Tarihyazıcılığında Güvenlik Kurum ve Pratiklerine İlişkin Bir Değerlendirme

January 1, 2009 - İç Güvenlik / Osmanlı Tarihi / Tarih Yazıcılığılı

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Son on yılda Osmanlı İmparatorluğu’nda suç ve ceza, hukuk ve adliye, polis ve jandarma, ordu ve iç güvenlik, hapishane, sosyal politika ve benzeri konulara yönelik ilgide bir artış yaşanmakta. Genç kuşak Osmanlı tarihçileri ordu, jandarma ve polis gibi kurumsal nitelik taşıyan konulardan, suçun toplumsal kurgulanışı, hukuk ve adalet algılamalarının çoğulluğu ve değişen içerikleri ve ceza pratiklerine kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılmış durumda.[1] Osmanlı-Türkiye tarihinde güvenlik kurumlarına ilişkin çalışmaların izini 1940’lı ve 50’li yıllara kadar sürmek mümkün. Bu erken dönem çalışmalar daha çok güvenlik kurumları içinden gelen kişiler tarafından hazırlanmış mevzuat derlemesi ve söz konusu kurumların genel hatlarıyla kronolojik gelişimini ortaya koymayı amaçlayan eserler niteliğinde.[2] Daha sonraki dönemde ve özellikle 1970’li ve 1980’li yıllarda akademik tarihçiliğe, daha çok iktisat tarihçiliği kapsamında değerlendirebileceğimiz konular damgasını vurmuş ve asayiş, suç ve güvenlik kurum ve pratikleri gibi konular fazla ilgi çekmemiş durumda.[3] Yine de bu dönemde güvenlik teşkilatı, suç, fuhuş ve benzeri konulara değinen az da olsa yenilikçi örneklere rastlamak mümkün. Son on veya on beş yılda benzer konulara yönelik artan ilgiyle bu alanda daha önce atılmış mütevazı adımlar arasında bir bağ kurmak ve yeni eğilimi basitçe Türkiye’de sosyal tarihçiliğin tekamülü yönünde bir hamle olarak  değerlendirmek kolay görünmüyor. Yeni tarihçiliği kabaca 1980 sonrası Dünya ve Türkiye’de yaşanan genel siyasi ortam ve özellikle akademik bilgi üretim süreçlerinin dinamikleriyle ilişkilendirerek değerlendirmek gerekiyor.

1980’li, 1990’lı yıllar ve sonrasına ilişkin öncelikle altını çizmemiz gereken nokta, Osmanlı tarihçiliğinin epistemolojik ve tematik yönelimleri itibariyle uluslararası akademik ortamdan -ki bu daha çok Amerikan akademisi olarak anlaşılmalıdır- daha fazla besleniyor olmasıdır. Bu etkileşimi mümkün kılan en önemli faktör, Amerikan üniversitelerinin Osmanlı tarihi alanında çok sayıda doktora çalışmasına mali kaynak sağlayabilmiş olmasıdır. Bunda kuşkusuz Osmanlı tarihinin Ortadoğu bütünlüğü içinde değerlendirilmiş olması ve Ortadoğu çalışmalarının ise “saha çalışmaları” bağlamında Amerikan akademisinde sağlam bir yer edinebilmiş olmasının önemli bir payı vardır.[4] Bu yapının bir sonucu olarak Amerikan üniversitelerinde yürütülen doktora çalışmaları ezici ağırlık itibariyle Osmanlı tarihi alanında yoğunlaşmış, Cumhuriyet tarihi alanındaki üretim ise görece sınırlı kalmıştır. Özellikle İngilizce yazılan Osmanlı tarihçiliği bu dönemde tarih disiplinin içinden geçmiş olduğu ve “yapısalcılıktan kopuş” olarak ifade edebileceğimiz epistemolojik dönüşüm ve kırılmalardan, sosyal ve kültür tarihçiliği temalarına doğru yönelen tematik ve kavramsal açılımlardan önemli ölçüde istifade etmiştir. Cumhuriyet dönemi üzerine yoğunlaşan tarih çalışmaları ise söz konusu emperyal ilgiye mazhar olamamanın da etkisiyle tarihçilik alanındaki kavramsal gelişmelerden ve tematik zenginlikten daha az etkilenmiştir. Cumhuriyet tarihçiliği bu dönemde dar bir siyasî tarih anlayışı içinde hareket etmiş, “Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş” ve “tek partili hattan çok partili hayata geçiş” şeklinde kabaca özetleyebileceğimiz basit bir kronolojik paradigmanın dışına çıkamamıştır.[5] Cumhuriyet Türkiye’sini ele alan ve 1980 sonrası söz konusu paradigmatik ve epistemolojik kırılmalar ve açılımlardan istifade eden çalışmalar ise daha çok sosyoloji, antropoloji ve siyaset bilimi alanlarıyla sınırlı kalmıştır.

Türkiye’de son yıllarda sosyal ve kültürel tarihçilik alanındaki akademik ilgi artışını 1980 öncesi Osmanlı-Türkiye tarihçiliğiyle karşılaştırmak yeni eğilimin değerlendirilmesi bakımından aydınlatıcı olabilir. 1980 öncesinde Osmanlı tarihçiliğiyle Cumhuriyet tarihçiliği kesin sınırlarla birbirinden ayrılmamış ve bu dönemde akademik araştırmalara Türkiye’nin güncel siyasal ve toplumsal sorunlarına çözüm üretme kaygısı yön vermiştir. 1960’lı yıllardan 1980’li yılların ortalarına kadar uzanan evrede Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik yapısını ve ülkenin azgelişmişliğini tarihsel bağlamı içinde çözümleme kaygısı akademik çalışmalara yön vermiştir. Bu ve benzeri büyük çaplı meselelere, üretim tarzları kavramı, bağımlılık kuramları, emperyalizm teorileri, bölüşüm ilişkileri ve gelişme iktisadı gibi alanlarından alınan sorunsal ve kavramlarla analitik ve politik bir çerçevede yaklaşılmaya çalışılmıştır. Tarımsal gelişme, mülkiyet ilişkileri, dünya ekonomisiyle eklemlenme biçimleri, gelir dağılımı eşitsizlikleri, üretim tarzlarının eklemlenmesi, Osmanlı toplumsal formasyonu, Osmanlı’da ve Türkiye’de sermaye birikimi sorunları, iktisat politikalarının sınıfsal içeriği gibi konular bu dönemde farklı akademik alanlar arasındaki sınırları geçersiz kılmış ve akademik araştırmalara doğrudan toplumsal-siyasal bir boyut katmıştır.[6] Bu dönemin ayırt edici niteliği siyasal ve kültürel dönüşüm arayışlarıyla kurulmuş olan entelektüel bağın akademik bilgi üretiminin varoluş nedenleri arasında belirgin bir yer edinmiş olmasıdır. Bu durum kuşkusuz dönemin kitlesellik kazanmış toplumsal ve siyasal hareketlerinin yarattığı kültürel ortamla yakından ilintilidir.

1980 ve özellikle 1990 sonrası dönemde radikal ideolojilerin kültürel hegemonyalarını kaybetmeleri ve sosyal bilim alanında yapısalcılıktan keskin bir kopuşun yaşanması Osmanlı-Türkiye çalışmaları alanında da köklü dönüşümler için zemin yaratmıştır. Bu noktada en dikkat çekici dönüşüm akademik bilgi üretiminin siyasetle ilişkisinin ya tamamen kaybolması ya da bu ilişkinin daha dolaylı hale gelmesidir. Akademik bilgi ve fikir üretimi bir yandan üretilen bilginin aktüel politik içeriği itibariyle ve diğer yandan da akademisyenin akademik sistem içerisindeki konumunun inşası ve bu konumun yeniden üretimi bakımından bir anlam taşımaktadır. 1980 öncesinin Türkiye’sinde Osmanlı ve Türkiye tarihi üzerine yapılan akademik çalışmaların, söz konusu gerilimin üretken bir şekilde aşılması yönünde etik-politik bir duruşu temsil ettikleri rahatlıkla söylenebilir. Günümüzde ise tarihçiliğin varoluş nedenleri arasında doğrudan siyasi gündemlerin önemli ölçüde kaybolma eğiliminde olduğunu görüyoruz. Bu koşullarda akademik bilgi üretiminin akademisyenin kariyer basamaklarında ilerlemesine hizmet eden işlevi ağırlık kazanmaya başlamıştır.[7] Osmanlı-Türkiye tarihçiliği alanında özellikle genç kuşak tarihçiler ve doktora adayları arasında ana akım olmaya başlayan sosyal ve kültürel tarihçiliğin, akademisyenin bu varoluşsal gerilimini etik-politik bakımdan tutarlı ve eleştirel bir zemine taşıyıp taşıyamayacağı önem arz etmektedir. Bu yazının konusuyla ilişkili olarak daha somut ifade etmek gerekirse, asayiş, iç güvenlik kurum ve pratikleri ile Osmanlı-Türkiye sosyal ve kültürel tarihçiliği çerçevesinde değerlendirebileceğimiz benzeri bütün temalar ve sorunsalların politik açılımlarını ve yönelimlerini hangi aktüel gerçeklikten ve bununla uyumlu politik ve felsefi duruştan aldığı önem taşımaktadır.

Yukarıda altını çizdiğimiz temel sorun itibariyle tarih disiplini açısından günümüzde iyimser olmayı gerektirecek koşulların bulunduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden önemlisi günümüzde tarihsel anlatının basitçe geçmişin bilgisi  olmaktan çok bugüne ait olduğu ve bu nedenle siyasi ve ideolojik bir boyut taşıdığı fikri en azından akademik dünyada iyice yerleşmiştir. Benjamin’in tarih kavramı üzerine tezlerde ifade ettiği, “geçmişi tarihsel olarak kurmak ‘onu gerçekten olmuş olduğu gibi’ tanımak değil, tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir” şeklindeki görüşleri bugün her zamankinden daha fazla güncellik kazanmıştır. Benjaim’in buradaki yaklaşımının, Subaltern okulun son kuşak temsilcilerinin “madun olanların seslerinin bir daha geri getirilemez şekilde kaybolduğu” şeklindeki vurgularından köklü bir biçimde ayrıştığının altı çizilmelidir.[8] Benjamin tarihçiyle konusu arasında sağlam bir ilişki öngörür ve tarihsel maddeciliğe hem bugünün hem de geleneğin bir arada müdafaa edilmesi görevini yükler: “Geleneğin hem kendi varlığı, hem de onu devralanlar tehlikededir. Her ikisi de aynı tehdit altındadır: Hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek. Geleneği, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin elinden çekip almak, her dönemde yeni baştan girişilmesi gereken bir çabadır.” Tarihsel düşünce basit bir akademik kurguya indirgenemez. Benjamin için tarihsel maddeciliğin görevi, “tehlike anında tarihsel öznenin karşısında beklenmedik bir şekilde beliriveren geçmiş imgesini alıkoymaktır.”[9]

Günümüz Türkiye’sinde birçok tarih tartışmasının Benjamin’in gündeme getirdiği meseleleri çağrıştırır bir boyut taşıdığı söylenebilir. Örneğin Ermeni sorunu olarak tartışılan meselenin tarihe ilişkin bir tartışma görünümünden çok bugüne ilişkin politik pozisyonların ifade edildiği bir diyalog veya diyalogsuzluk olduğu kolayca söylenebilir. 19. yüzyıl sonuyla 20. yüzyıl başlarına yayılan karmaşık ve kapsamlı olayların burada değerlendirilmesi kuşkusuz mümkün değil. Ancak Ermeni sorununun günümüz Kürt sorunuyla bir arada tartışılmasının ve bu bağlamda Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik, toplumsal ve siyasal koşulların tarihsel örnekleri hatırlatırcasına şiddet ve katliamlar üretme potansiyeli taşıdığının vurgulanmasının önemine işaret etmekle yetinmek istiyorum.[10] Tehlike anında politik bir müdahale kaygısıyla geçmişe ilişkin bu hatırlamalar tam da siyasetin merkezinde yer almaktadır. Ancak Benjamin’in işaret ettiği üzere, “tehlike altında olan yalnızca bugün değil, geleneğin kendi varlığı da tehlike altındadır.” İşte tarihçinin meslekî pratiğini radikal politik bir zemine oturtmasını mümkün kılacak anahtar bu tespitte yatmaktadır. Osmanlı Doğu vilayetlerine ilişkin tahayyüllerin, Benjamin’in “geleneğin kendi varlığının da tehlike altında olduğu” şeklindeki uyarısını haklı çıkarırcasına ve Harootunian’ın işaret ettiği üzere Ermeni köylülerinin yaşam koşullarını, sıkıntılarını ve acılarını unutmak pahasına kent mimarisinde ifade bulan bir burjuva kültür ve medeniyete indirgenmiş olması, bugünün yanı sıra geleneğin korunmasına ilişkin mücadelenin de önemini ortaya koymaktadır.[11] Benzer bir şekilde, Osmanlı İmparatorluğu’nda iç güvenlik kurum ve pratiklerine ilişkin bir tartışma, hem geleneğin hem de bugünün müdafaası bakımından önem arz etmektedir.

***

Son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda iç güvenlik kurum ve pratiklerini ele alan çalışmaların azlığı dikkat çekicidir. Var olan çalışmalar ise polis meselesini kurumsal ve kentsel bir olgu olarak ele almıştır. Bu eğilimi, 19. yüzyıl Osmanlı tarihinin bir modernleşme süreci olarak ele alınması, modernleşmenin ise esas olarak kentsel, hukuki ve idari bir süreç olarak kavranmasıyla ilişkilendirmek mümkün. Kentsel ve kurumsal perspektifin hakimiyetinin ise sadece Osmanlı-Türkiye tarihçiliğine özgü olduğunu düşünmek doğru olmayacaktır. Bu algılama, modernleşme anlatısının ayrılmaz bir parçası olmuş ve teorik çalışmalardan tarih araştırmalarına kadar birçok literatüre damgasını vurmuştur. Dolayısıyla kentsel ve kurumsal olana normatif ve pozitif bir değer atfeden bu yaklaşımın izlerine 20. yüzyıl sosyal bilimlerinin temel kavramlarının çoğunda rastlamak mümkün. Sivil toplum ve kamusal alan kavramları bu açıdan çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Her iki kavrama da moderniteyle ilişkilendirilen kentsel normatif bir içerik yüklenmiş ve dolayısıyla örneğin taşra veya kasaba-köy bağlamındaki siyasetin  analizi bu kavramların dışında bırakılmıştır.[12] Modernite nihayetinde hukuk devleti normlarının hakim olduğu, bürokratik idari kurumlar ve pratikler temelinde vücut bulmuş kentsel bir bütünlük olarak tahayyül edilmiştir. Taşra olarak ifade edilen siyasal, toplumsal ve kültürel bütünlüğün modern olarak nitelenmesi mümkün olmamış, taşra ancak dönüşmesi, yani modernleşmesi itibariyle bir anlam taşıyabilmiştir.[13]

Oysa 19. yüzyıl Osmanlı tarihi bağlamında modernitenin, iktidarını değişen dünya koşullarında yeni idari teknolojiler aracılığıyla hem pekiştirmek hem de taşraya doğru yaymak gayretinde olan Osmanlı merkez bürokrasisinin siyasi programından başka bir şey olmadığının altı çizilmelidir. Tanzimat, terakki, teali, medeniyet gibi kavramlar bu siyasi programın ideolojik ifadeleri olmuştur. Burada önemli olan nokta 20. yüzyıl tarihçi ve sosyal bilimcilerinin bu siyasi paketi ve onun ideolojik açılımlarını, normatif bir değer de yükleyerek “modernleşme süreci” kavramıyla kendi ideolojileri haline dönüştürmüş olmalarıdır. Tarihin modernleşme yönünde ilerleyen bir süreç olarak kavramsallaştırılması, Türkiye akademisini her dönemde, bütün eleştirel şerhlere rağmen, yönetici elitlerin programatik gündemleriyle bütünleştirmiştir. Bu noktada modernleşme teorisinin Avrupa-merkezci ve teleolojik bir ilerleme anlayışını temsil ettiği şeklindeki genel kabul görmüş olan eleştirinin tek başına bir anlam ifade etmediğinin altı çizilmelidir. Önemli olan bu anlayışın gerek 19. yüzyıl Osmanlı’sında gerekse Cumhuriyet Türkiye’sinde yönetici sınıfın ideolojisi olduğunun ve Osmanlı münevverleriyle Cumhuriyet aydınlarının, dolayısıyla Türkiye akademisinin bu ideolojinin inşasına katkılarının açığa çıkarılmasıdır.

Diğer kurumlar gibi ordu ve polis konusuna da modernleşme perspektifinden bakan çalışmalar, söz konusu kurumların 19. yüzyıl boyunca tesis edilmesi yönündeki girişimleri normatif ideale doğru bir ilerleme olarak görmüş ve ilerlemeyi yavaşlatan etkenler üzerinde yoğunlaşmıştır. Modernitenin Osmanlı’da istenilen doğrultuda ve hızda gelişememesinin nedenleri ise, din ve cemaat olgularına referansla kültürel bir özcülükte, 1970’li yılların Asya tipi üretim tarzı tartışmalarında olduğu üzere üretim tarzları kavramına referansla yapısal bir boyutta, veya Türk siyasetinde (kıta Avrupa’sı geleneği diye genelleştirilmiştir) devlet geleneğinin baskınlığı kavramına referansla siyasi bir özcülükte aranmıştır. Çok yakın zamana kadar Osmanlı’nın ve Türkiye’nin şu veya bu nedenle modernleşememesi, veya eksik ve çarpık modernleşmesi olarak ifade bulan anlayışlar son zamanlarda yapısalcılık-sonrası teorik açılımlar ve postkolonyal teorinin bütün kazanımlarının bir kenara bırakılması pahasına, çoğul veya alternatif moderniteler, veya melez desenler gibi kavramlarla yeniden işler kılınmaya çalışılmıştır. Kapitalizmin veya modernitenin “çarpık gelişimi” kavramı, akademik alanda Almanya örneğinde 1980’lerden itibaren köklü bir eleştiriye tabi tutulmuştur. Bu konuda ilk kapsamlı eleştiri Eley ve Blackbourn tarafından getirilmiştir. İlginç olan nokta, bu çalışma Türkiye’de yakından biliniyor olmasına rağmen, Almanya’nın özgünlüğüne ilişkin söz konusu kavramsal itirazın Osmanlı-Türkiye tarihi bağlamında da önemli açılımlar sağlayabileceğinin hiç düşünülmemiş olmasıdır. Sanki bu kavramsal tartışma “Almanya’ya özgü” imiş gibi görmezden gelinmiştir.[14] Oysa, modernleşme ideolojisinin sunduğu epistemolojiden uzaklaşıldığında diğer bütün kurumlar için söz konusu olduğu gibi, polis ve jandarma gibi iç güvenlik kurumlarının da, modernleşme sürecinin merhaleleri bağlamında değil, siyasetin aktüelliği içinde tarafların yani somut tarihsel aktörlerin kendi somut çıkarları doğrultusundaki mücadeleleri, uzlaşmaları ve ittifakları dikkate alınarak anlaşılması gerektiği açıklık kazanır.

Neticede polis siyasetin gündelik hayat içindeki tezahürü bağlamında bir idari-siyasi pratik olarak kavranmamış, daha çok modernleşme anlayışı çerçevesinde modern devletin kurumlarından birisi mertebesine indirgenerek, kentsel ve kurumsal bir olgu olarak incelenmiştir. Clive Emsley’in işaret etmiş olduğu gibi bu eğilim Avrupa tarihçiliğini de belirlemiş ve iç güvenlik kurumlarıyla ilgili literatürde de kentsel ve kurumsal bir perspektif hakim olmuştur. Oysa 19. yüzyıl Avrupa’sında daha çok kırsal kesimin kontrolünden sorumlu ve yarı-askerî bir nitelik taşıyan jandarma teşkilatı iç güvenlik kurum ve pratikleri içinde göz ardı edilemeyecek bir ağırlığa sahipti.[15] Osmanlı İmparatorluğu açısından ise durum daha da çarpıcı bir nitelik taşımaktadır. Örneğin 1879 tarihi itibariyle asâkir-i zabtiye’nin, yani jandarmanın mevcudu 37,943 idi. Bu rakam 1879 reformlarını takip eden süreçte bir miktar azalmış ve 1894 tarihi itibariyle 26,507’ye inmiştir. Aynı tarihte İstanbul dışındaki vilayetlerde toplam 779 polis memuru bulunmaktaydı. İstanbul’da ise 1902 senesinde 2275 mevcutlu bir polis kuvveti bulunmaktadır.[16] Osmanlı İmparatorluğu bir bütün olarak dikkate alındığında, iç güvenlik teşkilatını, yani polis kuvvetini şüpheye yer bırakmayacak şekilde asâkir-i zabtiye’nin temsil ettiği görülüyor. Rakamların bu derece berrak ve çarpıcı olduğu bir ortamda, asâkir-i zabtiye üzerinde durulmadan Osmanlı’da polis üzerine konuşmanın imkânsızlığı açıklık kazanır.[17]

Asâkir-i zabtiye aslında Cevdet Paşa’nın Maruzat’ta ifade ettiği üzere jandarmadan başka bir şey değildi.[18] Zaptiye ise 13 Haziran 1869 tarihli nizamnamesinde açık bir biçimde ifade edildiği üzere, vilayet, sancak ve kaza merkezlerinde mülkî idarenin emri altında bulunacak bir tür polis kuvveti olarak düşünülmüştür. Zaptiye birliklerinin mekân olarak hükümet konaklarına yerleştirilmiş olması da bu açıdan önemlidir. 1869 nizamnamesi zaptiyenin görevini kasaba ve köylerde ve civarında meydana gelen hırsızlık, yol kesme, cinayet, yaralama ve darp gibi suçları işleyenlerin tespit edilmesi ve yakalanması; tutukluların nakli; karakol bekleyip devriye gezerek muhtemel suçların önünün alınması; yolların emniyetini sağlamak; yangınları önleyici tedbir almak, yangın durumunda ise müdahale etmek; postaların güvenliğini sağlamak; mürur tezkeresi ve pasaport kontrolü yapan memurlara yardımcı olmak; kura ve redif askerlerinin celp ve toplanmasını sağlamak; belediyeler tarafından nizamnamelere uygun olarak talep edilen işleri görmek şeklinde sıralamıştır.[19] Buradan da anlaşıldığı üzere, söz konusu tarih itibariyle polislik, itfaiye ve beledi zabıta görevleri tam olarak ayrışmamış, bütün bu görevler asâkir-i zabtiye/jandarma birliklerine yüklenmiştir. Bununla birlikte, Osmanlı yönetimi kent merkezlerinde polislik işlerini görmek üzere asâkir-i zabtiye’den ayrı bir birim oluşturma girişiminde bulunmuştur. Bu çerçevede ,1867 yılında “polis usulünde lazım olan işleri rü’yet ve icra etmekle” görevli “teftiş memurları heyeti” oluşturulması öngörülmüştür. Heyet-i teftişiyye adı altında bir kent polis teşkilatının oluşturulması uygulaması aslında Cevdet Paşa tarafından Halep valiliği sırasında gündeme getirilmiş ve konuyla ilgili nizamname yine kendisi tarafından kaleme alınmıştır.[20] Ancak yukarıda 1894 tarihiyle zaptiye dışındaki polis mevcuduna ilişkin verdiğimiz rakamlar bu doğrultuda önemli adımların atılmamış olduğunu göstermektedir. Sonuçta asâkir-i zabtiye Osmanlı devletinin temel polis teşkilatı olma özelliğini neredeyse İmparatorluğun sonuna kadar sürdürmüştür.

Polis usulüne lazım olan işleri icra etmekle görevli kurumun esas itibariyle asâkir-i zabtiye veya “zabtiye askeri” adını taşıyor olması Osmanlı tarihçiliğinde polisin askerî niteliklerinin ağır bastığı yönünde bir tespitin yerleşmesine yol açmıştır. Bu tespitin izini Halim Alyot’un 1947 tarihli Türkiye’de Zabıta isimli kitabına kadar sürmek mümkündür.[21] Aslında Zabtiye Müşiriyeti’nin kurulduğu 1846 tarihinden bu birliklerin 1879 yılında Seraskerlik bünyesinde oluşturulan Jandarma Daire-i Merkeziyesi’ne bağlanmasına kadar geçen süreçte zaptiye birliklerinin, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi vilayet, sancak ve kaza merkezlerinde mülkî amirlerin yönetimi altında bulunması gerekiyordu. Jandarma teşkilatı ancak İkinci Meşrutiyet döneminde Dahiliye Nezareti’ne bağlanmıştır. Ancak diğer bütün ülkelerde de jandarma teşkilatları yarı-askerî bir nitelik taşımış ve bir yandan mülkî diğer yandan da askerî mercilere bağlı olarak hareket etmişlerdir. Osmanlı tarihi bağlamında ise polis olarak değerlendirdiğimiz asâkir-i zabtiye ve jandarma birliklerinin askerî bir nitelik taşıyıp taşımadığını yalnızca bağlı bulundukları mercie bakarak değil, esas olarak gündelik faaliyet ve icraatlarının içeriği dikkate alınarak değerlendirmek gerekir. Aslında ilginçtir ki, 1869 tarihli Zabtiye nizamnamesinin ardından Ahmet Cevdet Paşa da jandarma teşkilatının askerî bir niteliğe büründürüldüğü yönünde bir tespitte bulunmuştur. 1869 tarihli nizamnameyi kaleme alan komisyonda görev yapan Cevdet Paşa, komisyon üyelerinin ağırlıklı olarak askerî erkandan geldiği ve bu nedenle yeni oluşturulacak jandarma kurumunun askerî sistem esas alınarak yapılandırıldığından dolayı şikayetçi olmuştur.[22] Ancak Cevdet Paşa itirazını normatif bir sivillik-askerîlik ayrımı üzerine temellendirmemiş, jandarmanın askerî düzende alaylar ve taburlar şeklinde örgütlenmesinin, vilayet ve sancak merkezlerinde konumlandırılmasının sakıncalarına işaret etmiştir. Cevdet Paşa jandarmanın kırsal kesime, nahiye ve köylere kolayca sevkini mümkün kılacak daha esnek bir teşkilat yapısının gerekliliğine inanmaktaydı. Örneğin Halep valiliği sırasında çöl aşiretlerinin kontrolüne yönelik oluşturduğu seyyar jandarma taburlarının başarısını Ma’ruzat’ta ayrıntılı bir şekilde anlatması bu nedenle önemlidir.[23]

Yukarıda da işaret edildiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun temel polis teşkilatı olan asâkir-i zabtiye veya jandarmanın niteliğinin tespiti için bu kurumun gündelik icraat ve faaliyetlerinin tarihsel bağlamları içinde incelenmesi gerekmektedir. Valilerin ve kaymakamların seçimle göreve gelmedikleri bir siyasal ortamda jandarma teşkilatının mülkî veya askerî otoritenin bünyesinde bulunması arasında bir fark olmayacağı açıktır. Günümüz Türkiye’sinde ise askerî erkânın göreve seçim yoluyla gelmiyor oluşu, hükümet ve bakanlıkların ise seçime dayanan bir meşruiyet zemini üzerinde görev icra ediyor olmaları, jandarma teşkilatının bu organlardan hangisine bağlı olduğu noktasında şüphesiz önemli bir fark doğuracaktır. Ancak yine de askerî kurumların da bir meşruiyet zemini üzerine oturmaları modern siyasetin bir gereğidir. Modern polis teşkilatlarının tamamı için geçerli olduğu gibi, Osmanlı asâkir-i zabtiye ve jandarması da kurum olarak geniş yığınların onayını alma gereğini son dönem Osmanlı tarihinin bütün evrelerinde fazlasıyla hissetmiştir.[24] İkinci Abdülhamid döneminde asâkir-i zabtiye’nin halk nezdinde meşruiyetini pekiştirmeye yönelik faaliyetlerine birçok örnek verilebilir. Burada sadece Tahsin Uzer’in hatıratına başvurmak yeterlidir. Uzer, Mülkiye’den mezun olduğunda genç ve tecrübesiz bir memur olarak Rumeli’de Pürsıçan ve Çiç nahiyeleri müdürlüğü sırasında ilk iş olarak jandarmanın ahali üzerindeki baskılarına bir son vermiş ve köylülerin jandarmaya güvenini tesis etmeye özel bir önem atfetmiştir.[25] Tarihsel ve güncel olarak jandarma teşkilatının ahali nezdinde itibarını yükselterek bu kurumların meşruiyetini pekiştirmenin önemli yollarından birisini afetzedelere yardım faaliyetleri  oluşturmuştur. Gerek Abdülhamid gerekse İkinci Meşrutiyet dönemlerinde sel, yangın, deprem, çekirge istilası gibi doğal afetlerde felaketzedelerin yardımına koşan ilk kamu kurumu asâkir-i zabtiye ve jandarma birlikleri olmuştur. Asâkir-i zabtiye teşkilatının halk nezdinde itibarını zedeleyen en önemli olgulardan bir tanesi bu kurumun vergi tahsilatında kullanılması olmuştur. Zaptiye vergi tahsilatı esnasında çoğu durumda ahali üzerinde şiddet ve baskı uygulayan bir kurum olmuştur. Osmanlı bürokratları 19. yüzyılın ortalarından itibaren ve özellikle 1879 sonrası gündeme gelen idari reformlar çerçevesinde jandarmanın vergi tahsilâtında kullanılmasına bir son vermek ve bu iş için ayrı bir tahsildarlık teşkilatı oluşturmak için büyük bir gayret sarf etmişlerdir. Ancak vergi tahsilatının polis teşkilatından alınarak sivil tahsildarlara verilmesi vergi mükelleflerinin tahsilat sırasında yaşadıkları zulüm, işkence ve mağduriyet bakımından önemli bir değişiklik getirmemiştir.[26]

Zaptiye teşkilatına ahali nezdinde kötü bir şöhret kazandıran en önemli olgu, bu gücün küçük hırsızlıklar gibi yoksul Osmanlı köylüsü için hayati önem taşıyan konulara ilgisizliği olmuştur. Tahsin Uzer küçük vakaların, ekin ve öküz, merkep, keçi gibi küçük hayvan hırsızlıklarının sıradan Osmanlı köylüsü için ne büyük bir yıkım olduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatır. Uzer’in hatıralarında işaret ettiği üzere zaptiye kuvvetleri bu gibi küçük vakaları soruşturmamaktadırlar. Oysa bu vakalar “ağa’nın, bey’in büyük çapta çalınan hayvanlarından, daha önce ve daha önemli tutulmalıdır.” Ancak böyle davranıldığı takdirde “zavallı insanların can ve mal emniyeti sağlanmış olur.”[27] Tahsin Uzer’in söz konusunu anılarını bir açıdan Osmanlı zaptiyesinin ahaliyle ilişkilerinin bir betimlemesi olarak değerlendirmek mümkündür. Tahsin Uzer ve benzeri düşüncelere sahip Osmanlı mülkî memurlarının arzularının aksine, zaptiye teşkilatı 19. yüzyıl boyunca nahiye ve köy düzeyindeki küçük suçların takibi ve önlenmesi işiyle ilgilenmemiştir. Osmanlı kırsal kesiminde küçük mülkiyete ve şahsa yönelik suçların önemli bir kısmının mahalli düzeyde sulhen çözülmesi öngörülmüştür. Çoğunlukla güvenlik güçlerinin olaya müdahalesi söz konusu olmadığı gibi böyle bir güç ve imkân da bulunmamıştır. Zaten bu dönemde köy ihtiyar heyetleri küçük suçların görüşüldüğü sulh mahkemesi işlevini yerine getirmekle yükümlü tutulmuşlardı.

Asakir-i zabtiye bu koşullarda daha çok kamu düzenine ve büyük mülkiyete yönelik tehditlere karşı mücadeleyle meşgul olmuştur. Ticaret, servet ve büyük mülkiyete yönelik tehditlerin bertaraf edilmesi yine zaptiyenin ve jandarmanın pratikte asli görevleri arasında yer almıştır. Aslında Türkiye tarihçiliğinde ayrı bir tür olarak şekillenmiş eşkıyalık konusu bu açıdan önem taşımaktadır. Eşkıyalık birçok durumda, özellikle Ege’de, ticaretin gelişmesi sonucu artan servete yönelik bir tehdit unsuru olmuştur.[28] Zaptiyenin Osmanlı 19. yüzyılının ikinci yarısında ağırlıklı olarak eşkıyalıkla mücadele eden bir kurum haline dönüşmesi bu açıdan önemlidir.

Osmanlı jandarmasına ilişkin tespit ettiğimiz bu özelliğin evrensel olduğunu söylemek mümkündür. Stephen Frank’ın 19. yüzyıl Rusya’sı için göstermiş olduğu gibi, köylü yığınları için hayati önem taşıyan suçların hiçbirisi polis teşkilatının faaliyet kapsamına girememiştir. Bu durumda Rusya köylüsü kendi suç ve ceza anlayışı çerçevesinde kendi başının çaresine bakmak durumunda kalmıştır. Rus toplumunda küçük hırsızlıklara karşı köylülerin uyguladığı cezaların ağırlığı ve içerdiği şiddet oranı Çarlık polisi ve hukuk sistemi açısından bakıldığında barbarlık sınırında görülebilmekle birlikte bu küçük suçların sıradan köylüler için önemi açıktır.[29]

Osmanlı zaptiye teşkilatı ise, yukarıda da değindiğimiz gibi, köylere kadar uzanıp köyün gündelik hayatında cereyan eden suçlarla ilgilenmemiş ve ahalinin bu anlamda huzur ve güvenini sağlamakla uğraşmamıştır. 1879 sonrası gündeme gelen idari reformlar çerçevesinde köylerde kır bekçiliği sisteminin oluşturulması öngörülmüş olsa da bu konuda kayda değer adımların atıldığını görmüyoruz. Ancak zaptiye teşkilatının Osmanlı köylerine ulaşmaktan aciz olduğunu söylemek zordur. Eşkıya takibinin yanı sıra vergi tahsilatı da zaptiye teşkilatının Osmanlı köylüsünün gündelik hayatına girmesi için bir vesile olmuştur. Ancak verginin toplanamadığı koşullarda zaptiye zoruna başvurulmak durumunda kalınması, hatta zaptiyenin yeterli olmadığı birçok durumda düzenli ordu birliklerinin devreye sokulması yönetimin meşruiyetini geniş kitleler nezdinde büyük oranda ortadan kaldıran bir sonuç doğurmuştur.

***

Osmanlı bürokratlarının iktidarlarını taşraya doğru yaymak olarak niteleyebileceğimiz reform ve yeniden yapılanma çabalarının temel dayanaklarından bir tanesini iç güvenlik teşkilatları oluşturmuştur. 1802 tarihinde bazı vilayet ve sancaklarda kurulan nizam-ı cedid ortalarını, yine 1834-35 yıllarında vilayetlerde oluşturulan asâkir-i redif taburlarını ve 1840’lı yıllarda İmparatorluğun birçok bölgesinde tesis edilmeye başlanan asâkir-i zabtiye birliklerini bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. 19. yüzyılın Osmanlı reformist paşaları yeni düzenin, yani Tanzimat’ın vilayetlerde uygulanmasından, söz konusu vilayette öncelikle bir asâkir-i zabtiye birliğinin oluşturulmasını anlamışlardır. Vilayet Nizamnamesi’nin yürürlüğe girdiği 1864 tarihinden itibaren Osmanlı taşrasında Tanzimat’ın öngördüğü teşkilat yapısının hayata geçirilmesi, söz konusu bölgede öncelikle bir asâkir-i zabtiye birliğinin oluşturulması anlamına gelmiştir. Asâkir-i zabtiye’yi diğer modern idari kurum ve pratikler izlemiştir. Osmanlı merkez bürokrasisinin hukuk devleti norm ve kurumlarını taşrada tesis etmeleri yerel iktidar ilişkilerinin ordu ve polis (zaptiye veya jandarma) gücüyle kırılması ve yerel güçlerin yeni düzene biat etmeye zorlanmaları anlamına gelmiştir. Bu kolonizasyon süreci 1860’lı yılların başında Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Paşa’nın Rumeli teftişi sırasındaki icraatları örneğinde görüldüğü üzere uzlaşmaya dayanan bir çizgide seyredebildiği gibi, 1860’lı yılların ikinci yarısında Ahmet Cevdet Paşa’nın Kozan ıslahına yönelik icraatlarında görüldüğü üzere doğrudan bir askerî fetih hareketi görünümünü de alabilmiştir.[30] Modern idari hukuk devleti norm ve kurumlarının taşrada hakim kılınması anlamında modernleşme süreci olarak kavramsallaştırılan bu siyasetin geniş yığınlar için huzur, güven ve refah getirdiğini söylemek kolay değildir.[31] Osmanlı bürokratlarının taşrada modern bir idari aygıt tesis etme çabalarının, örneğin Lübnan’da Avrupa sömürgeciliğinin bölgeye nüfuz politikalarının doğurduğu çatışmalarla kıyaslanarak, bir Osmanlı barışı şeklinde yorumlanmasının en azından geniş halk kesimleri söz konusu olduğunda ne kadar isabetli olduğu tartışmaya açıktır.[32] Lübnan’da Osmanlı barışının temellerini atan Fuat Paşa’dan, Bulgaristan’da pilot bölge olarak Tuna vilayetinde Tanzimat prensiplerini icraya girişen Mithat Paşa’ya ve en ilginci bölgeye huzur ve güven getirmek adına bir askeri birlikle Kozan bölgesini yeniden fethetmeye girişen Cevdet Paşa’ya uzanan silsilede bütün 19. yüzyıl Osmanlı paşaları merkezi hükümetin taşrada iktidarını ne pahasına olursa olsun kurmak ve pekiştirmek üzere hareket eden kolonizatörler olmuşlardır. Kolonizasyonun hayata geçirilmesindeki en önemli aracı ise nizami birliklerin yanı sıra asâkir-i zabtiye birlikleri oluşturmuştur. Cevdet Paşa’nın da ifadesiyle “jandarmadan başka bir şey olmayan asâkir-i zabtiye birliklerine” başvurmadan Tanzimat prensiplerinin icrası, yani taşranın kolonizasyonu mümkün olamazdı.

Stephen Frank Rusya örneğinden hareketle yeni bir idari nizam tesis etmeye çalışan Çarlık bürokratlarının faaliyetlerini dahili sömürgeleştirme olarak değerlendirmiştir. Frank’e göre Çarlık bürokrasisi geniş halk kesimlerine hayli yabancı bir kültür ve anlam dünyasında hareket etmekteydi.[33] Osmanlı merkez bürokratlarının taşra eşrafını Tanzimat iktidarıyla bütünleştirerek yeni rejime taşrada sağlam bir sosyal zemin oluşturabildiğini söylemek mümkün olsa bile, Tanzimat’ın ilanından itibaren Rumeli ve Anadolu köylüsünün Tanzimat rejimine, yeni vergi ve askerlik sistemine göstermiş olduğu direniş bu başarının sınırlarına işaret eder.[34] Yüzyılın son çeyreğinde bu direnişler milliyetçi teşkilatların faaliyetleri sonucu siyaseten renk değiştirmiş de olsalar, bu siyasal hareketleri ve toplumsal çalkantıları yeni Tanzimat rejiminin yarattığı zulme karşı bir tepki olarak yorumlamak mümkündür.

Stephen Frank’ın 19. yüzyıl Çarlık bürokrasisiyle geniş köylü kitlesi arasındaki kültürel uçuruma referansla gündeme getirdiği dahili kolonizasyon kavramını, Clive Emsley jandarma ve modern devlet ilişkisi bağlamında genel bir çerçeveye oturtmuştur. Emsley’e göre jandarma modern devletin temsil ettiği yeni hukuk normlarının taşraya uzanmasının en önemli araçlarından birisi olmuştur. Jandarma taşrada devletin gözü, kulağı, onun idare ve hukuk anlayışının cisimleşmiş halidir. Emsley bu tespitiyle modern devletin oluşum sürecini bir tür kolonizasyon olarak ele alır.[35] Bu tespitler özellikle Giddens’in “idari iktidar” ve “gözetim pratikleri” kavramlarıyla uyumlu görünmektedir.[36] Bilindiği gibi, Tanzimat idari prensiplerinin Osmanlı vilayetlerinin tamamına teşmili yüzyılın sonuna kadar tamamlanamamıştır. Bu anlamda, Osmanlı jandarmasının Michael Mann’ın “devletin altyapısal gücü” kavramının hak ettiği saflığa ulaşması pratikte mümkün olamamıştır.[37] Ancak söz konusu altyapısal güçle kastedilen pratiklerle devletin çıplak zor aygıt ve pratiklerinin birbirinden kategorik olarak ayrıştırılmasının mümkün olmadığının altı çizilmelidir. Bunun en tipik örneğini, 1890’lı yıllarda doğu vilayetlerinde iç güvenliğin gayrinizami aşiret güçleri, ıslah edilmiş Osmanlı polis ve jandarması ve nizami ordu birliklerinin bir arada kullanılması suretiyle tesis edilmeye çalışılması oluşturmaktadır. Bu durumun modernitenin istisnai hali olduğunu veya Osmanlı modernitesinin çarpıklığının veya eksikliğinin bir ifadesi olduğunu söylemek isabetli olmayacaktır. Neticede Osmanlı asâkir-i zabtiyesi, sivil veya askerî erkâna bağlı olmanın farkını geçersiz kılan bir düzlemde diğer nizami ve gayrinizami güçlerle bütünleşerek Osmanlı iktidarını taşrada pekiştirmek üzere işleyen bir kurum ve idari pratikler bütünü olarak anlaşılmalıdır.

KAYNAKÇA

Abbott, John. “The Village Goes Public: Peasants and Press in Nineteenth-Century Altbayern.” Frank Trentmann (der.) Paradoxes of Civil Society: New Perspectives on Modern German and British History içinde, 223-243. New York: Berhahn Books, 2000.

Ahmed Cevdet Paşa. Ma’rûzât. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1980.

Akarlı, Engin Deniz. The Long Peace: Ottoman Lebanon, 1861-1920. Berkeley: University of California Press, 1993.

Akman, Nurettin. Yönetimde İç Güvenlik ve Jandarma. Ankara: Genel Kurmay Başkanlığı, 1991.

Akşit, Elif Ekin. Kızların Sessizliği: Kız Enstitülerinin Uzun Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.

Alyot, Halim. Türkiye’de Zabıta: Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum. Ankara: İçişleri Bakanlığı Yayınları, 1947.

Birinci, Ali. “Türk Emniyet Teşkilatında İlkler.” Polis Bilimleri Dergisi 3.

Blackbourn, David ve Geoff Eley. The Peculiarities of German History: Bourgeois Society and Politics in Nineteenth-Century Germany. New York: Oxford University Press, 1984.

Bora, Tanıl, der. Taşraya Bakmak. İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.

Deringil, Selim. “The Ottoman Twilight Zone of the Middle East.” Henri J. Barkey (der.) Reluctant Neighbor, Turkey’s Role in the Middle East içinde, 13-23. Washington D.C.: U.S. Institute of Peace Press, 1996.

Dirlik, Arif. “Modernity as History: Post-Revolutionary China, Globalization and the Question of Modernity.” Social History 27, no. 1 (2002): 16-39.

———. “Hegemonyacı İdeoloji ve Kurtuluş Pratiği Olarak Kültürelcilik.” Postkolonyal Aura: Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Eleştirisi içinde, 50-96. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2008.

Dural, Halil ve Sabri Yetkin. Bize Derler Çakırca: 19. ve 20. Yüzyılda Ege’de Efeler. İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1999.

Emsley, Clive. “Peasants, Gendarmes and State Formation.” M. Fulbrook (der.) National Histories and European History içinde, 69-93. London, 1993.

———. Gendarmes and the State in Nineteenth-Century Europe. Oxford: Oxford University Press, 1999.

Frank, Stephen P. Crime, Cultural Conflict, and Justice in Rural Russia, 1856-1914. Berkeley: University of California Press, 1999.

Giddens, Anthony. The Nation State and Violence: Volume Two of a Contemporary Critique of Historical Materialism. Berkeley: University of California Press, 1985.

Gould, Andrew Gordon. “Pashas and Brigands: Ottoman Provincial Reform and Its Impact on the Nomadic Tribes of Southern Anatolia, 1840-1885.” Ph.D., University Of California, Los Angeles, 1973.

Harootunian, Harry. “Some Thoughts on Comparability and the Space-Time Problem.” Boundary 32, no. 2 (2005): 23-52.

———. “Said’s Antimonies.” In Waiting for the Barbarians: A Tribute to Edwards W. Said. Boğaziçi Üniversitesi, 2007.

Harootunian, Harry D. “Ghostly Comparisons: Anderson’s Telescope.” Diacritics 29, no. 4 (1999): 135-149.

Hong, Young-sun. “Neither Singular nor Alternative: Narratives of Modernity and Welfare in Germany, 1870-1945.” Social History 30, no. 2 (2005): 133-153.

Karaömerlioğlu, M. Asım. Orda Bir Köy Var Uzakta: Erken Cumhuriyet Döneminde Köycü Söylem. İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.

Köksal, Yonca ve Davut Erkan, der. Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’nın Rumeli Teftişi. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2007.

Levy, Noemi ve Alexandre Toumarkine, der. Osmanlı’da Asayiş, Suç ve Ceza, 18. -20. Yüzyıllar. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007.

Lockman, Zachary. Contending Visions of the Middle East: The History and Politics of Orientalism. Cambridge: Cambridge University Press, 2004.

Mann, Michael. The Sources of Social Power: The Rise of Classes and Nation-Sates, 1760-1914. Los Angeles: University of California Press, 1998.

Metis Seçkileri, Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk. İstanbul: Metis Yayınları, 2001.

Okçabol, Derviş. Meslek Tarihi. Ankara: Polis Enstitüsü, 1939.

———. Zabıta Tarihi. 2. baskı. Ankara: Ankara Polis Enstitüsü Neşriyatı, 1940.

Özbek, Nadir. “Alternatif Tarih Tahayyülleri: Siyaset, İdeoloji ve Osmanlı-Türkiye Tarihi.” Toplum ve Bilim, no. 98 (2003): 234-254.

———. “Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Güvenlik, Siyaset ve Devlet, 1876-1909.” Türklük Araştırmaları Dergisi, no. 16 (2004): 59-95.

———. “Policing the Countryside: Gendarmes of the Late-Nineteenth-Century Ottoman Empire (1876-1908).” International Journal of Middle East Studies 40, no. 1 (2008): 47-67.

Özyılmaz, Emre. “Çağdaş Türk Kamu Yönetimi ve Jandarma.” Türk İdare Dergisi 70, no. 421 (1998): 473-489.

Sönmez, Ali. “Zaptiye Teşkilâtının Kuruluşu ve Gelişimi.” Ph.D., Ankara Üniversitesi, 2005.

Sweeney, Dennis. “Reconsidering the Modernity Paradigm: Reform Movements, the Social and the State in Wilhelmine Germany.” Social History 31, no. 4 (2006): 405-434.

Toprak, Zafer. “Türklerin Şarlok Holmes’i Aman Vermez Avni.” Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi içinde, 1274-1276. İstanbul: İletişim Yayınları, 1986.

———. “Sosyal Tarihin Alanı ve Türkiye Gerçeği.” Toplum ve Bilim, no. 54/55 (1991): 77-88.

———. “Güvenlik Hizmetleri.” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi içinde, 457-459. İstanbul: Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı, 1994.

Uzer, Tahsin. Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1979.

Uzun, Ahmet. Tanzimat ve Sosyal Direnişler. İstanbul: Eren Yayınları, 2002.

Yenal, Zafer ve Deniz Yenal. “Alman Tarihinin Özgünlükleri Üzerine.” Toplum ve Bilim, no. 54-55 (1991): 103-115.

Yetkin, Sabri. Ege’de Eşkiyalar. 2. baskı. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997.

Zürcher, Erik Jan, der. Devletin Silâhlanması: Ortadoğu ve Orta Asya’da Zorunlu Askerlik, 1775-1925. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003.


* Doç. Dr. Boğaziçi Üniversitesi, Atatürk Enstitüsü.

[1]    Bu yeni çalışmaların bir kısmını kapsayan bir derleme için bkz. Noemi Levy ve Alexandre Toumarkine, der., Osmanlı’da Asayiş, Suç ve Ceza, 18. -20. Yüzyıllar (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007). Ordu konusunu ele alan yeni çalışmalara örnek olarak bkz. Erik Jan Zürcher, der., Devletin Silâhlanması: Ortadoğu ve Orta Asya’da Zorunlu Askerlik, 1775-1925 (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003). İngilizce orjinali 1999 tarihlidir.

[2]    Örnek olarak bkz. Halim Alyot, Türkiye’de Zabıta: Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum (Ankara: İçişleri Bakanlığı Yayınları, 1947). Derviş Okçabol, Meslek Tarihi (Ankara: Polis Enstitüsü, 1939). Derviş Okçabol, Zabıta Tarihi, 2. baský. (Ankara: Ankara Polis Enstitüsü Neşriyatı, 1940).

[3]    Özellikle Zafer Toprak’ın çalışmaları gündeme getirdiği yenilikçi konular itibariyle dikkat çekicidir. Örnek olarak bkz. Zafer Toprak, “Türklerin Şarlok Holmes’i Aman Vermez Avni,”  Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi içinde  (İstanbul: İletişim Yayınları, 1986): 1274-1276. Zafer Toprak, “Güvenlik Hizmetleri,”  Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi içinde  (İstanbul: Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı, 1994): 457-459. Zafer Toprak’ın Türkiye’de sosyal tarihçiliğin gelişmesine ilişkin bir değerlendirmesi için bkz. Zafer Toprak, “Sosyal Tarihin Alanı ve Türkiye Gerçeği,” Toplum ve Bilim, no. 54/55 (1991): 77-88. Ayrıca bkz. Ali Birinci, “Türk Emniyet Teşkilatında İlkler,” Polis Bilimleri Dergisi 3.

[4]    Ortadoğu çalışmalarını Amerikan akademisinde gelişimini değerlendiren bir çalışma için bkz. Zachary Lockman, Contending Visions of the Middle East: The History and Politics of Orientalism (Cambridge: Cambridge University Press, 2004).

[5]    Tarih alanında yapılmış doktora çalışmalarının sayısının azlığı da bu açıdan bakıldığında anlam kazanmaktadır. Cumhuriyet tarihine ilişkin yukarıda bahsettiğimiz dar çerçeveyi kıran eserler kuşkusuz az da olsa yok değildir. Örnek olarak bkz. Elif Ekin Akşit, Kızların Sessizliği: Kız Enstitülerinin Uzun Tarihi (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005). M. Asım Karaömerlioğlu, Orda Bir Köy Var Uzakta: Erken Cumhuriyet Döneminde Köycü Söylem (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006).

[6]    Bu tür çalışmalara Korkut Boratav, Yahya S. Tezel, Çağlar Keyder, Şevket Pamuk, Zafer Toprak, İlhan Tekeli, Halil İnalcık gibi akademisyenlerin eserleri örnek olarak gösterilebilir.

[7]    Akademik bilgi üretiminin bu işlevine ve söz konusu süreçte akademisyenin politik olarak “yabancılaşmasına” ilişkin bir tartışma için bkz. Arif Dirlik, “Hegemonyacı İdeoloji ve Kurtuluş Pratiği Olarak Kültürelcilik,”  Postkolonyal Aura: Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Eleştirisi içinde  (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2008): 50-96.

[8]    Subaltern okulun temsilcilerinin söz konusu görüşleri ve bu görüşlerin Türkiye bağlamında yorumlanmasına ilişkin görüşlerimin ayrıntıları için bkz. Nadir Özbek, “Alternatif Tarih Tahayyülleri: Siyaset, İdeoloji ve Osmanlı-Türkiye Tarihi,” Toplum ve Bilim, no. 98 (2003): 234-254.

[9]    Metis Seçkileri, Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk,  (İstanbul: Metis Yayınları, 2001), 41.

[10]  Bu çağrışımlara ilişkin birçok somut örnek verilebilir. Örneğin Güneydoğu’da uygulanan koruculuk sisteminin 1890’lı yıllarının Hamidiye Alayları’nı çağrıştırıyor olması gibi. Bu konuda bkz.  Selim Deringil, “The Ottoman Twilight Zone of the Middle East,”  Henri J. Barkey (der.) Reluctant Neighbor, Turkey’s Role in the Middle East içinde  (Washington D.C.: U.S. Institute of Peace Press, 1996): 13-23.

[11]  Harry Harootunian, “Said’s Antimonies,” in Waiting for the Barbarians: A Tribute to Edwards W. Said (Boğaziçi Üniversitesi: 2007).

[12]  Köy toplumlarında kamusallık ve kamusal alanın oluşumu kavramlarının kullanımına yönelik örnek için bkz. John Abbott, “The Village Goes Public: Peasants and Press in Nineteenth-Century Altbayern,”  Frank Trentmann (der.) Paradoxes of Civil Society: New Perspectives on Modern German and British History içinde  (New York: Berhahn Books, 2000): 223-243.

[13]  Tanıl Bora, der., Taşraya Bakmak (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005).

[14]  David Blackbourn ve Geoff Eley, The Peculiarities of German History: Bourgeois Society and Politics in Nineteenth-Century Germany (New York: Oxford University Press, 1984). Bu kitabın Türkçe tanıtımı için bkz. Zafer Yenal ve Deniz Yenal, “Alman Tarihinin Özgünlükleri Üzerine,” Toplum ve Bilim, no. 54-55 (1991): 103-115. Sosyal bilimlerde küreselleşme ve alternatif moderniteler kavramlarının yaygınlaşmasıyla birlikte bu tartışmalar yeniden fakat daha genel bir düzlemde ve hayli farklı bir epistemolojik temelde gündeme gelmiştir. Örnek olarak bkz. Young-sun Hong, “Neither Singular nor Alternative: Narratives of Modernity and Welfare in Germany, 1870-1945,” Social History 30, no. 2 (2005): 133-153. Dennis Sweeney, “Reconsidering the Modernity Paradigm: Reform Movements, the Social and the State in Wilhelmine Germany,” Social History 31, no. 4 (2006): 405-434. Arif Dirlik, “Modernity as History: Post-Revolutionary China, Globalization and the Question of Modernity,” Social History 27, no. 1 (2002): 16-39. Harry Harootunian, “Some Thoughts on Comparability and the Space-Time Problem,” Boundary 32, no. 2 (2005): 23-52, Harry D. Harootunian, “Ghostly Comparisons: Anderson’s Telescope,” Diacritics 29, no. 4 (1999): 135-149.

[15]  Clive Emsley, Gendarmes and the State in Nineteenth-Century Europe (Oxford: Oxford University Press, 1999).

[16]  Ayrıntılar için bkz. Nadir Özbek, “Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Güvenlik, Siyaset ve Devlet, 1876-1909,” Türklük Araştırmaları Dergisi, no. 16 (2004): 59-95, Nadir Özbek, “Policing the Countryside: Gendarmes of the Late-Nineteenth-Century Ottoman Empire (1876-1908),” International Journal of Middle East Studies 40, no. 1 (2008): 47-67.

[17]  Osmanlı jandarması üzerinde çok ilginçtir ki neredeyse hiç çalışma bulunmamaktadır. Daha önce referans verdiğimiz Halim Alyot’un kanun ve nizamname derlemesi niteliğindeki kitabında jandarma konusunda bilgi bulmak mümkündür. 1930’lu yılların jandarma mecmualarında jandarmanın tarihi konusunda makalelere rastlamak mümkündür. Bunlar dışında jandarmanın tarihi konusunda genel bir çerçeve çizen birkaç eser bulunuyor. Örnek olarak bkz. Nurettin Akman, Yönetimde İç Güvenlik ve Jandarma (Ankara: Genel Kurmay Başkanlığı, 1991), Emre Özyılmaz, “Çağdaş Türk Kamu Yönetimi ve Jandarma,” Türk İdare Dergisi 70, no. 421 (1998): 473-489. Asâkir-i zabtiye konusunda ise bir doktora çalışması bulunmaktadır. Bkz. Ali Sönmez, “Zaptiye Teşkilâtının Kuruluşu ve Gelişimi” (Ph.D., Ankara Üniversitesi, 2005).

[18]  Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1980).

[19]  Özbek, “Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Güvenlik, Siyaset ve Devlet, 1876-1909.”

[20]  Nadir Özbek, İmparatorluğun Mali Sınırları: Tanzimat Devleti, Vergi Tahsilâtı ve Siyaset (yakında yayımlanacak).

[21]  Alyot, Türkiye’de Zabıta: Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum.

[22]  Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, 189-193.

[23]    ibid., 77-79.

[24]  Bu konuda örnekler için aşağıdaki yazının “jandarma, yerel iktidar ilişkileri ve ahali” başlıklı kısmına bakılabilir. Özbek, “Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Güvenlik, Siyaset ve Devlet, 1876-1909,” 59-95, 85-94.

[25]  Tahsin Uzer, Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1979), 24-50.

[26]  Bu konunun ayrıntıları için bkz. Nadir Özbek, İmparatorluğun Mali Sınırları: Tanzimat Devleti, Vergi Tahsilâtı ve Siyaset (yakında yayımlanacak).

[27]  Uzer, Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, 46-47.

[28]  Sabri Yetkin, Ege’de Eşkiyalar, 2. baský. (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997). Halil Dural ve Sabri Yetkin, Bize Derler Çakırca: 19. ve 20. Yüzyılda Ege’de Efeler (İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1999).

[29]  Stephen P. Frank, Crime, Cultural Conflict, and Justice in Rural Russia, 1856-1914 (Berkeley: University of California Press, 1999).

[30]  Kıbrıslı Mehmet Paşa’nın Rumeli Teftişi için bkz. Yonca Köksal ve Davut Erkan, der., Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’nın Rumeli Teftişi (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2007). Ahmet Cevdet Paşa bu teftiş hakkında Ma’ruzat ve Tezakir’de ayrıntılı bilgi vermektedir.

[31]  Fırka-i Islahiye operasyonunun bölge halkı için yıkım anlamına geldiği fikri için bkz. Andrew Gordon Gould, “Pashas and Brigands: Ottoman Provincial Reform and Its Impact on the Nomadic Tribes of Southern Anatolia, 1840-1885” (Ph.D., University Of California, Los Angeles, 1973).

[32]  Engin Deniz Akarlı, The Long Peace: Ottoman Lebanon, 1861-1920 (Berkeley: University of California Press, 1993).

[33]  Frank, Crime, Cultural Conflict, and Justice in Rural Russia, 1856-1914.

[34]  Köylü isyanları için bkz. Ahmet Uzun, Tanzimat ve Sosyal Direnişler (İstanbul: Eren Yayınları, 2002).

[35]  Clive Emsley, “Peasants, Gendarmes and State Formation,”  M. Fulbrook (der.) National Histories and European History içinde  (London: 1993): 69-93.

[36]  Anthony Giddens, The Nation State and Violence: Volume Two of a Contemporary Critique of Historical Materialism (Berkeley: University of California Press, 1985).

[37]  Michael Mann, The Sources of Social Power: The Rise of Classes and Nation-Sates, 1760-1914 (Los Angeles: University of California Press, 1998).

Özbek, Nadir. “Tarihyazıcılığında Güvenlik Kurum ve Pratiklerine İlişkin Bir Değerlendirme.” In Asayiş: Fransız ve Türk Tarihyazımına Çapraz Bakışlar, edited by Noemi Levy, Nadir Özbek and Alexandre Toumarkine, 1-19. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2009.