlerin gittikçe şiddetlendiği görülmektedir. Bu ortamda örneğin Sabah gazetesinde, çalışabilecek durumda olup olmadığına bakmadan bütün dilencileri neredeyse aynı kefeye koyan bir haber çıkmış olması pek şaşırtıcı bulunmamalıdır. Söz konusu habere göre dilenciler, kötü halleriyle halkı sokakta veya vapurda rahatsız etmektedirler. Haberde bu gibi ma’lûl kimselere yardım etmenin herkesin görevleri arasında olduğu ve “en hırçın kalblerin, en gaddar yüreklerin bile bunları görünce acındıkları” belirtilmiştir. Bununla birlikte, yazıda söz konusu yoksullara karşı hayli olumsuz bir yaklaşıma sahip olunduğunu görüyoruz: “Lâkin bu ma’lûlîyeti gidermek kimsenin elinde değil. Niçin bunlar dilencilik ederek herkesin huzuruna mani’ olsunlar!” Dolayısıyla bu gibi dilencilerin “illetlerini” sergilemelerine asla izin verilmemelidir. Söz konusu gazete yazısında açık bir biçimde ifade edilmiş olduğu üzere bir zamanların son derece meşru görülen ve hatta rahatsız edilmemeleri konusunda hassasiyet gösterilen dilencilerin artık görüntüleriyle halkı rahatsız etmekte oldukları düşünülmeye başlanmıştır.[31]

Dilenciler, kılık kıyafetleri, hastalıkları ve sakatlıklarıyla kamusal mekânlarda çirkin bir görüntü oluşturarak hem Osmanlı’nın dışarıdaki imajını zedelemekte hem de halkı rahatsız etmektedirler. Bununla birlikte Abdülhamid dönemi Osmanlı eliti tarafından dilencilerin daha genel bir sosyal sorunun parçası olarak görülmeye başlandıklarının altı çizilmelidir. Şöyle ki, Osmanlı eliti için işsiz güçsüzlük, çalışmadan başı boş gezmek, daha genel sosyal ve ahlakî bir sorun olarak kavranmaya başlanmıştır. Bir Sabah yazarının ifadesiyle dilencilik, “ilm-i servet kavaidine muhaliftir.” Kuşkusuz bu düşünce, toplum ve çalışmaya ilişkin yeni bir zihniyetin ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Söz konusu anlayışa göre çalışmak, toplum içindeki her bireyin sosyal ve ahlakî görevleri arasındadır ve toplumu bir arada tutan önemli ilkelerden birisidir. Dilenciler geçimlerini herhangi bir işte çalışmadan sağlıyor oldukları için, başka bireylerin emeklerini istismar etmiş olmaktadırlar.[32] Sabah gazetesinde yer alan bir başka habere göre tembellik önemli ahlakî sorunlar yaratmaktadır. Örneğin dilenci çocuklarla sokaklarda kibrit ve benzeri şeyler satan küçük çocuklar, Osmanlı gençliğine ahlâken kötü örnek oluşturmaktadırlar. Aynı haberde Halep Vilayeti’nden bir örnek de verilmektedir. Halep Vilayet merkezinde dilenciler esnaftan daha fazla para kazanmaktadır. Dilencilik yoluyla kolay para kazanma imkânı varken, alın teriyle çalışıp para kazanmak cazibesini yitirebilmektedir. Bu habere göre Osmanlı hükümeti çalışma ahlakının bozulmasını önlemek üzere bir an önce bir şeyler yapmalıdır.[33]

Abdülhamid dönemi Osmanlı eliti dilenciliği, ahlakî bir çöküntü kaynağı ve önemli bir sosyal sorun olarak algılamış ve dilenciliğin, kişinin çalışabilecek durumda olup olmamasına bakılmaksızın engellenmesini istemiştir.[34] Ancak dilenciliğe karşı başarılı bir politikanın, yoksulların alt kategorilere ayrıştırılması ve her kategori için ayrı ayrı politikaların geliştirilmesiyle mümkün olabileceği düşünülmüştür. Bu çerçevede örneğin 28 Ekim 1900 tarihinde Sabah gazetesinde yer alan bir yazıda, dilenciler dört sınıfa ayrılmıştır.[35] Abdülhamid dönemi Osmanlı elitinin yoksullara yönelik anlayışını bütünlüklü bir şekilde yansıtıyor olduğu için söz konusu yazının burada ayrıntılı bir şekilde incelenmesi yararlı olacaktır. Yazıda tarif edildiği şekliyle birinci kategori, “aile sahibi olmayarak âlîl, sakat, velhasıl maişetlerini tedarike gayri muktedir olan mesâkînlerden” oluşmaktadır. “Birinci sınıf için yapılacak şey onları müessesat-ı aide-i hayriyyesine göndermektir.” Ancak İstanbul’da bu sınıfa giren yoksulların sayısı o kadar fazladır ki bunların tamamını İstanbul’daki hayır kurumlarında barındırmak imkânsızdır. Bu kimselerin vilayetlere dağıtılması uygun olacaktır.

İkinci kategoriyi “âlîl ve sakat fakat aile sahibi bulunanlar” oluşturmaktadır. Bu gibi kimselerin kendileri Darülaceze’ye, çocukları da Darüleytam, Darüşşafaka veya ıslahhanelere konulmalıdır. Ancak ailenin küçük bir bebek sahibi veya annenin hasta olması durumunda söz konusu âlîlin belediyenin sağlayacağı bir belgeyle (şahadetnameyle) dilenmesine (merhamet-i umumiyeye müracaatına) izin verilmelidir. Ancak bu kimselerin halkı rahatsız etmesine asla göz yumulmamalıdır. Sabah yazarı benzeri sertifikalı dilencilik sisteminin Avrupa belediyeleri tarafından da uygulandığını belirtmektedir. Bu durum, Osmanlı devletinin İstanbul’daki yoksulların tamamına kurumsal bir yardım sunma imkânından yoksun olduğunun bir kanıtı olarak değerlendirmek uygun olacaktır.

Üçüncü kategoriyi “çocuklar, genç kızlar ve velisiz kadınlar” oluşturmaktadır. Sabah’taki habere göre “tese’ül eden hâmîsiz çocuklar ile genç kızlar ıslahhanelere ve diğer müessesat-ı münasibe-i hayriyyeye gönderilmelidir.” Bunlardan çalışmaya gücü yetenlerin çalıştırılmasına dikkat edilmelidir. Burada kuşkusuz iş ve çalışmanın terbiye ve ıslah edici bir güce sahip olduğu şeklindeki inanca dikkat edilmelidir. Ancak, genç dilenci kızlar söz konusu olduğunda, Sabah’taki yazıda farklı bir tavır sergilenmiştir. Söz konusu habere göre bu genç kızlar, dilenciliği çoğunlukla diğer gayri meşru faaliyetlerini gizlemek üzere kullanmaktadırlar. “Bu yolda harekatı görülenleri alenen irtikâb-ı fuhuş edenlerden ad edib haklarında onlara mahsus olan cezayı icra eylemelidir.” Kısacası dilencilik, hem ahlakî hem de kamu sağlığını tehdit eden bir sorun olarak görülmektedir. Dilenci kızların “tese’ül perdesi altında başka şeyleri yapmaları edeb ve ahlak nokta-i nazarından mâ-adâ sıhhat-i umumiyece dahi mahzurlar tevellüd etmektedir.” Bu kimselerle zabıta ve polis ilgilenmelidir. Osmanlı elitinin kamu sağlığı ve ahlakî değerler üzerine kurulu bu söyleminin, kent yoksullarını damgalayıcı, aşağılayıcı ve onları potansiyel suçlu olarak gören bir siyasete zemin hazırladığı açıktır.

Son kategoriyi çalışmaya gücü yettiği halde dilencilik yapanlar oluşturmaktadır. Sabah yazarına göre sokaktaki dilencilerin çoğunluğu bu kategoriye girmektedir ve bunlar “yerli olmayıp şuradan buradan gelmişlerdir.” Toplumsal düzen ve ahlak normları açısından en önemli tehdidi bu kesimler oluşturmaktadır. Bu insanlar her şeyden önce dilenciliği meslek haline getirmişler ve bu alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmeyeceklerdir. Dolayısıyla bu kimseleri toplayıp basitçe memleketlerine veya taşraya sevk etmek bir çözüm olmayacaktır. Sabah’taki yazıda ayrıca ilginç bir öneri getirilmektedir. Yani, muhacirler için uygulanan politika bu gibi dilencilere de uygulanabilir. Hükümet bunlara işlenebilecek toprak, tohum ve tarım aletleri sağlayabilir. Böylece söz konusu kimselerin üretken olmaları için uygun bir ortam yaratılmış olur. Kendi kendilerini geçindirmeleri sağlanmış olacak ve başkalarının emeğiyle geçinmelerinin önü alınacaktır. Ancak söz konusu kişilerin tekrar dilenmeye yeltenmeleri polisiye tedbirlerle engellenmelidir. Yazarın kendi ifadesiyle, “bir taraftan böyle bir muamele-i şefkatkârane ibraz edildiği sırada diğer taraftan da tese’ül etmelerine imkân bırakılmayacağını kendilerine kat’iyyen anlatmalıdır. Çalışmağa muktedir olanlara karşı şiddeti öyle bir dereceye getirmelidir ki kendileri için yukarıda tarif ettiğimiz tedabir-i şefkatkâriden istifade etmeden başka çare olmadığını anlasınlar.”[36]

Günlük gazetelerde yer alan haberler üzerinde yapmış olduğumuz bu inceleme, Abdülhamid dönemi Osmanlı elitinin dilenciliği ve işsiz güçsüzlüğü, toplum ve ekonomiye ilişkin yeni bir algılayış ve farklı bir zihniyet çerçevesinde değerlendirdiğini göstermiştir. İş ve çalışma bu çerçevede eğitici, terbiye ve disipline edici niteliklere sahiptir. Ancak daha da önemlisi, iş ve çalışma, üretken bir faaliyet olması itibariyle bir tür toplumsal görev ve toplumsal zenginliğin esas kaynağı olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla çalışmak ve üretmek bir tür toplumsal sözleşme gereği olarak toplum içinde yaşayan her birey tarafından yerine getirilmesi gereken bir ödevdir. Burada son derece önemli olan nokta, dilenciliğin ve tembelliğin artık yalnızca asayiş ve kentsel mekânların düzeni sorunu çerçevesinde değil, bilakis toplumu oluşturan iktisadî ve ahlakî ilkelerin ihlali olarak kavranıyor olmasıdır.

Dönemin günlük gazeteleri ve mecmualarına yansıdığı şekliyle Osmanlı eltinin dilencilik konusundaki kaygısı artmış olsa da, Abdülhamid rejiminin dilencilik ve serseriliği önlemeye yönelik kapsamlı politikalar geliştirmiş olduğunu söylemek zordur. Gerçekten de gazeteler, Zaptiye Nezareti’nin İstanbul’da işi hiç de sıkı tutmadığından sık sık şikayet etmişlerdir.[37] Sabah gazetesinde yer alan bir habere göre polis, çalışabilecek durumda olduğu halde dilencilik yapanlara müsâmaha göstermeye devam ederse, yoksul olanlarla dilenciliği meslek haline getirmiş dolandırıcıları ayırt etmek mümkün olmayacaktır. Sabah’taki haber, “Dilencilerin sokaklardan toplanılması hakkında artık nafile yere söz söylemeyeceğiz. Fakat hiç olmazsa geceleri köprü üzerindeki dilenciler hakkında zabıtanın nazar-ı dikkatini celb etmek arzusundan kendimizi men’ edemedik” cümleleriyle son bulmaktadır.[38] Bir başka haberde de, polisin gevşek tavrının dilencileri iyice cesaretlendirdiğinden şikayet edilmekte ve daha sert uygulamalarla dilencilere davranışlarının cezasız bırakılmayacağının gösterilmesinin gerekli olduğu savunulmaktadır.[39]

İstanbul polisinin, bu çok şikayet edilen gevşekliği bir yandan devletin söz konusu sosyal sorunu kökünden halletmek için gerekli imkânlardan yoksun oluşunun, diğer yandan da Abdülhamid rejiminin kent yoksullarına karşı sert politikalar uygulamak konusundaki temkinliliğinin işareti olarak değerlendirilebilir. Abdülhamid dönemine bir bütün olarak bakıldığında, dilencilik ve serserilikle ilgili ciddî bir uygulama değişikliğinin izlerini görmek zor olmakla birlikte özellikle 1890’lı yıllarda dilencilere yönelik hem hukukî hem de kurumsal birtakım düzenlemelere gidilmeye başlandığını söylemek mümkündür.

Osmanlı tarihinde gerçekten yoksul dilencilere barınak sağlamak üzere oluşturulan ilk modern kurum ancak 1896 yılında devreye sokulabilmiştir. Ancak Abdülhamid’in kurdurmuş olduğu Darülaceze’nin kent yoksullarına ilişkin daha baskıcı ve kontrol mantığına dayalı yeni bir politikaya geçişin ifadesi olarak değerlendirilemeyeceğinin altı ısrarla çizilmelidir. Aslında basındaki şikayetlerin çokluğu tam da bu görüşü doğrular niteliktedir. Basın tarafından dilenciliğin önünün alınmasına hizmet edeceği düşünülen Darülaceze’nin böyle bir işlevi yerine getirmekten çok uzak olduğu kısa sürede ortaya çıkmış ve basındaki şikayetler de bunun üzerine artmıştır. Abdülhamid döneminde, imparatorluğun tamamında veya en azından belli başlı vilayetlerde Darülaceze benzeri kurumlar oluşturmak niyetinde olunmadığı görülmektedir. Bu tür kapsamlı bir programı uygulamak için devletin gerekli imkânlara sahip olduğunu söylemek de zordur. Abdülhamid’in programının İstanbul’da oluşturulan kurumun kapasitesi itibariyle de sınırlı olduğu açıktır. Şöyle ki, Darülaceze’nin toplam kapasitesi bin kişi civarındadır. Darülaceze, bir yandan Abdülhamid’in yoksul halkın yegâne koruyucusu olduğu şeklindeki imajı güçlendirmek, diğer yandan da Osmanlı devletinin modern görüntüsünü pekiştirmek üzere gündeme gelmiştir. Bir başka ifadeyle, bu kurumla padişah hem iç hem de dış kamuoyuna hitap etmeyi hedeflemiştir. Aslında Darülaceze örnek bir kurum olarak düşünülmüştür. Kapasite olarak küçük ancak vermiş olduğu hizmetlerin kalitesi itibariyle, dünya standartlarının üzerinde olmasına özen gösterilmiştir.

Abdülhamid’in yoksul halka karşı cömertliğinin sembolik bir ifadesi olan Darülaceze, iktidar stratejisi açısından da önemli bir işleve sahiptir. Bununla birlikte İstanbul’da bir  darülaceze kurulması fikrinin, dilenciliğe karşı mücadele kapsamında gündeme alınmış olduğunu görüyoruz. Gerçekten de Darülaceze’nin resmî açılışının yapıldığı 31 Ocak 1896 tarihinden bir kaç gün önce bu konuyla ilgili iki ayrı nizamnamenin yayınlanmış olması bir rastlantı değildir. Bunlardan bir tanesi Tese’ülün Men’ine Dair Nizamname, diğeri de içinde dilencilerle ilgili maddeler bulunan Darülaceze’nin Nizamname-i Dahilisi’dir.[40]

Bu yeni nizamname, o dokuzuncu yüzyıl öncesine ilişkin incelemiş olduğumuz hüküm ve iradelerle dilencileri belirli kategorilere ayırma noktasında benzerlikler göstermektedir. Fakat uygulamada farklılıklar olduğu görülüyor. Nizamnamede yer alan meşru ve gayri meşru dilenci türleri, büyük oranda dönemin gazetelerinde görmüş olduğumuz sınıflandırmalarla uyum göstermektedir. Bu nedenle burada bu tanımlar ve sınıflandırmalar yerine önerilen uygulamalar üzerinde durulacaktır. Nizamnamenin ikinci maddesinde çok açık bir şekilde, çalışamayacak durumda ve gerçekten yoksul olan kimseler için devletin gerekli kurumları açmış olduğu belirtilmektedir.[41] Bu gibi kimselerden taşralı olanlar memleketlerine gönderileceklerdir. Ancak ilginçtir ki 1896 tarihli nizamnamenin sekizinci maddesi “malûl ve bîkes” olup da halkı rahatsız etmeden dilenciliği bir sanat olarak icra edenleri kapsam dışında tutmaktadır.[42] Bir bakıma, dilencilikle ilgili geleneksel zihniyet, sekizinci maddede tezahür etmiştir. Söz konusu madde ile Abdülhamid rejiminin İstanbul’un yoksullarına karşı hayli yumuşak bir tavır geliştirmiş olduğunu söylemeliyiz. Abdülhamid rejimi, İstanbul’un gerçek yoksullarına Darülaceze gibi modern kurumlar aracılığıyla barınma imkânı sağlamaştır. Ancak geleneksel normların sarsılmamasına da özen gösterilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Burada kuşkusuz önemli olan nokta uygulamada, gazetelere yansıdığı şekliyle, Osmanlı elitinin en azından belli bir kesiminin dilenciliğin topyekün yasaklanması yönündeki görüşünden hayli farklı bir durumla karşı karşıya oluşumuzdur.

Nizamnamenin, çalışabilecek durumda olduğu halde dilencilik yapan kimselere ilişkin öngördüğü uygulamaların önemli bir yenilik getirdiğini söylemek zordur. Bu gibi kişiler ilk yakalandıklarında, İstanbul’da ikamet etmekte iseler kefalete bağlanarak salıverilecekler, taşralı iseler memleketlerindeki belediyelerce bir işte çalıştırılmak üzere geri gönderileceklerdir. Aynı kişiler ikinci kez dilencilik yaparken yakalandıkları takdirde, İstanbullu olup olmadıklarına bakılmaksızın taşraya sürüleceklerdir.[43]

Bu nizamnamede her ne kadar iş ve çalışmanın ıslah edici bir işleve sahip olduğu fikri hakimse de, yakalanan dilencilerin istihdamına yönelik somut bir program formüle edilmemiş olduğunu görüyoruz. Nizamnamede, yakalanan dilencilerden taşralı olanların kendi belediyelerince istihdam edileceklerini varsaymakla yetinilmiştir. Bu açıdan dilenciliği önlemekle ilgili nizamnamenin 1876 tarihli Vilâyât Belediye Kanunu’yla uyumlu olduğu söylenebilir. Söz konusu belediye kanunu yoksullara yardım ve çalışabilecek durumda olanlara iş bulma yükümlülüğünü belediyelere havale etmiş bulunmaktaydı.[44]

Abdülhamid rejiminin dilencilere yönelik uygulamalarının yumuşak niteliği, incelemekte olduğumuz 1896 tarihli nizamname, daha önce aynı konuyla ilgili 1890 yılında hazırlanmış fakat yürürlüğe konmamış bir başka nizamname ile karşılaştırıldığında daha açık bir şeklide ortaya çıkar. İlk nizamname Şura-yı Devlet tarafından 17 Nisan 1890 tarihinde hazırlanmış ve İstanbul’da bir darülaceze kurumu hizmet vermeye başladığı tarihten itibaren geçerli olması öngörülmüştü.[45] Ancak hükümetin 1896 yılına kadar böyle bir kurumun tesisini gerçekleştirememiş olması bu nizamnamenin yürürlüğe girmesini engellemiştir. Şura-yı Devlet tarafından hazırlanan bu nizamname, büyük oranda ilgili Fransız mevzuatından tercüme niteliğindeydi ve dilencilere yönelik hayli sert uygulamalar öngörmekteydi. Örneğin, 1896 nizamnamesinden farklı olarak, çalışabilecek güçte olan İstanbul ikametli dilencilerin bile ilk yakalanışlarında bir ilâ üç ay arasında hapis cezası almaları öngörülmekteydi. İstanbullu olanlar cezalarını tamamladıktan sonra ancak “kefalete rabt” ile salıverilecekler, taşralı olanlar da kendi belediyeleri tarafından istihdam edileceklerdi. Suçların tekrarı durumunda cezalar iki katı nispetinde uygulanacaktı.[46]

1890 tarihinde gündeme gelen Serseri ve Mazanna-i Sû’ Olan Eşhâs Hakkında Nizamname ise yeni yönelimlerin izlerini taşımaktaydı.[47] Serseri ve şüpheli şahıslarla ilgili söz konusu nizamnameyi Adliye Nezareti, Ceza Kanunu’nun onuncu maddesini tamamlamak üzere hazırlamıştı.[48] Bu nizamname devletin kent yoksulları sorununa cezâî bir mesele olarak bakma eğiliminin önemli bir işareti olarak değerlendirilmelidir. İşsiz güçsüz kent yoksullarının serseri veya potansiyel suçlu olarak değerlendirilmeye başlanması da bu bakımdan son derece önemlidir. Bu nizamname serseriliği şu şekilde tanımlamaktadır: “Hiç bir kâr ve kisb ile meşgul olmamak ve muayyen ve daimi ikametgahları bulunmamakla beraber taayüş ve idarelerini vesait-i meşrua ile istihsal eylemekte olduklarını ispat edemeyip şurada burada gezmekte bulunan eşhas serseri ve meçhul-ı ahval ad olunur.”[49] Nizamname, serseriler için bir ilâ üç ay arasında hapis cezası öngörmektedir. Hapis cezalarını tamamlayan kimseler memleketlerine gönderilecekler ve bir ilâ iki ay arasında polis gözetimi altında tutulacaklardır. İkinci kez yakalandıkları takdirde üç ay ile bir yıl arasında hapis cezasına maruz kalacaklardır ve iki seneyle beş sene arasında polis gözetimi altında tutulacaklardır.[50] Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yine aynı tarihte Şura-yı Devlet tarafından hazırlanmış ancak yürürlüğe girememiş olan dilencilikle ilgili nizamnamenin de çalışacak durumda olan dilencilere aynı miktarlarda ceza öngörmüş olmasıdır. Ancak, Abdülhamid rejiminin dilenciliği serserilik olarak tanımlamaktan uzak olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Dilenciler ve serseriler için ayrı ayrı nizamnameler hazırlanmış olması bu durumun açık bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Serserilikle ilgili 1890 tarihli nizamname ile dilencilikle ilgili diğer bir nizamname, işsiz güçsüz kent yoksullarının suçlu kategorisi kapsamında değerlendirilmeye başlandığına işaret etmektedir. Osmanlı eliti her ne kadar serseriliği cezâî müeyyide gerektiren bir suç ve dilenciliği de ahlakî ve sosyal bir problem olarak görüyorsa da bu durum, kent yoksullarına yönelik Abdülhamid dönemi uygulamalarının son derece sınırlı ve ılımlı kaldığı gerçeğini değiştirmez.

MEŞRUTİYET REJİMİ VE KENT YOKSULLARI

1908 devrimiyle birlikte, dilencilik ve serseriliğin önlenmesi konusunda Osmanlı elitinin beklentileriyle hükümet politikaları arasındaki kopukluk ortadan kalkacaktır. Dilencilikle ilgili kamusal söylemlerle devlet politikalarının örtüşmesi hukukî ifadesini, Meclis tarafından 1909 yılında onaylanan “serseri” ve “şüpheli şahıslar”la ilgili yeni kanunda bulmuştur. Meşrutiyet rejimi öncelikle, Abdülhamid döneminden miras kalan sosyal refah sisteminin paternal ve monarşik görünümünü ortadan kaldırıp, refah sistemini bürokratik ve seküler bir zemine oturtmak arzusunda olmuştur. Yeni rejim ikinci olarak, devletin sosyal ve ahlakî kontrol kapasitesini artırmaya girişmiştir. Aşağıda incelenecek olan serseriler ve şüpheli şahıslarla ilgili kanun, kent yoksullarının küçük ve marjinal bir bölümünü ilgilendiriyor gibi görünse de, yeni rejimin sosyal soruna ve genel olarak kent yoksulları meselesine bakışını bütün açıklığıyla yansıtması bakımından önemlidir.

Serserilerle ilgili kanunun görüşülmesinin siyasî çalkantıların yaşandığı bir dönemde üç ay sürmüş olması dikkat çekicidir. Dahiliye Nezareti’nin konuyla ilgili tezkeresi Meclis’te 8 Şubat 1909 tarihinde okunmuştur. Bu üç aylık süre zarfında Meclis, kanun layihalarını görüşmek üzere bir çok kez toplanmıştır. Kanun layihası Meclise ilk olarak Kamil Paşa hükümeti tarafından gönderilmiştir. Ancak Kamil Paşa hükümeti, İttihatçıların baskısı sonucu kısa sürede düşmüş ve yerine Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti kurulmuştur. 31 Mart olayları sırasında İttihatçıların siyaset üzerindeki kontrolleri zayıflamış olmakla birlikte Hareket Ordusu kısa sürede İstanbul’da kontrolü ele geçirmiştir.[51] Bu olayları takîben, Abdülhamid tahttan indirilmiş ve başkentte olağanüstü hal ilan edilmiştir. Yaşanan bütün bu siyasî belirsizlik ve karmaşaya rağmen Meclis, görüşmelere ara vermemiş ve nihayetinde kanun 8 Mayıs 1909 tarihinde son şekliyle onaylamıştır.

Bu yeni kanun, Meclis’in gündemine gelmeden önce bir takım aşamalardan geçmiştir. Bu konuda ilk girişim, 1908 devriminin hemen ardından Zaptiye Nezareti’nden gelmiştir. Zaptiye öncelikle İstanbul’da asayişin sağlanması amacıyla polisin yetkisinin artırılması ve bu doğrultuda hukukî düzenlemeler yapılmasını istemiştir. Nezaret, devrim sonrasında mahkûmların önemli bir kısmının salıverilmiş olmasından kaygı duymaktadır. Hürriyet’in ilanını takip eden günlerde Zaptiye Nezareti hiç gecikmeden bir yasa taslağı hazırlamış ve bu taslağı Dahiliye Nezareti’ne göndermiştir. Dahiliye Nezareti bu taslağı, üzerinde yaptığı küçük değişiklerle birlikte prosedür gereği Şura-yı Devlet Tanzimat Dairesi’ne göndermiştir. Ancak Şura-yı Devlet söz konusu taslağı hukukî açıdan sorunlu olduğu gerekçesiyle rafa kaldırmış, yerine, serserilikle ilgili 1890 tarihli nizamnameyi gözden geçirerek devreye sokmayı tercih etmiştir. 1890 tarihli nizamname yeni kanun çıkıncaya kadar yürürlükte kalmıştır.[52] 1909 yılında dosya Meclisin önüne geldiğinde, Meclis Dahiliye Encümeni, hemen olaya el koymuş, dosyada yer alan kanun taslaklarının tamamını bir kenara atmış ve hayli farklı bir anlayışla yeni bir taslak hazırlamıştır. Kısacası, serserilerle ilgili kanun, uzun görüşmeler ardından bizzat Meclis-i Mebusan’ın encümenleri tarafından farklı bir yaklaşımla kaleme alınmıştır. Her şeyden önce bu yeni kanun, Meclis’te temsil edildiği biçimiyle Osmanlı siyasî elitinin, genelde kent yoksulları, özel olarak da serseri ve dilenci olarak tanımlanan kesimlere yönelik bakışının somut bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Söz konusu yaklaşımın hukukî mevzuat haline getirilmesi ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti aracılığıyla uygulamaya konulmuş olması da önemlidir.

Bu yeni kanun, Abdülhamid döneminin serserilikle ilgili nizamnamesinden önemli noktalarda ayrılmaktadır.[53] Her şeyden önce yeni kanunun birinci maddesi serseri tanımının kapsamını ciddî ölçüde genişletmiştir. “Hiç bir vasıta-i maişeti bulunmadığı ve çalışma kudreti olduğu halde lâakal iki aydan beri bir güna kâr ve kisb veya sanatla meşgul olmayan ve bu müddet zarfında iş bulmak için teşebbüsat-ı lâzımede bulunduğunu dahi ispat edemeyip şurada burada dolaşan kimselere serseri itlâk olunur. Çalışmaya muktedir iken tese’ülü maişet ittihaz edenler dahi seseri addolunurlar.” Bu kanunla Osmanlı tarihinde ilk defa dilenciliğin “serserilik” ve “potansiyel suçluluk” kavramları kapsamı içinde değerlendirilmeye başlandığını görüyoruz. Mecliste söz konusu madde üzerinde yoğun tartışmalar olmuş ve bazı mebuslar bu tür geniş ve sınırları belli olmayan bir tanımdan hareket edildiği takdirde, İstanbul’un yoksul halkının önemli bir kısmının kolaylıkla serseri ve potansiyel suçlu olarak damgalanabileceğine işaret etmişlerdir. Taslağı hazırlayan encümen üyeleri, gündeme getirmiş oldukları ve günümüz Türkçe’siyle “potansiyel suçlu” olarak ifade edebileceğimiz “mazanna-i sû’ eşhâs” kavramının, “suçlu” kavramından farklı olduğunu ve kendilerinin serseriliği bir suç unsuru olarak görmedikleri noktasından hareketle, bu eleştirilere cevap vermeye çalışmışlardır.

Encümen üyeleri hazırladıkları kanunda, serseriliğe ilişkin cezâî müeyyide öngörmemiş olduklarını, sadece suç unsurunun oluşmasının önünü alacak tedbirler önermiş olduklarını ısrarla vurgulamışlardır. Örneğin mahkeme tarafından serseri olduğuna kanaat getirilen kişiler “umur-ı nafıa veya belediyede veyahut müessesat-ı umumiyenin birinde” iki ayla dört ay kadar istihdam edileceklerdir. Serserinin istihdamı mümkün olmadığı takdirde “memleketine veya bir mahal-i münasibine sevk ve izâmına birlikte karar verilecektir.”[54] Encümen üyeleri, “sevk ve izâm” kelimelerinin altını dikkatle çizmişlerdir. Söz konusu uygulama “nefy” yani sürgün değil sadece önleyici bir tedbir niteliği taşımaktadır. Ancak, encümen üyelerinin açıklamalarını ikna edici bulmak zordur. Çünkü, yeni kanunun bazı maddelerinde açık bir şekilde cezâî müeyyide öngörülmüş olduğunu görüyoruz. Örneğin kanunun sekizinci maddesi “hizmetinden firar edenleri veya imtina eden veyahut mükerrir olan serserilerin” yine mahkeme kararıyla “üç aydan bir seneye kadar nefy olunacaklarını” belirtmektedir. Ayrıca dokuzuncu madde, herhangi bir suç işlememiş olsalar bile “zabıtaca şüpheli addolunan mahallerde dolaşmayı itiyat eden veyahut dâîi şüphe ahval ve harekatta bulunan” serserilere yine mahkemeleri icra olunmak kaydıyla bir haftadan altı aya kadar hapis yada üç aydan iki yıla kadar sürgün (nefy) cezası verilmesini uygun görmüştür.

Meclisteki tartışmaların dikkatle incelenmesi encümen üyelerinin asıl kaygılarının “tembellik” üzerinde odaklandığını göstermektedir. Kent yoksullarını çeşitli kategorilere ayırırken temel aldıkları en önemli nokta, “tembellik” kavramı ve insanları tembelliğe iten sosyal ve ailevî koşullar olmuştur. Kent yoksullarına ilişkin ortaya atılmış olan temel kategoriler her ne kadar Abdülhamid dönemindeki zihniyetle önemli paralellikler gösteriyorsa da, ekonomik ve sosyal ortamının belirleyiciliğine verilen önemin, kanunun getirdiği bir yenilik olduğu vurgulanmalıdır. Encümen üyelerine göre tembellik, ya bireyin kendi tercihi, ya da kontrolü dışında bulunan koşulların sonucu olarak ortaya çıkar. Yaşlı, sakat ve hasta olan kimseler kuşkusuz ikinci kategoriye girmektedir. Encümen üyelerine göre çalışmıyor olmak, bu insanların kendi iradeleriyle yaptıkları bir tercih olmadığından bu gibi kimselere “muamelat-ı zecriye” uygulamak doğru değildir. Bu gibi yoksul insanlara “muamelat-ı şefkatkârane” göstermek gerekir; yani devlet bu kimselere gerekli kurumsal ve nakdî yardımı yapmalıdır.

Meclis’te ekonomik krizler, ücret uyuşmazlıkları, grev, lokavt ve işsizlik gibi sorunlar uzun uzadıya tartışılmıştır. Komisyon üyelerine göre ekonomik veya malî bir kriz nedeniyle işveren, işyerini kapatmak durumunda kalırsa veya bir kişi işini kaybeder ve yeni bir iş bulmakta zorlanırsa bu kişileri serseri olarak nitelemek yanlıştır. Yine komisyon üyelerine göre bu gibi durumlarda hükümet, örneğin işçiler arasında yardımlaşma sandıklarının (teâvün sandığı) oluşturulmasını teşvik etmek yoluyla kriz mağdurlarına yardımcı olmalıdır. Ancak kendi iradeleriyle greve çıkmış işçiler söz konusu olduğunda kanun maddelerinin yeteri kadar açık olmadığı görülmektedir. Meclisteki sosyalist mebuslar bu konuya dikkat çekmişler ve örneğin işçilerin iki aydan fazla grevde kalmaları durumunda kanunun birinci maddesine göre serseri olarak değerlendirilebilecekleri ve bu durumun işveren lehine, işçiler üzerinde önemli bir baskı oluşturabileceğine işaret etmişlerdir. Aynı mebuslara göre bu yeni kanun, işverene grevleri bastırmak doğrultusunda önemli silahlar sağlamaktadır. Ancak Mecliste komisyon adına konuşma yapan Fuad Hulusi Bey’e göre Osmanlı İmparatorluğu’nda fazla işçi olmadığı için bu tür farazi noktalarla uğraşmak doğru olmayacaktır.[55] Oysa Hürriyet’in ilanından sonraki ilk beş ay içinde önemli bir grev dalgasıyla karşılaşılmış olduğunu biliyoruz.[56] Hükümet bu grev dalgasıyla mücadele edebilmek için 10 Ekim 1908 tarihinde Tatil-i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun-ı Muvakkat’ı gündeme getirmiştir.[57] Söz konusu kanun-ı muvakkatın serserilikle ilgili kanunun onaylanmasının hemen ardından görüşülmeye başlanmış olması da bir rastlantı olmasa gerek.[58] Öyle anlaşılıyor ki her iki kanun da birbirini tamamlar niteliktedir. Tatil-i Eşgal Kanunu, örgütlü ve kalifiye işçileri kapsamına almışken, serserilerle ilgili kanunu örgütsüz, marjinal, işsiz güçsüz kent yoksulları ve şehre taşradan yeni gelmiş olanlar düşünülerek hazırlanmıştır.[59]

Komisyon üyelerinin tanımladığı şekliyle tembellik veya âvârelik kapsamında değerlendirilen diğer bir grubu da çalışmamayı kendi iradeleriyle tercih edenler oluşturmaktadır. Bu grup alt kategorilere ayrılmıştır. Başıboş gezmek ve çalışmamak, kişinin yetiştirilme koşullarıyla ilgilidir. Örneğin, kişinin iyi bir ahlakî eğitim alabileceği bir aile ortamından mahrum olması böyle bir sonuç yaratabilir. Bu tür kimselerin ıslahı imkân dahilinde görülmektedir. Ancak tembelliğin fıtrî bir nitelik taşıdığı, yani kişinin yaradılışından kaynaklandığı durumlar da vardır ki bunların ıslah edilmesi mümkün görülmemiştir. Komisyonun görüşüne göre serserilikle mücadele, esas olarak bu son kategori üzerinde yoğunlaşmalıdır. Dahiliye ve Zaptiye nezaretlerinin kaygısı daha çok İstanbul’da Hürriyet’in ilanı sonrasında, asayişi sağlamak üzere polis açısından gerekli olan hukukî düzenlemeleri yapmak iken, Fuad Hulusi Bey ve encümendeki arkadaşlarının konuya daha geniş bir açıdan, kent yoksullarının kontrol, ıslah ve terbiye edilmeleri sorunu olarak baktıkları vurgulanmalıdır.

Meclis-i Mebusan’da encümenler tarafından formüle edildiği şekliyle serseri ve mazanne-i sû’ eşhâs’la ilgili kanunun temelinde iş ve çalışmanın sosyal ve ahlakî bir ödev olduğu anlayışının yatmakta olduğu söylenebilir. Bu ödevin ihmal edilmesi veya herhangi bir şekilde yerine getirilmiyor oluşu, tembellik, başıboş gezme yani serserilik olarak nitelendirilmekte ve sosyal ve ahlakî sorunların önemli bir kaynağı olarak görülmektedir. Komisyon üyeleri tembelliği ve serseriliği sosyal ve ahlakî bir sorun ve bireyleri suça iten bir olgu olarak kurgularken fikirlerini üç temel noktaya dayandırmışlardır. Tembellik her şeyden önce “ahkâm-ı esasiye-i fıkhiyyeye nazaran” meşru olmayan bir şeydir. Burada önemli olan, sosyal ve ahlakî konularla ilgili kanunlaştırma çabalarında Meclis-i Mebusan’ın meşruiyet sağlamak üzere şer’i hukuka gönderme yapmak durumunda kalmasıdır. Kuşkusuz komisyonun bu noktadaki temel kaygısı, geleneğe bağlı mebusların tepkisini çekmemektir.

İkinci nokta, tembelliğin “ilm-i servet kavaidine muhalif” olduğu düşüncesidir. Bu düşünceye göre toplum içindeki her birey, hayatını sürdürebilmek üzere bir miktar mal ve hizmet tüketmek durumunda olduğu için bu tüketimlerine karşılık toplumsal üretime de katkıda bulunmakla mükelleftir. Aksi takdirde toplumsal bünyenin uyumunun bozulacağı ve bir çok sosyal ve ahlakî problemle karşı karşıya kalınacağı düşünülmüştür. Bu nedenle tembelliğin, yani serseriliğin önü mutlaka alınmalıdır. Fuad Hulusi Bey ve kanun layihasını birlikte hazırladığı encümendeki diğer arkadaşlarının, toplum ve toplumsal bünye içinde iş ve çalışmanın rolüne ilişkin düşüncelerinin, Abdülhamid dönemi Osmanlı eltinin görüşleriyle büyük oranda örtüştüğü açıktır.

Ancak tembelliğin potansiyel suçluluk kavramıyla ilişkilendirilmesi noktasında, Meşrutiyet elitinin daha kesin bir görüşe sahip olduğunun altı çizilmelidir. Fuad Hulusi Bey’in ifadesiyle işsizlik ve yoksulluk insanları gayri meşru yollara sevk edebilir ve sonuçta suç unsuru ortaya çıkabilir. Bu düşünceye göre serseriler, yani çalışabilecek durumda olduğu halde çalışmayan kimseler, herhangi bir işe koşulmadıkları takdirde kolayca suç işleyebilirler. Dilenciliği meslek olarak icra edenler de bu noktada bir istisna oluşturmamaktadır. Yeni kanun, kent yoksullarına her an suç işlemeye yatkın potansiyel suçlular olarak yaklaşmakla, eski nizamnamelerden önemli ölçüde ayrılmaktadır.

Meclis-i Mebusan encümenleri tarafından yazıldığı şekliyle yeni serserilik kanunu, yoksulluk ve sosyal sorunu suç ve cezâî müeyyide çerçevesinde değerlendirmiştir. Bu nedenle Meclis görüşmeleri sırasında serseriliğin suç olarak görülüp görülemeyeceği noktasında uzun tartışmaların yaşanması doğal karşılanmalıdır. Bu sorun etrafında mebusların iki ayrı kampa bölünmüş olduğu görülüyor. Birinci gruba göre serserilik bir suçtur ve dolayısıyla cezâî müeyyideyi gerektirir. Yeni kanunun yapmaya çalıştığı tam da budur.[60] İkinci grup tam tersi düşünceye sahiptir. Bu gruptan en radikal görüşler Erzurum mebusu Varteks Efendi’den gelmiştir. Varteks Efendi birinci grupla, kanunun serseriliği suç olarak niteliyor olduğu noktasında anlaşmaktadır. Ancak Varteks Efendi’ye göre serserilik, bir suç değil, sosyal bir sorun olarak değerlendirilmeli ve baskıcı politikalar ve cezâî müeyyideler formüle etmekle uğraşmak yerine, yoksulluk ve işsizliği önleyici tedbirler üzerinde durulmalıdır.[61] Ancak Fuad Hulusi Bey ve diğer komisyon üyelerinin, mebusların çoğunu kanunun serseriliği bir suç olarak görmediği ve bu yüzden de ceza önermediği noktasında ikna etmiş oldukları anlaşılıyor. Fuad Hulusi Bey özellikle kendilerinin hazırlamış olduğu layihanın Zaptiye Nezareti’nin ve Hükümetin göndermiş olduğu iki ayrı layihayla karşılaştırıldığında son derece kapsayıcı ve ılımlı olduğu konusunda Meclis üyelerini ikna edebilmiştir.

Fuad Hulusi Bey’in bu noktadaki görüşlerine bir noktaya kadar hak vermek mümkündür. Daha önce değinilmiş olduğu gibi, 1890 nizamnamesi serseriliği açıkça suç olarak değerlendirmekte ve suç ilk işlendiğinde bile doğrudan hapis cezası ve sürgün öngörmekteydi. Yeni kanun, serseriliğe ilk seferde hapis cezası ve sürgün öngörmemiştir. Yeni kanunun öngördüğü şekilde serserinin ilk mahkûmiyetinde “memleketine veya bir mahal-i münasibe sevk ve izâmının” kesinlikle sürgün olarak değerlendirilmemesi gerektiği konusunda inandırıcı olabilmek için çok çaba sarf eden Fuad Hulusi Bey’e göre, bir başka yere gönderilmiş olan serseri (sevk ve izâm), sürgün edilmiş olan bir kişiden farklı olarak hâlâ özgür bir bireydir. Ancak, Fuad Hulusi Bey ve arkadaşları bu konuda mebusların çoğunu ikna etmiş olsalar da kanunun sekizinci ve dokuzuncu maddelerinin tartışmaya yer bırakmayacak şekilde “hizmetinden firar veya imtina eden veyahut mükerrir olan”lara hapis cezası öngörmüş oluğunun altı çizilmelidir.

Encümen üyelerinin, suç kavramının yorumlanması noktasında Meclis’te tartışmalar çıkabileceğini ve yoğun eleştiriler alabileceklerini öngörmüş oldukları anlaşılıyor. Eleştirilere karşı koymak üzere önceden Avrupa ülkelerindeki ilgili hukukî mevzuatı ve uygulamaları dikkatle incelemiş olduklarını görüyoruz. Fuad Hulusi Bey, kendi önerdikleri kanunun örneğin benzeri Fransız yasasıyla karşılaştırıldığında son derece ılımlı olduğunu ifade etmiştir.[62] Yine aynı çerçevede serseriliği bir suç olarak görmediklerini ısrarla tekrar etmiş, aksi takdirde serserilikle ilgili ayrı bir kanun yapmak yerine ceza kanuna yeni madde ekleyerek sorunu çözmüş olacaklarını vurgulamıştır.

Fuad Hulusi Bey, Meclis’teki konuşmalarında serserilik gibi sosyal bir sorunun cezâî uygulamalarla çözülemeyeceğini düşündüğünü bir çok kez ifade etmiştir. Bu çerçevede daha sert bir içeriğe sahip olan Fransız yasalarının serserilik sorununu çözemediğini vurgulamıştır. Önerdikleri kanunun son derece özgün bir niteliğe sahip olduğunu ve hiç bir şekilde Avrupa’daki mevzuatların tercümesi yoluyla yazılmadığını kaydeden Fuad Hulusi Bey bu yeni kanunun, Avrupa’daki benzer uygulamalar ile Osmanlı devletinin ve toplumunun içinde bulunduğu koşulların dikkatle incelenmesi sonucunda hazırlandığını ifade etmiştir. Fuad Hulusi Bey, serserilerin tarımsal kolonilere gönderildiği Belçika ve Almanya modelinin, cezâî müeyyideye dayanan Fransız modelinden daha üstün olduğunu düşünmektedir. Ancak Osmanlı devletinin iktisadî ve malî gücü dikkate alındığında böyle geniş kapsamlı yöntemlerin uygulanmasının zorluğuna dikkat çekmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun, Belçika ve Almanya’dakine benzer bir politika uygulamasını mümkün kılacak “darüssınaalar,” “darüssaylar” ve “gurebahaneler”e ve geniş serseri kitlelerini istihdam etmek için başka imkânlara sahip olmadığı açıklıkla belirtilmiştir. Bununla birlikte yeni kanun, serserilik sorununun, söz konusu kimselerin bir şekilde işe koşulması yoluyla çözülebileceği inancı üzerine bina edilmiştir. Ancak serserilerin, bir istihdam imkânı yaratılamadığı durumlarda bile İstanbul’da kalmalarına izin verilmemesi gerektiği düşünülmektedir. Yeni kanun, başkentin sokaklarını “potansiyel suçlulardan,” yani her an bir suç işlemesi muhtemel görülen serseri veya işsiz güçsüz takımından temizleme amacı gütmüştür. İstanbul polisinin, savcı ve mahkemelerin de dahil olduğu hukukî bir prosedür çerçevesinde, kamusal mekânlarda bir tür sosyal ve ahlakî kontrol işlevi görmesi, tembel ve işsiz güçsüz takımının yanlış bir şey yapmasının önünü alması beklenmektedir. Sorunun, serseri olarak tanımlanan kimselerin polis tarafından bir suç işlemelerine mahal vermeden yakalanıp, mahkemeleri de görüldükten sonra, bir işte istihdam edilmeleri yoluyla çözüleceği umulmaktadır.

Meclis encümen üyeleri, hazırlamış oldukları kanunun temel aldığı “potansiyel suçlu” kavramının özgün bir kavram olduğunu iddia etmişlerdir. İddiaya göre hiç bir Avrupa kanununda böyle bir kavrama rastlanmamıştır. Ancak öyle anlaşılıyor ki encümen üyeleri, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl Fransa’sında “serserilere” karşı yaygın olarak başvurulan uygulamalardan habersizdirler. Söz konusu dönemde, Fransa’da dilencilere karşı uygulanan baskı politikalarının cezâî müeyyide olarak değerlendirilmesi hayli zordur. Fransız uygulamaları, çalışan kitlelerle yoksul suçlular arasında yapılan son derece keyfî ayrımlarla kent yoksulları üzerinde bir tür sosyal disiplin sağlamak kaygısı üzerine bina edilmişlerdi.[63] Encümen üyelerinin kendi icatları olarak sundukları “potansiyel suçlu” kavramı, çalışan yoksul nüfus ile suçlu kategorisi arasındaki ayrımın keyfî bir biçim almasına yol açmaktadır. Böyle bir teknikle “suçlu” ve “potansiyel suçlu” kavramları arasındaki ayrım belirsizleşmekte ve kent yoksullarının önemli bir kesimine kolayca suçlu veya potansiyel suçlu damgası vurulabilmektedir. Bu biçimiyle yeni yasa, kent yoksullarının sosyal ve ahlakî kontrolüne hizmet etmek işlevini yerine getirmek için biçilmiş bir kaftandır. Yeni kanun, Osmanlı polisine sosyal ve ahlakî kontrol işlevleri yükleyerek, polisin toplumu kontrol altında tutma kapasitesini önemli ölçüde güçlendirmiş olduğu söylenebilir.

YENİ SERSERİ KANUNUNUN UYGULANIŞI

Meclis-i Mebusan Serseri Mazanna-i Sû’ Olan Eşhâs Hakkında Kanun’u üç aylık bir müzakerenin ardından 8 Mayıs 1909 tarihinde onaylamıştır. Bu yasanın onaylanmasıyla, Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti ve İstanbul şubesinin serserilere karşı verdiği mücadele için hukukî bir zemin yaratılmıştır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti tasniflerinde yer alan belgeler, bize bu kanunun nasıl uygulandığına ilişkin son derece zengin bilgiler sunmaktadır.[64] Aşağıda bu belgelere başvurarak kanunun uygulamadaki seyri tespit edilmeye çalışılacaktır.

Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti tasnifleri arasında serseri ve dilencilerle ilgili belgelerin çokluğu, kanun yürülüğe girdikten hemen sonra İstanbul polisinin kapsamlı bir operasyona girişmiş olduğuna işaret etmektedir. Kanunun ikinci ve üçüncü maddesiyle polisin muhtemel istismarlarını önlemek için birtakım tedbirler öngörülmüş; ayrıca yakalama, savcılığa sevk, muhakeme usulleri ve cezaların uygulanmasına ilişkin ayrıntılı bir prosedür ortaya konulmuştur. Polis, serseri olduğu savıyla gözaltına aldığı şahsı, yirmi dört saat içinde mahkemeye sevk etmekle yükümlü tutulmuştur. Polis tarafından hazırlanan dosya savcılığa sunulmakta ve savcılık da gerekli belgeleri mahkemeye göndermektedir. Davanın mahkeme tarafından yirmi dört saat içinde sonuçlandırılması gerekmektedir.

Polis kayıtlarıyla ilgili olarak incelenmiş olan yaklaşık elli örnekten İstanbul’da istihdam edilen hiçbir serseriye rastlanmamıştır. İstanbul’da istihdam olanağı bulunamayınca öncelikle İzmir, Selanik ve Beyrut gibi, istihdam imkânlarının daha fazla olması muhtemel liman kentleri denenmiştir.[65] Örneğin 12 Eylül 1909 tarihinde polis, Mişon adlı şahsı serseri olduğu kanaatiyle gözaltına almış, mahkemesi tamamlandıktan sonra da istihdam edilmek üzere Selanik’e göndermiştir.[66] Kasım ayında İstanbul’da polis, Ali ve Hakkı adında iki kişiyi gözaltına almıştır. Mahkeme, kanunun birinci maddesine istinaden bu kişilerin İzmir’de bir işte iki ay istihdam edilmelerine karar vermiştir.[67] Mustafa oğlu Hüseyin isminde yine bir başka serseri de Siroz’da yakalanmış ve Selanik’e gönderilmiştir.[68]

İzmit, Samsun, Tokat, Konya, Ankara, Adana ve Mersin serserilerin sıklıkla gönderildiği vilayetler arasındadır. Eylül ayında İstanbul polisi, Arapkir’li Rıza’yı yol işinde çalıştırılmak üzere Manastır’a göndermiştir.[69] 1911 yılının Temmuz ayında İstanbul polisi, Hüseyin isimli bir şahsı Eminönü’nde Yeni Cami’nin avlusunda uyurken gözaltına almıştır. Hüseyin’in ikameti İstanbul’da olmasına rağmen İzmit’e gönderilmesine karar verilmiştir.[70] İsmail oğlu İbrahim, dört ay süreyle istihdam edilmek üzere, Varna’dan Karesi’ye gönderilmiştir.[71] Yine benzer bir şekilde Hacı oğlu Yusuf Çavuş, Ankara’ya yollanmıştır.[72] Elli yaşındaki Aşir oğlu Daniş, İstanbul’dan Hüdavendigar Vilayeti’ne bağlı Yenişehir’e yollanmıştır.[73] Bütün bu örneklerde serserilerin sevk edildikleri yerlerde istihdam edilecekleri farz edilmektedir. Taşrada gözaltına alınıp İstanbul’a gönderilmiş olan serseri örnekleri de bulunmaktadır. Örneğin 1910 yılında üç kişi Selanik’ten İstanbul’a sevk edilmiştir. Ancak İstanbul polisi bu üç kişiden bir tanesini Bursa’ya göndermiştir.[74]

Uygulamadaki öncelikli hedef, serseri olarak mahkûm edilen kişilerin vilayetlerde herhangi bir işte istihdam edilmeleri olmakla birlikte bu noktada başarılı olunabildiğini söylemek son derece zordur. İstanbul polisi tarafından hazırlanan 1910 yılına ait bir raporda, istihdam olanaklarını tespit etmeden, serserilerin memleketin bir köşesinden alınıp diğer bir köşesine gönderilmelerinin amaçlanan hedefe hizmet etmediği açık bir dille ifade edilmiştir.[75] İstanbul Valiliği, öncelikle vilayetlerdeki maden ocaklarında ve “müessesat-ı umumiyelerdeki” iş olanaklarının tespit edilmesini önermiştir. Dahiliye Nezareti’nin vilayetlerle yazışmalara girerek bu doğrultuda bir girişimde bulunduğunu görüyoruz. Ancak alınan sonuç hiç de iç açıcı olmamıştır. Bir çok vilayet, istihdam imkânının olmadığı gerekçesiyle kendi bölgelerine serserilerin gönderilmesine karşı çıkmıştır.

Söz konusu raporun ardından Dahiliye Nezareti bütün vilayetlere, Ticaret ve Nafıa ile Orman ve Maadin ve Ziraat nezaretlerine bir talimatname göndererek kendi sorumlulukları altındaki bölgede ve kurumlardaki istihdam imkânlarını bildirmelerini istemiştir. Kosova, Ankara ve Biga’dan hemen cevap gelmiştir. Örneğin Kosova Valisi, Vilayet’te istihdam imkânlarının olmadığı gibi asayiş sorunları nedeniyle serseri kabul edilemeyeceğini bildirmiştir. Biga’dan gelen cevapta bölgede herhangi bir yol yapım çalışması olmadığı gibi ayrıca serserilerin konulabileceği darüssınaaların da bulunmadığı belirtilmiştir. Ankara’dan da benzer bir cevap alınmıştır.[76] Ayrıca Osmanlı topraklarındaki madenlerin büyük bir çoğunluğu ihale usulüyle mültezimler tarafından işletilmektedir ve maden mültezimleri de işletmelerinde serserilikle mahkûm edilmiş kimseleri istihdam etmekten kaçınmışlardır. Zonguldak’taki maden işletmecileri, bu konudaki isteksizliklerini açıkça ifade etmekten çekinmemişlerdir. Dahiliye Nezareti de mültezimler üzerinde fazla baskı oluşturmamaya özen göstermiştir.[77] Ancak Balya Karaaydın Maden İşletmesi’nde durum biraz farklıdır. Bu örnekte işletme müdürü, yeni teknolojik yatırımlar yüzünden bir çok kişinin işten çıkartıldığı ve işsizliğin şehirde ciddî bir sorun haline gelmiş bulunduğu gerekçesiyle hükümetin taleplerini geri çevirmeye çalışmıştır. Müdür ayrıca işsizlik oranlarının son derece yüksek olması nedeniyle kentte asayişi sağlamanın zorlaştığına işaret etmiştir. Şirket baskılar sonucunda ancak beş ilâ on kadar serserinin madenlerde çalıştırılabileceğini kabul etmek zorunda kalmış ancak buna karşılık kentteki güvenlik güçlerine takviye yapılmasını şart koşmuştur.

İncelenen belgeler serserilikle mahkûm olmuş kişilerin çoğunlukla bir işte istihdam edilememiş olduklarını göstermektedir. Bu durumda söz konusu kişiyi memleketine göndermek yoluna gidilmiştir. Ancak öyle anlaşılıyor ki, Meşrutiyet döneminde de serseri ve dilencilerin İstanbul’dan memleketlerine gönderilmeleri noktasında ciddî zorluklarla karşılaşılmıştır. İstanbul Emniyeti, serseri ve dilencileri vapura doldurup İzmit’e yollayarak sorunu kolayca başından savma eğiliminde olmuştur. Ancak bu sorun İzmit mutasarrıflığının başını hayli ağrıtacak ve mutasarrıflık kendince bu uygulamaya karşı direniş yöntemleri geliştirmeye çalışacaktır. Örneğin Niğdeli Ömer Şükrü ve Karahisarlı Ali, fakir, hasta ve sakat oldukları ve ayrıca sevkleri için tahsisat da verilmemiş olduğu gerekçesiyle, İzmit Liva İdare Meclisi’nin kararıyla İstanbul’a iade olunmuşlardır. İzmit Mutasarrıflığının Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’ne 26 Eylül 1909 tarihli bu konudaki yazısı bir ultimatom niteliğindedir.[78]

İstanbul Polis Müdüriyeti, bir süre sonra memleketlerine sevk edilmek üzere İzmit’e vapurla yüze yakın dilenci gönderecek ve İzmit belediyesinden bunlara ekmek verilmesini isteyecektir. İzmit Mutasarrıflığı, “İzmit belediyesinin ancak buranın ihtiyacat-ı belediyesi ile mükellef olduğu… bu şahıslara ekmek verilmek belediyenin vazifesi olmadığı” ve ekserisi kör topal olan dilencilerin sevk masraflarının karşılanamayacağı, sözkonusu dilencilerin kuvvet yoluyla da sevkleri mümkün olamadığından açlık ve sefalet içine düşen dilencilerin “ikide bir hükümete gelerek ağlamakta ve sızlanmakta” olduklarından şikayet etmektedir. “Eğer yarına kadar tayin ve masarif-i sevkiye verilmez ise ba-mecburiyet” bu dilencilerin serbest bırakılacakları, Dahiliye Nezareti’ne 8 Eylül 1909 tarihli telgrafla bildirilmiştir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü bin kuruşluk sevk masrafının “dahiliye müteferrik tertibinden” karşılanabileceğini belirtilmişse de İzmit Mutasarrıflığı bu tertibin de tükenmiş olduğu gerekçesiyle sevk masraflarının bir an önce gönderilmesinde ısrar etmiştir. Bu konu İstanbul Emniyet Müdüriyeti ile İzmit Mutasarrıflığı arasında bir süre sürtüşmeye neden olacak ve nihayet Dahiliye Nezareti’nin İzmit Mutasarrıflığı lehine müdahalesiyle bir çözüme kavuşturulacaktır.[79]

Kanunun uygulanışına ilişkin elimizde istatistiksel bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak buraya kadar incelenen belgeler, hükümetin hedeflerine ulaşamadığı konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır. Kanunda her ne kadar serseri olarak mahkûm edilen kişilerin bir işte istihdamı hedeflemişse de, Osmanlı Devleti’nin uygulamada başarılı olduğu söylemek hayli zordur.

SONUÇ

Bu çalışmada Osmanlı devleti ve elitinin, dilenci ve serserilere bakışı ve bu doğrultudaki politikalar uzun dönemli tarihsel bir perspektif içinde incelenmiştir. Vurgulanan noktalardan bir tanesi, Osmanlı İmparatorluğu’nda kent yoksullarına yönelik sosyal kontrol eksenli bir söylem ve politikanın, bir başka ifadeyle modern bir siyaset olarak “sosyal politikanın” ortaya çıkışının on sekizinci yüzyılın ortalarına kadar uzanan bir süreç içinde incelenmesi gerektiğidir. Ayrıca, İkinci Mahmud ve Tanzimat dönemlerinden çok önce, devletin sosyal ve ahlakî kontrol kapasitesinin artırılması doğrultusunda önemli adımların atılmış olduğunun altı çizilmelidir. Modern siyaset ve modern devlet oluşumunun, Tanzimat reformlarıyla başladığı şeklindeki yaygın anlayıştan farklı olarak burada, “sosyal politika” alanında modern bir siyasetin ilk izlerinin on sekizinci yüzyıl sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başlarında aranması gerektiği fikri savunulmuştur.

Abdülhamid rejiminin politik önceliklerinin on dokuzuncu yüzyıl sonu Osmanlı coğrafyasında, modern siyasetin oluşumu üzerinde derin izler bırakmış olduğunu görüyoruz. Söz konusu dönemde kent yoksulları ve dilencilere ilişkin kamusal söylemlerle devlet politikaları arasında ciddî bir uyumsuzluk bulunmaktadır. Ayrıca bu dönemde, dilenci ve serserileri kapsamına alan hukukî düzenlemeler gerçekleştirilmiş olsa da, siyasî rejimin kent yoksullarına, işsiz güçsüzlere, dilenci ve serserilere yönelik kapsamlı bir sosyal kontrol çabası içinde olduğunu söylemek zordur. Abdülhamid döneminde polis, daha çok ayrılıkçı hareketler, misyonerlik faaliyetleri ve meşrutiyetçi muhalefetle uğraşmak durumunda kalmış ve bu alanlarda hayli etkili olmuştur. Osmanlı eliti, işsiz güçsüz kent yoksullarına büyük bir endişeyle yaklaşıp, onları her türlü sosyal ve ahlakî problemin kaynağı olarak görürken, Abdülhamid rejimi konuya son derece farklı bir açıdan yaklaşmıştır. Abdülhamid’in iktidar stratejisi içinde yoksullar, padişahın hayır işlerinin muhatapları olarak görülmüşlerdir. Ahalinin paternal ve monarşik motiflerle bezenerek sunulan siyasî rejime karşı itaat duyguları beslemesi beklenmiştir. Osmanlı elitinin, İstanbul’da polis kontrollerinin yeteri kadar sıkı olmadığından, dilencilerin halkı rahatsız ediyor oluşundan sürekli şikayet ediyor olması da bu çerçevede anlam kazanmaktadır.

Söz konusu kusuru gidermek, yani Osmanlı elitinin beklentileriyle uygulama arasındaki açığı kapatmak, ancak İkinci Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında mümkün olabilmiştir. Meşrutiyet rejimi hiç gecikmeden Osmanlı polisinin sosyal ve ahlakî kontrol işlevlerini daha verimli bir şekilde yerine getirebilmesi için ihtiyaç duymakta olduğu hukukî çerçeveyi hazırlamıştır. Yeni rejim, devletin “sosyal ve ahlakî kontrol altyapısını” pekiştirmek doğrultusunda idarî ve hukukî düzenlemeleri gerçekleştirmekte tereddüt etmemiştir. Meşrutiyet döneminde, yaklaşık son yirmi yılda kent yoksullarına ilişkin yaklaşımlardaki dönüşümlerin yerleşiklik ve yaygınlık kazandığı söylenebilir. Serserilik, dilencilik ve tembellik artık bir suç olarak değil ancak “potansiyel suç” olarak görülmeye başlanmıştır. Bir başka ifadeyle yeni rejim, tembellik ve serserilik kavramlarını, bir zamanlar meşru görülen dilencileri ve her türlü işsiz kent yoksullarını da kapsayacak şekilde genişletmiştir. Yine bu noktada çalışmanın ve işin ıslah edici bir niteliğe sahip olduğuna dair inancın tamamıyla yerleşik bir hal aldığı anlaşılıyor. Ayrıca, Meşrutiyet rejimi, serserilikle ilgili kanun örneğinde görülmüş olduğu gibi polis olgusunu hem hukukî düzlemde, hem de uygulamada devletin sosyal ve ahlakî kontrol kapasitesini artıracak biçimde yeniden şekillendirmiştir. Ancak genel olarak sosyal kontrol olgusu ve özel olarak da yoksulların ıslahı ve terbiyesi sorununun bir imkân ve kapasite meselesi olduğu da yine bu dönemin uygulamalarında açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.

 

 

 



[1] On dokuzuncu yüzyılda Mısır’da devlet ve yoksullar konusunu inceleyen çalışmalar için bkz. Mine Ener, “Managing the Poor in the Nineteenth and Early Twentieth-Century Egypt” (Doktora tezi, University of Michigan, 1996). Mine Ener, “Prohibition on Begging and Loitering in Nineteenth-Century Egypt,” Die Welt des Islams 39, no. 3 (1999).

[2] “Nüfus” kavramının bu şekilde kullanımı için bkz. Michel Foucault, “Governmentality,” Colin Gordon ve Peter Miller (der.) The Foucault Effect, Studies in Governmentality içinde 100 (Chicago: University of Chicago Press, 1991).

[3] Felix Driver, Power and Pauperism: The Workhouse System, 1834-1884 (Cambridge: Cambridge University Press, 1993), 7.

[4] 1568 tarihli hükmün metni için bkz. Ahmet-Refik, Hicri Onuncu Asırda İstanbul Hayatı (İstanbul: Enderun Kitabevi, 1988), 139. 1577 tarihli belge için bkz. BOA, Mühimme Defterleri, c. 31, s. 27, hüküm no: 69, fi 28 R. Sene 985 (15 Temmuz 1577). Bu belgeye dikkatimi çeken Fehmi Yılmaz’a teşekkür ederim. Bu son belge özet halinde Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi için yazmış olduğu dilencilik maddesinde de yer almaktadır. Ancak Koçu hükmün tarihini 1574 olarak göstermiştir. Bkz. Reşat Ekrem Koçu, “Dilenci, Dilenciler,” İstanbul Ansiklopedisi içinde (İstanbul: Koçu Yayınları, 1966).

[5] “Te’dib” kelimesi edeplendirme, terbiye etme, terbiyesini verme anlamına gelmektedir. Ayrıca, darb gibi cezalandırmaları da kapsamaktadır.

[6] “İstanbul’daki dilencilerin toplattırılıp işde kullanılmak üzere İzmit’e gönderilmelerine dair (Fi evaili s 1173)” Ahmet-Refik, Hicri Onikinci Asırda İstanbul Hayatı (İstanbul: Enderun Kitabevi, 1988), 194-195.

[7] “İş” ve “çalışma” kavramlarının anlamlarındaki değişimi Avrupa tarihi bağlamında inceleyen bir çalışma için bkz. James R. Farr, Artisans in Europe, 1300-1914 (Cambridge: Cambridge University Press, 2000), 10-20.

[8] Üçüncü Selim’in söz konusu hatt-ı hümayununun çevrim-yazısı Necdet Sakaoğlu tarafından hazırlanmıştır. Necdet Sakaoğlu, “Dersaadet Dilencileri ve Bir Belge,” Tarih ve Toplum 7, no. 83 (1987).

[9] BOA, Cevdet Belediye, 582, 19.B.1145 (5 Ocak 1733).

[10] Örneğin 1790-91 senesinde fakir bir kimse olan Mehmed Efendi’ye İstanbul Gümrüğü’nden on akçe verilmiştir. BOA, Hatt-ı Hümayun, 11333, 1205 (1790-91). Aynı yıl içinde vefat eden Hacı Halil’in karısına yine İstanbul Gümrüğü’nden bir kaç akçe verilmesi kararlaştırılmıştır. BOA, Hatt-ı Hümayun, 11066, 1205 (1790-91).

[11] BOA, Cevdet Zaptiye, 7597, 24.S.1149 (4 Temmuz 1736).

[12] Osmanlı Arşivi’nde bu duruma ilişkin çok sayıda belge bulmak mümkündür. Burada sadece 1788 tarihli bir örneğe değinilmekle yetinilecektir. Anzur Çeşri Mustafa Paşa mahallesinde oturmakta olan ve tamamen kör olan Marko adlı kişi, arzuhalinde geçimini dilencilik yoluyla sağladığını ve vergisini (cizye) ödeyemediğini belirtmiştir. Marko’nun dilencilik yapmasına izin verilmiş ve ismi de cizye defterlerinden silinmiştir. Daha önce incelemiş olduğumuz 1733 tarihli felçli kadın örneğinden farklı olarak Marko’ya İstanbul Gümrüğü’nden veya bir başka birimden herhangi bir ödeme yapılmadığını görüyoruz. Bu durumun Marko’nun gayrimüslim oluşuyla ilişkili olması muhtemeldir. BOA, Cevdet Maliye, 8656, 15.B.1202 (21 Nisan 1788).

[13] İlber Ortaylı da Evliya Çelebi’nin konuyla ilgili anlatımlarına kısaca değinmektedir. İlber Ortaylı, “Dilenciler,” İstanbul’dan Sayfalar içinde (İstanbul: İletişim Yayınları, 1995).

[14] BOA, Cevdet Belediye, 5086, B.1234 (Nisan 1819); BOA, Cevdet Belediye, 1881, 15.RA.1243 (6 Ekim 1827).

[15] Abraham Marcus, The Middle East on the Eve of Modernity: Aleppo in the Eighteenth Century (New York: Columbia University Press, 1989), 214-215.

[16] “Se’ele” kelimesi “sâil” kelimesinin çoğuludur ve dilenciler anlamına gelmektedir. “Suâl” ve “tese’ül” de aynı kökten gelmekte olup dilenme, dilencilik etme anlamları taşımaktadır.

[17] BOA, Cevdet Belediye, 2161, 29.Ra.1250 (5 Ağustos 1834); BOA, Cevdet Belediye, 3916, 26.S.1251 (23 Haziran 1835).

[18] 1838 tarihinde bu görevde Hacı Ahmed Bey bulunmaktadır. Bir sonraki yıl aynı göreve daha önce Divan Deavi Çavuşu olan Hüseyin Ağa getirilmiştir. BOA, Cevdet Belediye, 4055, 14.Za.1254 (29 Ocak 1839);  BOA, Cevdet Belediye, 5039, 3.R.1254 (26 Haziran 1838).

[19] Kemal Karpat, “The Population and the Social and Economic Transformation of Istanbul: The Ottoman Microcosm,” Ottoman Population, 1830-1914, Demographic and Social Characteristics içinde 89 (Madison: The University of Wisconsin Press, 1986).

[20] ibid.

[21] Osmanlı tarihçiliğinde Tanzimat dönemi reformlarının çoğunlukla Batı modelini temel aldığı düşünülmekte ve on dokuzuncu yüzyıl tarihi bir bütün olarak “modernleşme” ve “batılılaşma” olarak nitelendirilmektedir. Aslında, gerek reformların gerekse sosyoekonomik dönüşümlerin daha geniş bir tarihsel çerçeve içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Örneğin Rifa’at A. Abou-El-Haj Osmanlı tarihçiliğinde modernizasyon paradigmasının önemli bir eleştirisini yapmış ve modern devlet oluşumunun, on altıncı yüzyıl sonundan itibaren Osmanlı toplumsal yapısının dönüşümüyle ilişkilendirilerek daha geniş bir perspektifle anlaşılması gerektiğini savunmuştur. Abou-El-Haj bu çerçevede, Osmanlı toplumunun kendi iç dinamiklerine vurgu yapmaktadır. Rifa’at ‘Ali Abou-El-Haj, Modern Devletin Doğası: 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu, çev. Oktay Özel ve Canay Şahin (Ankara: İmge Kitabevi, 2000).

[22] Osmanlı toplumunun on dokuzuncu yüzyıl boyunca içinde bulunmuş olduğu ekonomik koşulların bir değerlendirmesi için bkz. Şevket Pamuk, The Ottoman Empire and European Capitalism, 1820-1913 (Cambridge: Cambridge University Press, 1987). Ayrıca bkz. Donald Quataert, “The Age of Reforms, 1812-1914,” Halil İnalcik ve Donald Quataert (der.) An Economic and Social History of the Ottoman Empire içinde 765-766 (Cambridge: Cambridge University Press, 1997).

[23] 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı ardından yaşanan göç dalgaları için bkz. Nedim İpek, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1994). Yine 1873-74 yıllarında Anadolu köylüsü yüzyılın en şiddetli kıtlığını yaşamıştır. Benzer şiddette bir kıtlık 1887 için de geçerlidir. Pamuk, The Ottoman Empire and European Capitalism, 1820-1913, 13.  Mehmet Yılmaz, “Konya ve Havalisinde 1303(1887) Kıtlığı ve Alınan Tedbirler,” Yeni İpek Yolu, Konya Ticaret Odası Dergisi (1998).

[24] Karpat, “The Population and the Social and Economic Transformation of Istanbul: The Ottoman Microcosm,” 102-104.

[25] Bu rakam 1914’te 909,978’e ulaşacaktır. Bir bakıma yarım yüzyılda İstanbul’un nüfusu hemen hemen üç katına çıkmıştır. Zafer Toprak, “Tarihsel Nüfusbilim Açısından İstanbul’un Nüfusu ve Toplumsal Topoğrafyası,” Dünü ve Bugünüyle Toplum ve Ekonomi 3 (1992): 120.

[26] Pamuk, The Ottoman Empire and European Capitalism, 1820-1913, 15.

[27] Gazete sütunlarında aşağıdakilere benzer çok sayıda örnek bulmak mümkündür. “Satıcı mı? Dilenci mi?,” Sabah, n.3398, 7 Mayıs 1899; “Dilenciler ve Darülaceze,” Sabah, n.3715, 20 Mart 1900; Sabah, n.3717, 22 Mart 1900; “Akşam Dilencileri,” Sabah, n.3779, 23 Mayıs 1900; “Yine Sâile,” Sabah, n.3937, 28 Ekim 1900. Bu çalışmada günlük gazetelere ilişkin referanslarda aksi belirtilmediği sürece miladi tarih kullanılmıştır.

[28] “Dilenciler Kalktı,” Sabah, n.10787, 19 Aralık 1907.

[29] BOA, Meclis-i Vükela Mazbataları (MV), 112/36, 1323 Ş. 26 (26 Ekim 1905).

[30] Teklife gore Darülaceze görevlileri yakalanan her bir vakayı dikkatle inceleyecekler ve gerçekten yoksul olanları Darülaceze’ye, taşralı olanları da memleketine göndereceklerdir. Anne baba sahibi çocuklar ailelerinden kefalet alınmak şartıyla iade edileceklerdir. Cüzzam hastalığına sahip olanlar ise Üsküdar’daki Miskinler Dergahı’na gönderileceklerdir.

[31] “Dilenciler,” Sabah, n.3356, 26 Mart 1899.

[32] ibid.

[33] “Satıcı mı? Dilenci mi?,” Sabah, n.3398, 7 Mayıs 1899.

[34] Dilenciliği sosyal ve ahlakî sorunların kaynağı olarak gören Osmanlı aydınlarının, İstanbul dilencilerinin hayatlarına ilişkin doğrudan bir bilgi sahibi olmadıkları şeklinde bir izlenim ortaya çıkmaktadır. Gazetelerde daha çok Paris dilencilerine ilişkin son derece ayrıntılı çeviri yazılar yer alırken, Osmanlı dilencilerine ilişkin bu tür zengin ve derinlikli yazılar bulunmamaktadır. Fransızca’dan tercüme edilen bu makalelerin ortak teması dilenciliğin bir sosyal ve ahlakî sorun olarak ele alınması gereğidir. Yine yaygın ve benzer bir temâ da gerçekten yoksul olanlarla dilenciliği meslek haline getirmiş olanları ayırt etmenin zorluğudur. Buradan çıkartılan sonuç, dilenciliğe ilişkin topyekün ve sert bir mücadelenin gerekli olduğudur. Bu çeviriler kuşkusuz Osmanlı elitinin dilenciliği bir ahlakî ve sosyal çöküntü olarak kurgulamasını kolaylaştırmıştır. Bu tür yazılara örnek oluşturmak üzere bkz. “Dilencilerin Elifbası,” Sabah, n.6337, 25 Mayıs 1907; “Bir Dilencinin Ruznamesi,” Sabah, n.6371, 28 Haziran 1907; “Paris’te Dilenciler,” Sabah, n.6516, 20 Kasım 1907.

[35] “Yine Saile,” Sabah, n.3937, 28 Ekim 1900.

[36] Sabah yazarının, Fransa, Hollanda ve İsviçre’de işsiz ve güçsüzlerin tarımsal kolonilere gönderildiğinden ve bu kişilerin çalışma yoluyla ıslah edilmelerinin amaçlandığından haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Serserilerin tarımsal kolonilere gönderilmelerine değinen bir çalışma için bkz. Jeroen J.H. Dekler, “Transforming the Nation and the Child: Philanthropy in the Netherlands, Belgium, France and England, c.1780-c.1850,” Hugh Cunningham ve Joanna Innes (der.) Charity, Philanthropy and Reform From the 1690s to 1850 içinde (New York: St.Martin’s Press, 1998).

[37] Osmanlı tarihçiliğinde, İkinci Abdülhamid döneminde polis teşkilatının ciddî bir biçimde güçlendirilmiş olduğu genel kabul görmektedir. Bu kanaat özellikle gizli polis yani hafiye teşkilatı için geçerlidir. Abdülhamid dönemi jurnal ve hafiye teşkilatına ilişkin çok şey söylenmiş olmakla birlikte polis konunusunun ciddî bir şekilde çalışılmış olduğunu söylemek zordur. Bu noktada az olmakla birlikte kuşkusuz istisnalar bulunmaktadır. Ferdan Ergut, “State and Social Control: The Police in the Late Ottoman Empire and the Early Republican Turkey, 1839-1939” (Doktora tezi, New School, 1999). Ferdan Ergut, “Polis Çalışmaları İçin Kavramsal Bir Çerçeve,” Amme İdaresi Dergisi 34, no. 1 (2001). Mehmet Ali Beyhan, “II. Abdülhamid Döneminde Hafiyye Teşkilatı ve Jurnaller,” Hasan Celâl Güzel, Kemal Çiçek ve Salim Koca (der.) Türkler içinde (Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002). Ayrıca bkz. Halim Alyot, Türkiye’de Zabıta: Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum (Ankara: İçişleri Bakanlığı Yayınları, 1947).

[38] “Dilenciler ve Darülaceze,” Sabah, n.3715, 20 Mart 1900.

[39] Sabah gazetesinde İstanbul polisinin dilencilere karşı gevşek tutumundan şikayet eden birçok  haber ve yazı bulmak mümkündür.  22 Mart 1900 tarihinde yer alan başlıksız bir habere göre, Darülaceze görevlileri tarafından Zaptiye Nezareti’ne memleketlerine sevk edilmek üzere havale olan dilencilerin bir gün sonra yine sokaklarda dilenirken görüldüğü belirtilmektedir. Bunun üzerine Dahiliye Nezareti tarafından Zaptiye Nezareti’nin dilencilerle ilgili nizamnamelere daha sıkı riayet etmesi istenmiştir. Yine bazı yazarlara göre, ne zaman gazetelerdeki şikayetler artsa, polis sokaklardaki dilencileri toplamakta ancak çok geçmeden uygulamadan tavizler verilmektedir. “Dilenciler ve Darülaceze,” Sabah, n.3715, 20 Mart 1900; Sabah, n.3717, 22 Mart 1900.

[40] “Darülaceze Nizamname-i Dahilisi,” Düstur 1. Tertib, c.7, s.43-48; “Tese’ülün Men’ine Dair Nizamname,” Düstur 1. Tertib, c.7, s.48-49. Her iki nizamname de aynı tarihi taşımaktadır: 13 Şaban 1313/16 Kânun-ı Sânî 1311/28 Ocak 1896.

[41] “Tese’ülün Men’ine Dair Nizamname” (1896) Madde 2.

[42] “Tese’ülün Men’ine Dair Nizamname” (1896) Madde 8.

[43] “Tese’ülün Men’ine Dair Nizamname” (1896) Madde 9.

[44] “Vilâyât Belediye Kanunu,” 27 Ramazan 1294/23 Eylül 1293 (5 Ekim 1877), Ergin, Mecelle-i Umûr-ı Belediyye, 4: 1659.

[45] “Tese’ülün Men’ine Dair Nizamname,” Düstur, 1. Tertib, c.6, s. 607-609. 26 Şaban 13907/4 Nisan 1306/16 Nisan 1890.

[46] “Tese’ülün Men’ine Dair Nizamname” (1890) Madde 10.

[47] BOA, MV, 52/73, 1307.Ş.9 (Mart 31, 1890). “Serseri Mazanna-i Sû’ Olan Eşhâs Hakkında Nizamname,” Düstur, 1. Tertib, c.6, s.748-751, 3 Safer 1308/6 Eylül 1306/18 Eylül 1890.

[48] Ceza Kanunnamesi 1858 de düzenlemiştir ve büyük oranda 1810 Fransız Ceza Yasasından tercüme edilmiştir. Bkz. Bülent Tahiroğlu, “Tanzimat’tan Sonra Kanunlaştırma Hareketleri,” Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi içinde 3: 588-601 (İstanbul: İletişim Yayınları, 1985).

[49] “Serseri Mazanna-i Sû’ Olan Eşhâs Hakkında Nizamname” (1890) Madde 1.

[50] ibid., Madde 3.

[51] 31 Mart olayı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Sina Akşin, 31 Mart Olayı (Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1970). İsmail Hami Danişmend, 31 Mart Vakası (İstanbul: İstanbul Kitabevi, 1986).

[52] BOA, İrade-Kavânîn ve Nizamat (İ.KN), 1/R.1327 (10 Mayıs 1909). Başbakanlık Arşivi’nde yer alan bu dosya kanunlaştırma sürecinin aşamalarında gündeme gelmiş olan bütün kanun layihalarını içermektedir. Bu konuda ayrıca bkz. Faruk Ilıkan, “II. Meşrutiyet’de Serseri ve Mazanne-i Sû’ Eşhâs Hakkında Nizamname,” Tarih ve Toplum 18, no. 108 (1992).

[53] MMZC, İ:45, C:1, 11 Mart 1325 (24 Mart 1909), s.424. Encümen tarafından hazırlanmış olan gerekçeli karar Fuad Hulusi Bey tarafından Meclis’te okunmuştur. Bu raporun metni için bkz. BOA, İ.KN, 1/R.1327 (10 Mayıs 1909).

[54] “Serseri Mazanna-i Sû’ Olan Eşhâs Hakkında Kanun” (1909) Madde 4.

[55] Fuad Hulusi [Demirelli], Beyrut Vilayeti mebusu.

[56] 1908 yılında yaşanan grevler için bkz. M. Şehmus Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi, 1908-1984 (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1996), 31-61.

[57] Bu kanunla ilgili ayrıntılı bir tartışma için bkz. Mesut Gülmez, Meclislerde İşçi Sorunu ve Sendikal Haklar (Ankara: Öteki Yayınevi, 1995), 35-67. 8 Ekim 1908 tarihli muvakkat kanun ve daha sonra da 9 Ağustos 1909 tarihli kanunun grevleri yasaklayıp yasaklamadığı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bu konudaki tartışmalar için bkz. M. Şehmus Güzel, “1908 Grevleri: İki Rapor,” Yapıt, no. 1 (1983). Mesut Gülmez, “Bir Belge, Bir Yorum: 1909 Tatil-i Eşgal Yasası ve Grev,” Toplum ve Bilim, no. 12 (1980). Zafer Toprak, “1909 Tatil-i Eşgal Kanunu Üzerine,” Toplum ve Bilim, no. 13 (1981).

[58] Meclis müzakereleri 26 Mayıs 1909 tarihinde başlamıştır. Gülmez, Meclislerde İşçi Sorunu ve Sendikal Haklar, 88.

[59] “Hürriyet’in ilanı” olarak da bilinen 1908 devrimi, siyasî hakların genişletilmesi ve yaşam standartlarının yükseltilmesi doğrultusundaki beklentileri artırmıştır. Meşrutiyet rejiminin bu beklentilere yaklaşımının başlangıçta pozitif olduğunu düşünmek doğru olacaktır. Örneğin ilk aylarda örgütlü kalifiye işçiler grev silahını kullanarak ücretlerini kısmen artırabilmişlerdir. Ancak kısa sürede grevler dahil olmak üzere toplumsal hareketlilik kamu düzenini tehdit eden bir olgu olarak algılanmaya başlanmıştır. Meşrutiyet rejimi bu çerçevede özgürlükleri kısıtlayıcı hukukî düzenlemeler ve uygulamalarla kamu otoritesini tesis ve asayişi sağlamaya çalışmıştır. Meşrutiyet rejiminin daha baskıcı ve otoriter politikalara yönelmesini, çalışan kesimlerin farklı sektörlerine yönelik siyasetteki değişimlerle ilişkisi içinde değerlendiren bir çalışma için bkz. Donald Quataert, “The Young Turk Revolution: Old and New Approaches,” Donald Quataert (der.) Workers, Peasants and Economic Change in the Ottoman Empire, 1730-1914 içinde (İstanbul: ISIS Press, 1993). Donald Quataert, “The Economic Climate of the Young Turk Revolution of 1908,” Workers, Peasants and Economic Change in the Ottoman Empire, 1730-1914 içinde (İstanbul: ISIS Press, 1993). Siyasetteki bu kırılma, serserilikle ilgili kanunun gündeme gelişinde de izlenebilmektedir. Osmanlı tarihçiliği siyasî rejimin otoriter bir çizgiye yönelişini daha çok Balkan Savaşı sonrasındaki İttihatçı hükümet darbesiyle ilişkilendirmektedir. Oysa burada işaret ettiğimiz gibi söz konusu kırılma, hayli erken bir evrede gündeme gelmiştir.

[60] Örneğin Karesi mebusu Abdülaziz Mecidi Efendi, serseriliğin bir suç olduğunu düşünmektedir. MMZC, İ:46, C:1, 12 Mart 1325 (25 Mart 1909), s. 459-60.

[61] MMZC, İ:49, C:1, 17 Mart 1325 (30 Mart 1909), s. 556-557.

[62] MMZC, İ:45, C:1, 11 Mart 1327 (24 Mart 1909), s.427-28.

[63] Thomas McStay Adams, Bureaucrats and Beggars: French Social Policy in the Age of Enlightenment (New York: Oxford University Press, 1990), 27.

[64] Ancak bu belgelerin bazı açılardan kısıtlı olduğunu belirtmekte fayda vardır. Her şeyden önce eldeki belgelerin neredeyse tamamı serserilik suçundan mahkûm olmuş şahısları kapsamaktadır. Şüpheli görülüp ancak mahkeme tarafından suçlu bulunmamış şahıslara ait kayıtlar, genellikle açık olan tasniflerde yer almamaktadır. Ayrıca bu belgeler İstanbul’da serserilere karşı yürütülen operasyonun boyutunu tam olarak tespit etmemize imkân vermemektedir. Aynı belgeler mahkûm olan şahıslar hakkında da fazla ayrıntılı bilgi içermemektedir. Polis ve mahkeme dokümanlarının yer aldığı dosyalar genellikle mahkeme i’lâmları ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nin çeşitli birimlerinin kendi aralarında veya vilayetler ve nezaretlerle yaptıkları yazışmaları kapsamaktadır. Mahkeme i’lâmları, yalnızca serseri olarak nitelenen şahsın ismi ve doğum yeri zaman zaman yaşı hakkında bilgi vermektedir. Bütün eksikliklerine rağmen bu belgeler, kanunun pratikte nasıl uygulandığı konusunda son derece önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır. Dahiliye Nezareti arşivleri arasında yer alan serserilikle ilgili belgelerin önemli bir ağırlığı Emniyet-i Umumiye Müdüriyyeti Tahrirat Kalemi tasnifleri arasında bulunmaktadır. Taşraya gönderilecek serseri ve dilencilerle ilgili yazışmaları bu daire yürütmektedir. Bu nedenle Tahrirat Kalemi evrakları arasında beraat etmiş kişilere ait evraklar bulunmamaktadır.

[65] BOA, Dahiliye Nezareti Muhaberat-ı Umumiye İdaresi (DH.MUİ), 20-3/6, 1328.RA.11 (23 Mart 1910).

[66] BOA, DH.EUM.THR, 3/24, 1327.Ş.26 (12 Eylül 1909).

[67] BOA, Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Tahrirat Kalemi (DH.EUM.THR), 12/56, 1327.Za.7 (20 Kasım 1909); BOA, DH.EUM.THR, 12/51, 1327.Za.7 (20 Kasım 1909).

[68] BOA, DH.EUM.THR, 30/60, 1328.Ra.28 (9 Nisan 1910).

[69] BOA, DH.EUM.THR, 4/50, 1327.N.5 (20 Eylül 1909).

[70] BOA, DH.EUM.VRK (Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Evrak Odası), 3/90, 1328.Ş.4 (31 Temmuz 1911).

[71] BOA, DH.EUM.THR, 14/21, 1327.ZA.18 (1 Aralık 1909).

[72] BOA, DH.EUM.THR, 3/19. 1327.Ş.25 (11 Eylül 1909).

[73] BOA, DH.EUM.THR, 3/59, 1327.Ş.30 (15 Eylül 1909).

[74] BOA, Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Adliye Kalemi (DH.EUM.ADL), 27/60, 1328.S.29 (12 Mart 1910).

[75] BOA, DH.MUİ, 20-3/6, 1328.Ra.11 (23 Mart 1910).

[76] BOA, DH.MUİ, 20-3/6, 1328.Ra.11 (23 Mart 1910). Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra 1919 yılında İstanbul Hükümeti’nin hali hazırda iş sahibi olmayan eski mahkûmların Zonguldak madenlerinde istihdam edilmelerini gündeme getirmiştir. Bu konuda bkz. BOA, DH.KMS (Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Müdüriyeti), 55-1/50, 1337.Z.5 (1 Eylül 1919).

[77] BOA, DH.MUİ, 20-3/6, 1328.Ra.11 (23 Mart 1910).

[78] “Bu kabil kesanenin burada durdurulması ve para olmadıkça sevkleri kabil olamayacağına binaen masarif-i nakliyesi temin olunmayarak gönderilenlerin iadesi zaruri olduğu gibi bu gibi fakirlerin beyhude yere izam ve iadesiyle iştigale mahal kalmamak üzere iktizasının ifâsı temenni olunur efendim.” BOA, DH.EUM.THR, 6/57, 1327.N.18 (3 Ekim 1909)

[79] BOA, DH.MUİ, 8-3/13, 1327.N.21 (6 Ekim 1909)

 

 

Özbek, Nadir. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Dilencilere Yönelik Devlet Politikaları ve Kamusal Söylemin Değişimi.” In Bir Kent Sorunu Dilencilik: Sorunlar ve Çözüm Yolları, 17-44. İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Zabıta Daire Başkanlığı, 2009.