“Anadolu Islahatı,” “Ermeni Sorunu” ve Vergi Tahsildarlığı, 1895-1908

January 1, 2009 - Osmanlı Tarihi / Vergi Tarihi

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Bu yazıda 1894 Sason olayları sonrasında Vilayat-ı Sitte olarak isimlendirilen Erzurum, Van, Bitlis, Mamuretülaziz, Sivas ve Diyarbekir vilayetlerinde uygulanmak üzere gündeme gelen vergi tahsildarlığı teşkilatı incelenecektir. 1878 Berlin Kongresi sonrasında söz konusu altı vilayette kapsamlı idari reformlar yapılması Osmanlı siyasetinin gündemine kalıcı bir şekilde oturmuş ve İkinci Meşrutiyet dönemine de devredilen bu sorunlar Anadolu Islahatı başlığı altında ele alınmıştır. Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi Ermeni nüfusun belli bir ağırlığa sahip olduğu Doğu Anadolu vilayetlerinde Avrupa devletlerinin denetiminde idari reformlar yapılmasını öngörmekteydi[1] Vilayat-ı Sitte için öngörülen bu idari reformlar dört temel konu üzerinde yoğunlaşmıştı: i. Asâkir-i zaptiyenin yeniden yapılandırılması; ii. nahiyelerin oluşturulması; iii. adliye teşkilatının genişletilmesi ve güçlendirilmesi; iv. yeni bir vergi tahsildarlığı oluşturularak vergi tahsilinde zabtiye ve jandarmanın kullanılmaması.[2] Söz konusu reform paketi, Ermeni halkın, jandarma, polis ve vergi tahsildarlığı teşkilatlarında nüfusları oranında temsil edilmelerini öngörmekteydi.

1878-1894 yılları arasında Avrupa devletleri Berlin Antlaşması hükümlerinin icra edilmesi yönünde Osmanlı Devleti’ne baskı uygulamış hatta İngiltere hükümeti Bab-ı Âli’ye bu doğrultuda birkaç kez nota vermiş olmasına rağmen reformların hayata geçirilmesi sürüncemede kalmıştır. Bu baskılar karşısında Osmanlı hükümeti antlaşmanın Rumeli’ye ilişkin hükümlerinin uygulamaya konulduğu ve Anadolu Islahatı kapsamındaki maddelerin de en kısa sürede uygulanacağı vaatleriyle zaman kazanmaya çalışmıştır. Abdülhamid rejimi bir yandan Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine müdahalesini en az düzeyde tutmaya gayret etmiş diğer yandan da sadece doğu vilayetleri için gündemde olan söz konusu idari reformları imparatorluk sathına yaygınlaştırarak konunun bir bölgesel soruna dönüşmesini engellemeye çalışmıştır.[3]

1894 Sason olaylarıyla başlayan dönemde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın iç güvenlik, adliye, mahalli idare ve vergi tahsilâtı alanlarında idari reformların bir an önce gerçekleştirilmesi ve yeni oluşturulacak kurumların her birinde Ermeni ahalinin nüfusları oranında temsil edilmeleri yönündeki ısrarları şiddetlenince Abdülhamit yönetimi Vilayat-ı Sitte’de uygulanacak reformların çerçevesini çizen bir ıslahat layihası hazırlamıştır. Hemen ardından reform paketini uygulamak üzere Ahmet Şâkir Paşa 27 Haziran 1895 tarihinde olağanüstü yetkilerle Anadolu Vilayatı Umum Müfettişliği görevine atanmıştır. Islahatın icrası ve takibi için ikisi İstanbul’da bulunmak üzere üç ayrı komisyon oluşturulmuştur. Bu komisyonlar sırasıyla Dâhiliye Nazırı başkanlığında Tesri’i Muamelat Komisyonu, Islahat Teftiş Komisyonu ve bölgede reformların icrasıyla görevli Şâkir Paşa başkanlığındaki Islahat Teftiş Heyeti’dir.[4] Şâkir Paşa başkanlığındaki heyet 32 maddelik ıslahat layihası çerçevesinde hızla icraata başlamıştır. Ancak ıslahatın bölgesel bir nitelik kazanmasının önünü almak üzere Meclis-i Vükela, Hicaz dışındaki bütün vilayetleri kapsamak üzere 22 Eylül 1896 tarihiyle 22 maddelik bir başka ıslahat layihası daha hazırlamış ve böylece reformlar Ermeni nüfusun belli bir ağırlığa sahip olduğu vilayetlerle sınırlı olmaktan çıkartılıp İmparatorluğun bütününe yayılmaya çalışılmıştır.[5] Zaten bu girişimler öncesinde Bab-ı Âli’nin daha 1895 yılında Doğu vilayetlerinde ıslahat yapılmasına ilişkin İngiltere, Rusya ve Fransa’nın notasına karşılık verdiği cevapta padişahın, ıslahatın memalik-i Osmaniye’nin bir kısmında uygulanması yerine, bundan bütün vilayetlerin ve bütün tebaa-i devletin faydalanmasını arzu ettiği ifade edilmiştir.[6]

Jandarma reformu ve vergi tahsildarlığı yukarıda kısaca özetlediğimiz Anadolu Islahatı sürecinin en önemli başlıkları arasında yer almaktaydı. Vergi tahsilâtının önceki dönemlerde zabtiye ve jandarma aracılığıyla gerçekleştiriliyor olması nedeniyle bu iki madde birbiriyle doğrudan ilişkiliydi.[7] Anadolu Islahatı paketinin tamamı ve özellikle de jandarma ve vergi tahsildarlığı maddeleri Doğu vilayetlerinde toplumsal güven ortamının sağlanması, adaletin tesis edilmesi, Ermeni halkın baskılardan, özellikle Kürt aşiretlerin, Çerkez muhacirlerin ve jandarma ve tahsildar gibi devlet memurlarının baskılarından korunması, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve siyasal temsillerinin artırılması kaygılarını taşıyordu. Bu nedenle vergi tahsildarlığı konusunun incelenmesi, tarihçiliğimizde Ermeni sorunu olarak geçen meselelerin tarihsel arka planlarının anlaşılması bakımından son derece önemli ipuçları sunmaktadır. Aşağıda 1894 öncesinde vergi meselesi ve vergi tahsili usullerinin gelişimi kısaca değerlendirilecek ve ardından söz konusu altı vilayette yeni vergi tahsildarlığı teşkilatının hayata geçirilmesi süreci ve bu süreçte yaşanan sorunlar ve sıkıntılar üzerinde durulacaktır.

Tanzimat Sonrasında Vergi Tahsildarlığı: Genel Değerlendirme

Tanzimat Fermanı vergi meselesini esaslı bir şekilde dönüştürme yönünde bir irade ortaya koymuştur. Yeni rejime yön veren ve Ferman metninde de açık bir şekilde ifadesini bulan temel ilke verginin bireyle devlet arasında doğrudan ve yüz yüze bir ilişki olarak yeniden tanımlanması idi. Vergi meselesi modern devletin bireyle kurduğu en dolaysız ilişkilerden birini oluşturur. Vergi tespit ve tayininde modern tahrir ve kadastro tekniklerinin kullanılması ve vergi tahsilinde aracı unsurların bütünüyle ortadan kaldırılması—bir başka ifadeyle devletle birey arasında doğrudan ve yüz yüze bir ilişkinin kurulması—vergilendirilebilir kaynakların bütünüyle merkezî hazineye aktarılması anlamına gelecektir. Sosyolojik devlet teorileri kavramlarıyla ifade etmek gerekirse bir “devletin kapasitesinin” en iyi ölçütü vergilendirilebilir kaynakların ne kadarının merkezî hazineye aktarılabildiğidir. Diğer bir çok alanda olduğu gibi vergi alanında da modern devleti ayırt eden özellik iktidarın, açık zor yerine “altyapısal güç” olarak ifade edilen yönetim tekniklerine dayanıyor olmasıdır.[8] Yeni “idari güç” ve “idari teknolojiler” modern devletin bireyle ilişkisini yeni bir zeminde şekillendirmiştir.[9] Vergi konusunun bireyle devlet arasındaki her türlü dolayımı aşan bir çerçevede tanımlanabilmesi malî ve ideolojik alanda modern devletin ideal durumunu ifade eder. Bu da verginin tayini ve tahsili meselesinin kolektif bir nitelikten şahsi bir boyuta geçmesini gerektirir. Bireyin vergi mükellefi bir şahıs olarak inşası bir haklar-ödevler sistemi içinde modern devletin meşruiyet temelini de oluşturur. Kuşkusuz bütün bu oluşumlar idari teknolojilerin çerçevesiyle sınırlandırılmıştır ve 19. yüzyıl Osmanlı’sının karnesi bu konular itibariyle hiç de parlak değildir.[10]

Tanzimat sonrası Osmanlı Devleti’nde vergi ağırlıklı olarak tevzii bir nitelik taşımaya devam etmiştir.[11] Bu sistemde belli bir mahalle, köy veya kasabanın ödemesi gereken vergi yekunu i.önceki dönemlerde toplanan vergi miktarı ve ii.maliyenin o yılki ihtiyacı dikkate alınarak tayin edilmekte ve bu yekun ahali arasında paylaştırılmaktadır. Tahsilât işlemi ise yine mahalle veya köyün ileri gelenleri tarafından yürütülüp, tahsil edilen vergi kaza veya sancak merkezindeki ilgililere teslim edilmektedir. Bu uygulama 1861 tarihli “Umûr-ı Maliyeye Dair Nizamname”de şu şekilde ifade bulmuştur: “Efrad-ı ahalin ayrı ayrı hisse-i tekalifleri muayyen ise de hükümet-i seniyye hisse-i umumiyesini mahalle ve karyeden taleb eder.”[12] Bu tür bir sistem devletle bireyi yüz yüze getirecek bir ilişkiye dayanmamaktadır. Verginin şahsileşmesi meselesi her şeyden önce gelir ve servetin ölçülmesini mümkün kılacak tahrir ve kadastro teknolojilerini gerekli kılar. Şahsileşme gerçekleşemediği sürece, bireyin devlete tabiiyetini güçlendirecek bir temel oluşamayacak ve modern devlet meşruiyet zemininden yoksun kalacaktır. Osmanlı 19. yüzyılında bu şahsi zeminin kurulmasında önemli aksaklıklar yaşanmış ve vergi tahsilinde birçok durumda çıplak zora başvurulmuştur. İkinci Abdülhamid döneminde Doğu vilayetlerinde yaşanan siyasal meselelerin arka planını oluşturan karmaşık yumağın bir unsurunu da vergi tahsiliyle ilgili bu ve benzeri sorunlar oluşturmaktadır.

1839 Tanzimat Fermanı’nı takip eden dönemde iltizam sisteminin ortadan kaldırılarak vergilerin doğrudan devlet görevlileri aracılığıyla toplanması gündeme gelmiştir. Tanzimat fermanında iltizam sistemi “âlât-ı tahribiyyeden olub hiçbir vakitte semere-yi nâfı’ası görülemeyen iltizâmat usûl-ı muzırrası” olarak tasvir edilmişti. İltizam sisteminin kaldırılması yönünde 19. yüzyılda iki önemli girişimde bulunulmuştur.[13] Bunlardan ilkini 1840 yılında gündeme gelen ve çok kısa bir süre uygulanabilen muhassıllık sistemi oluşturur.[14] İkincisini ise 1879 yılında uygulamaya konulan “aşarın emaneten toplanması” sistemi oluşturmaktadır. Aşarın emaneten yani doğrudan maliye görevlileri teşkilatı aracılığıyla tahsili uygulamasına da 1886 yılında son verilmek durumunda kalınmıştır.[15] Her iki girişim de neticede başarısızlıkla sonuçlanmış ve iltizam sisteminin topyekun kaldırılması ancak 1925 yılında Cumhuriyet döneminde mümkün olabilmiştir.[16]

İltizam sisteminin 19. yüzyıl boyunca varlığını sürdürmüş olması nedeniyle Osmanlı malî sisteminde vergi gelirlerinin ağırlıklı olarak mültezimler aracılığıyla toplandığı düşünülebilir. Gerçekten de maliyenin en önemli vergi kalemlerinden olan aşar vergisi iltizam sistemi kapsamında toplanmış ve bu verginin vergi gelirleri içindeki ağırlığı giderek artırmıştır. 1860/61 yılında aşarın vergi gelir kalemleri içindeki oranı %31 civarındayken bu oran 1876 yılına gelindiğinde %44 gibi hayli yüksek bir seviyeye ulaşmıştır.[17] Ancak bununla birlikte 1830’lu yıllardan itibaren birçok vergi kaleminin iltizam kapsamı dışında bırakıldığının altı çizilmelidir. Örneğin İkinci Mahmut döneminde gündeme gelen ve Tanzimat’la birlikte yaygınlaşan ancemaatin vergi, tamamıyla iltizam sistemi dışında bırakılmıştı. Ancemaatin vergi aslında daha önceki dönemde ahalinin çeşitli isimler altında vermekte olduğu örfi vergilerin tek bir kalem altında birleştirilmesinden ibaretti ve Osmanlı literatüründe sadece “vergi” tabiriyle de anılmaktaydı.[18] Ayrıca Tanzimat sonrasında gündeme gelen temettü, emlak ve akar vergisi, bedelât-ı askeriye gibi vergilerin tamamı iltizam kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu vergilerin tespiti ve tahsili kuşkusuz gelişmiş kadastro ve nüfus sayım teknolojilerini gerektirmekteydi. Ancak kadastro ve tahrir uygulamasının İmparatorluğun bütün bölgelerinde gerçekleştirilebildiğini düşünmek doğru olmayacaktır.[19] Bununla birlikte aşar gibi iltizama tabi olan vergiler ve “bilumum rüsumat” ve “varidat-ı maktua” başlıkları altında toplanan kalemler dışında doğrudan doğruya devlet görevlileri aracılığıyla toplanan vergilerin önemsenmesi gereken bir ağırlık teşkil ettiği söylenebilir. Bir fikir vermek üzere hazırladığımız Tablo 1’de görüldüğü üzere örneğin 1879 sonrası dönemde tahsildarlık sistemi aracılığıyla toplanan vergi kalemlerinin bütçe gelirleri içindeki oranı 1903’e kadar uzanan dönemde %20’lik bir oranın altına inmemiştir. Ancemaatin vergi uygulamasının gündeme geldiği tarihten itibaren iltizam sistemi dışında kalan vergilerin doğrudan devlet kurumları ve görevlileri aracılığıyla toplanmasına gayret edilmiştir. Ancak vilayet, sancak, kasaba, nahiye ve köylerin tamamını kapsayacak ölçekte bir vergi tahsildarlığı teşkilatının kurulmasının her şeyden önce bir imkânlar sorunu olduğu çok erken bir aşamada ortaya çıkmıştır. Tahrir ve kadastro alanında olduğu gibi vergi tahsili tekniklerinde de eksiklikler aşılamamış ve mahalle ve köylerde verginin toplanması işi, imparatorluğun son yıllarına kadar çoğunlukla cemaatin ileri gelenlerine havale edilmiştir. Söz konusu kişilerin yetersiz kaldığı durumlarda ise, ki sıklıkla öyle olmuştur, zabtiye ve jandarma kuvvetleri devreye sokulmuştur.

 

Tablo 1[20]:

 

 

 

İmparatorluğun uzun yüzyılı boyunca vergi tevzii ve tahsili usullerinin geçirdiği evrim ayrı bir çalışmada değerlendirilmeyi gerektirecek kapsamda bir konudur. Burada şunu söylemekle yetinebiliriz: 1830’lu yıllardan 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan evrede iltizam kapsamı dışında kalan vergilerin tahsilinde muhtar, imam ve papazlar doğrudan sorumlu tutulmuşlardır. Ancak toplanan verginin kaza, sancak ve vilayet merkezine aktarılmasında, vergi borçlarının ve bakayaların tahsilinde 1840’lı yıllarda kurulmaya başlanan asâkir-i zabtiye birlikleri devreye sokulmuştur. Bu uygulama nizamnamelerde de ifadesini bulmuştur. Örneğin 1869 tarihli Umûr-ı Maliyeye Dair Nizamname asâkir-i zabtiye’nin görevlerini iki başlık altında toplamaktadır. Bunlardan birincisi “bulundukları memleketin ve ahalisinin hıfz-ı emniyet ve rahatını sağlamak” iken diğeri “emval-i devletin umur-ı hıfzıyla ve tahsiliyesinde hükümet-i mahalliyenin tayin edeceği yolda hizmet edilmesi” şeklinde ifade edilmektedir.[21] 19. yüzyıl Osmanlı vergi tarihinin en onulmaz yarası tam da vergi tahsilâtı işinde zaptiyenin vazgeçilmez bir unsura dönüşmesidir. Vergi tahsilâtı vesilesiyle yaşanan istismarlar, huzursuzluklar, küçük çaplı kalkışmalar ve hatta isyanlar bir çok bölge için günlük hayatın sıradan bir unsuru haline gelmiştir.

Ancak, 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi sonrasında asâkir-i zabtiye teşkilatının yeniden yapılandırılması gündeme gelmiş ve daha önce zabtiye tarafından yüklenilen jandarma, polis ve vergi tahsildarlığı işlevlerinin ayrıştırılması planlanmıştır. Bu çerçevede vilayet usulünün uygulandığı yerlerde öncelikle asâkir-i zaptiyenin jandarma usulünde yeniden yapılandırılması, bir “tahsildarlar sınıfının tanzim ve icrası” ve “polis usulüne lazım olan işleri rüyet ve icra etmek” üzere bir “heyet-i teftişiyyenin” oluşturulması işine girişilmiştir.[22] Ahmet Cevdet Paşa 1866 yılında Halep valiliği sırasında zabtiyeden ayrı olarak bir tahsildarlık teşkilatı oluşturulması için bir nizamname kaleme almış ve bu doğrultuda icraata da başlamıştır.[23] Daha sonra 1871, 1875, 1879, 1886, 1894 ve 1902 tarihlerinde Tahsil-i Emval Nizamnameleri yayımlanmış ve vergi tahsil işlemleri sağlıklı bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır.[24] Birbirini takip eden bu nizamnamelerin süreç içinde vergi tevzii ve tahsili usullerini kapsamlı bir şekilde değiştirdiği açıktır. Söz konusu nizamnamelerin içeriklerini burada ayrıntılarıyla değerlendirmek mümkün olmamakla birlikte bu nizamnamelerin tamamına vergi tahsil işini zabtiye ve jandarmadan ayrıştırma kaygısının yön verdiği görülür. Fakat devletin malî imkânlarının yetersizliği nedeniyle yüzyıl sonu itibariyle bile bu hedefe ulaşılması mümkün olamamıştır. Bu malî imkânsızlıkların izleri nizamnamelere de yansımıştır. Örneğin 1879 ve 1902 tarihli nizamnameler zabtiye ve tahsildarlığın ayrıştırılması gereğini çok açık bir şekilde ifade ederken, 1886 ve 1894 nizamnameleri eski uygulamaları çağrıştırır maddeler içererek bu çizgiden kısmen uzaklaşmıştır.

Kısaca toparlamak gerekirse Osmanlı idarecileri 19. yüzyılın ortalarından itibaren vergi tahsilinin zabtiye aracılığıyla gerçekleştirilmesinin doğurduğu sakıncaların farkında olmuş, bu çerçevedeki sıkıntıları aşmak için çaba sarf etmiş ama pratikte başarılı olamamıştır. Bu tarihsel arka plan dikkate alındığında 1878 Berlin Antlaşması maddeleri arasında ve daha sonra Anadolu Islahatı kapsamında jandarmanın vergi tahsili işlemlerine bulaştırılmaması ve jandarmadan ayrı bir vergi tahsildarlığı teşkilatının kurulması konusunun yer alması şaşırtıcı değildir. Aşağıda, Tanzimat dönemi boyuca Osmanlı idarecilerinin başını ağrıtmış olan vergi tahsildarlığı meselesinin 1895 sonrası süreçte iyice karmaşıklaşmış bir toplumsal ve siyasal ortamda Doğu vilayetlerinde nasıl hayata geçirilmeye çalışıldığı incelenecektir.[25]

Ahmet Şâkir Paşa ve Vilayat-ı Sitte’de Vergi Tahsildarlığı

Daha önce de değinildiği gibi Vilayat-ı Sitte’yi oluşturan altı vilayet yani Erzurum, Sivas, Mamuretülaziz, Bitlis, Diyarbekir ve Van vilayetleri için gündeme getirilmiş olan reform paketinin önemli kalemlerinden birini vergi tahsilâtı konusu oluşturuyordu. 1896 yılında hazırlanan Islahat Layihası’nın 30. Maddesi bu konuya hasredilmişti. Söz konusu madde temel olarak “kuvve-i zâbıtanın istimaline gerek kalmamak için” eski tahsildarlık sisteminin lağvını ve tahsildarlığın yeniden yapılandırılmasını öngörmekteydi. Önceki sistemde de vergi tahsili için tahsildarlar istihdam edilmekteydi ancak bu tahsildarlar asakir-i zaptiye bünyesinde görevlendirilmekte ve tahsisatları da jandarma bütçesi içinde yer almaktaydı. Bu tür tahsildarların bir bakıma “jandarma tahsildarı” olarak nitelendirildiği söylenebilir. Ancak arşiv belgelerinde sıklıkla ifade edildiği şekliyle “kuvve-i zabıta maiyetinde istihdam olunagelen tahsildarandan şikâyet vuku bulmuş olmasına mebni mukarrerat-ı ıslahiyeden tahsildaran teşkilat ve tensikatına aid maddesinin icrası” gündeme gelmiştir. Bu çerçevede Islahat Layihası’nın 30. maddesi tahsildarlık teşkilatının zaptiye ve jandarmayla ilişkisinin tamamıyla koparılmasını öngörmüştür.

Bu doğrultuda yapılan düzenlemeleri üç başlık altında toplamak mümkündür. Öncelikle bütçe kalemleriyle ilgili bir düzenleme yapılmıştır. Eski sistemde vergi tahsili masrafı için ayrılan meblağ jandarma bütçesi içinde yer alıyor iken yeni sistemde bu kalemin maliye bütçesine aktarılması kararlaştırılmıştır. İkinci olarak tahsildarlık teşkilatının yönetimi zaptiyeden alınarak mülkî ve malî idareye aktarılmıştır. Üçüncü adımda ise tahsildarların unvan ve kılık kıyafetleri itibariyle de asakir-i zaptiyeyle benzerliklerinin ortadan kaldırılmasına özen gösterilmiştir. Örneğin 1897 yılı itibariyle “kazalarda bulunan tahsildarların reislerine tahsildar çavuşu unvanı verilmiş ise de bunun tahsildaranın tertibinde asâkire müteallik tabiratın istimal edilmemesi hakkındaki mukarrerata mugayir olduğu” gerekçesiyle bu kimselere “tahsildarbaşı namı verilmesi” uygun görülmüştür.[26] Sivas vilayetiyle gerçekleştirilen bir yazışmada “tahsildar çavuşu” unvanının “tahsildarbaşı” olarak değiştirilmesi ve söz konusu kişilerin yeni unvanlarına uygun kopçalar kullanmaları gerektiği hatırlatılmıştır.[27] Yukarıda da değindiğimiz gibi 1894 tarihli Tahsil-i Emval Nizamnamesi’nin bazı maddeleri tahsildarları asâkir-i zabtiye kapsamında değerlendirmekteydi. Bu hukuki temel Şâkir Paşa tarafından hazırlanan 13 maddelik ve 30 Kasım 1896 tarihli Tahsildaran Talimatnamesi’yle ortadan kaldırılmıştır.[28]

Şâkir Paşa bölgeye olağanüstü yetkilerle gönderilmiş ancak buna rağmen kurumlar arasında bir takım görüş ayrılıkları ve sürtüşmeler olmuştur. Öncelikle ıslahat sürecinin teftişiyle görevlendirilmiş olan Teftiş-i Islahat Komisyonu zaman zaman yetki sınırlarını aşmış ve uygulamaya ilişkin maddeleri belirlemeye başlamıştır. Bu durum Şâkir Paşa’nın işini hayli zorlaştırmış ve tepki göstermesine neden olmuştur. Örneğin Teftiş Komisyonu, Şâkir Paşa’nın hazırlamış olduğu talimatı (Meclis-i Vükela tarafından onaylanıp iradesi çıkmış, Maliye Nezareti tarafından vilayetlere havaleler gönderilmiş ve tahsildarlar istihdamına da başlanmış olmasına rağmen) üç noktada değişikliğe tâbi tutmuştur. Komisyon öncelikle Şâkir Paşa tarafından 250 ve 150 kuruş olarak belirlenen süvari ve piyade tahsildar maaşlarının 300 ve 200 kuruştan aşağı olmamak üzere yükseltilmesi yönünde karar almıştır. İkinci olarak Şâkir Paşa tarafından vilayet, liva ve kaza merkezlerinde bulunması öngörülen tahsildarbaşılık memuriyetini iptal etmiştir. Üçüncü olarak tahsildarlık teşkilâtını Şâkir Paşa tarafından belirlenenin aksine mal memurları yerine mülkî idareye bağlamayı tercih etmiştir. Tahmin edileceği üzere Şâkir Paşa bu tadilatın geri alınması yönünde sert ve ısrarlı bir mücadeleye girişmiştir. Öncelikle Dahiliye Nezareti’yle yazışmış, bir sonuç alamayınca Sadaret’te başvurmuş, Sadaret’in, Teftiş Komisyonu’nun kararı doğrultusunda görüş bildirmesi üzerine de ısrarından vazgeçmemiş ve uzunca ve ayrıntılı bir raporla Sadaret’e tekrar başvurmuştur. Bu raporda Komisyon’un görevinin teftişle sınırlı olduğunu ve talimat yapma yetkisinin bulunmadığını hatırlatmış ve kendi hazırladığı teşkilat şemasının ve masraf bütçesinin “ihtiyaç-ı mahalli ve kaide-i tasarruf” noktasından hareketle hazırlanmış olduğunu iddia etmiştir. Aşağıda ayrıntılarını göreceğimiz üzere itirazlarında yeni yapılanma yönünde hayli adım atılmış olunduğu bir noktada Komisyon’ca uygulamaya yönelik bir takım değişikler yapılmış olmasının yarattığı kargaşaya ayrıntılı olarak değinmiştir.[29]

Şâkir Paşa’nın hazırlamış olduğu teşkilat şemasına göre Erzurum ve Mamuretülaziz’de 88, Diyarbekir’de 87, Bitlis’te 81, Sivas’ta 155 ve Van’da 68 olmak üzere Vilayat-ı Sitte’de toplam 567 tahsildarın görevlendirilmesi öngörülmüştü.[30] Eski sisteme göre Sivas dışında kalan beş vilayetin tahsildarları için jandarma bütçesi kapsamında 503.416 kuruş bir tahsisat ayrılmış bulunuyordu. Şâkir Paşa’nın hazırlamış olduğu yeni bütçede öncelikle bu kalemin maliye bütçesine taşınması ve buna 712.904 kuruşluk bir ilave yapılması öngörülmekteydi. Sivas vilayeti için ise 454.200 kuruşluk bir masraf öngörülmüştü.[31] Bu durumda Vilayat-ı Sitte’de görevlendirilecek 567 tahsildar için senelik 1.670.520 kuruşluk bir bütçe öngörülmüştür. Bu da hali hazırdaki bütçeye 1.167.104 kuruşluk bir ek yapılması anlamına gelmekteydi.[32] Ancak sorun Şâkir Paşa’nın da ısrarla işaret ettiği gibi Komisyon’un tahsildar maaşını yaklaşık %15 oranında artırmış olması ve fakat Maliye Nezareti’nin de havaleleri Paşa’nın öngördüğü çerçevede daha düşük bir meblağ olarak vilayetlere göndermiş bulunmasından kaynaklanıyordu. Bu durumda tahsisatta bir artış sağlanmadığı sürece vilayetlerde istihdam edilecek tahsildar sayısında aynı oranda bir azaltmaya gidilmesi gereği doğmaktaydı.

 

Tablo 2[33]:

 

Erzurum                   88

Mamuretülaziz         88

Diyarbekir                87

Bitlis                         81

Sivas                      155

Van                          68

Toplam                   567

 

 

Komisyonun bu müdahalesi sonrasında ortaya çıkan sıkıntıları görmek bakımından Erzurum, Mamuretülaziz ve Sivas örneklerine kısaca değinmek aydınlatıcı olacaktır. Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne gönderilen 28 Mart 1897 tarihli yazıda ifade edildiği üzere vilayette Şâkir Paşa’nın hazırlamış olduğu cetveller çerçevesinde 88 nefer tahsildar istihdamı öngörülmüş ancak maaşlarının yükseltilmiş olması nedeniyle bu rakam 78’e indirilmek durumunda kalınmıştır. Vilayetçe bu miktar tahsildarla tahsilâtın hakkıyla icra edilemeyeceği ve fazladan 18 nefere daha ihtiyaç duyulduğu belirtilmektedir. Bu durumda 254.593 kuruş olan masrafın 62.207 kuruş ilaveyle 318.800 kuruşa yükseltilmesi gerekmektedir. İlginç olan nokta Erzurum vilayetinin bu düzenleme yapılıncaya kadar tahsilât işinin sekteye uğramaması için “yalnız tahsildarlık vazifesiyle mükellef olmak üzere jandarmadan 18 neferin bi’t-tefrik tahsildarlığa istihdamının zaruri” olduğunu iddia etmiş olmasıdır. Bu durum aslında gerek Islahat Layihasının ilgili maddesine gerekse yürürlüğe konulmaya çalışılan reform paketinin temel ilkelerine aykırı düşmekte ve tahsildarlık teşkilatında eski uygulamaya bir geri dönüş anlamına gelmektedir.[34] Şâkir Paşa’nın aktardığına göre Erzurum Valisi Rauf Paşa, bir adım daha ileriye giderek Şâkir Paşa’nın henüz konuya el atmasını beklemeden süvari maaşını 300 kuruştan 260 kuruşa ve piyade maaşını da 200 kuruştan 155 kuruşa indirerek önemli miktarda tasarruf sağlamış ve bu tasarrufla 10 nefer ek tahsildar istihdamı yoluna gitmiştir. Sivas Valiliği ise vilayet için öngörülen 155 nefer tahsildarın az olduğu noktasından hareketle maaşların Şâkir Paşa’nın öngördüğü rakamdan da aşağı indirilmesini talep etmiş ancak Paşa “irade-i seniyyesi iktiran etmiş bir tertibin hemen tadiline imkân olmadığı” gerekçesiyle bu talebi kabul etmemiştir.

 

Tablo 3[35]:

1895/96 (1311) Yılı Bütçe Rakamları:

 

(kuruş)

1311 senesi gelirler                        1.832.588.445

Jandarma masrafı                  124.486.881

Tahsildarlık masrafı                              1.670.520

 

 

 

Mamuretülaziz vilayetinde Şâkir Paşa’nın hazırlamış olduğu teşkilât şeması takip edilerek vilayat ve liva merkezlerinde birer sertahsildar ile 85 süvari ve piyadeden oluşmak üzere toplam 88 kişi istihdam edilmişti. Mamuretülaziz valisi ve 12 idare meclisi üyesinin imzasıyla Dahiliye Nezareti’ne gönderilen yazıda, son gelen talimata uygun olarak süvari ve piyade tahsildar maaşlarının 300 ve 200 kuruşa yükseltilebilmesi için 39.600 kuruşluk ek ödenek gerektiği ifade edilmiştir. Ayrıca Şâkir Paşa tarafından hazırlanan teşkilât şemasına göre bile bazı kazalarda nefer başına otuzar kırkar köy düşmekte olduğu ve bu koşullarda verginin hakkıyla ve bakaya bırakılmadan toplanmasının mümkün olmadığı belirtilmiştir. Vilayetin talebi Şâkir Paşa’nın belirlemiş olduğu 88 neferlik tahsildaran heyetine 15 nefer süvarinin daha ilave edilmesidir. Bu da 54.000 kuruşluk bir masraf doğuracaktır ki böylece bütçeye toplam 93.600 kuruşluk bir ek yapılması gerekecektir. Anadolu Vilayat-ı Şahanesi Müfettişi Ahmet Şâkir Paşa konuyla ilgili 15 Ekim 1897 tarihiyle Sadaret’e sunmuş olduğu uzun raporda yukarıda özetlediğimiz itirazlarını ayrıntılı bir şekilde ve yine sert bir üslupla dile getirmiştir.[36] Ancak bütün itirazlarına rağmen talimatın muhafaza edilmesi yönünde bir karar verilmesi durumunda en azından tahsildarlar için ayrılan meblağın %15 artırılmasının ve talimatın birkaç maddesinin değiştirilmesinin şart olduğunu belirtmiştir.

Vilayet-i Sitte kapsamında bulunan vilayetlerde vergi tahsildarlığının yeniden yapılandırılması yönündeki çabalar genel hatlarıyla yukarıdaki örneklerle benzerlikler arz etmektedir. Ancak bu vilayetler arasında Van vilayeti sosyal ve politik yapısı itibariyle diğer vilayetlerden önemli ölçüde ayrışmaktadır. İran sınırında yer alan Van vilayetinde Kürt aşiretlerinin önemli bir güce ve hatta özerkliğe sahip olduğu bilinmektedir. Bu nedenle Osmanlı yöneticilerinin Van ve benzer özelliklere sahip vilayetlerde nüfus ve emlak tahririne girişmeleri, jandarma, polis ve vergi tahsildarlığı gibi modern idari kurumları tesis edebilmeleri hayli zor olmuştur.[37] Aşağıda daha ayrıntılı değinileceği üzere vergi tahsili işlemleri bu bölgede hep farklı bir nitelik arz etmiş ve yeni vergi tahsildarlığı teşkilâtının kuruluşu bu vilayetlerde pek mümkün olamamıştır.

Van valiliği tarafından 11 Şubat 1897 tarihiyle Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen telgrafta ifade edildiğine göre yıllık 202.320 kuruşluk bir tahsisat ayrılarak toplam 86 adet tahsildarın istihdam edilmesi öngörülmüştür. Teşkilât şeması ve tahsildar maaşları ise şu şekilde belirlenmiştir: 500 kuruş maaşla bir adet vilayet sertahsildarı, 400 kuruş maaşla bir adet sertahsildar, 350 kuruş maaşla bir adet sertahsildar muavini, 250 kuruş maaşla on beş adet tahsildar çavuşu, 220 kuruş maaşla otuz yedi adet süvari neferi ve 120 kuruş maaşla otuz bir adet piyade neferi olmak üzere toplam seksen altı adet tahsildar.[38] Ancak Tesrii Muamelat Komisyonu bu rakamların kendileri tarafından bildirilen teşkilât şeması ve maaş cetvellerine uymadığı gerekçesiyle Van vilayetinin kararına itiraz etmiştir. Dikkat edileceği üzere Van vilayeti tarafından belirlenen süvari ve piyade maaşları Şâkir Paşa’nın öngördüğü rakamlardan bile hayli düşük tutulmuştur. Bu değişiklikteki amaç sağlanacak tasarrufla muhtemelen daha çok tahsildar istihdamını mümkün kılmak olmalıdır. Komisyon’un bir başka önemli itirazı ise “tahsildarların tertibinde askere müteallik tabiratın istimalinin caiz olmadığı” şeklindedir. Tesrii Muamelat Komisyonu 25 Mart 1897 tarihli yazısıyla söz konusu noktalarda düzeltme yapılması gerektiğini Van vilayetine bildirmiştir.[39]

Van vilayetinden Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen 27 Şubat 1897 tarihli telgrafta vilayet merkezine bağlı ve “sekenesi ekrad ve aşâirden ibaret olan Bârgiri kazasında” vergi tahsilinde zorluklar yaşandığı ve mahallinden “tahsilât için muavenet-i askeriyeye ihtiyaç bulunduğu” yönünde haberler geldiği bildirilmiştir. Vali’nin ifadesine göre verginin bakayada kalmaması için “gerek bu kaza ve gerek tahsilâtça müşkülat çekilen diğer kazalar” için biran önce “lüzumu miktar asâkir-i şahanenin tefrikine” başlanması uygun olacaktır. Komisyon tahsilât işlemlerine asâkir-i zaptiyenin bile karıştırılmasının istenmediği bir dönemde bir de asâkir-i şahanenin devreye sokulmasının gündeme getirilmiş olmasına tepki göstermiştir. Ancak 9 Mart 1897 tarihiyle Komisyon tarafından Sadaret’e yazılan yazıda bu uygulamanın “tahsildar marifetiyle tahsilâtı kabil olmayan aşâirle” sınırlı olduğu ve aşâirin de bu uygulamadan hoşnut bulunduğu ifade edilmiştir. Yine de 16 Mart 1897 tarihiyle Van vilayetine yazılan yazıda ıslahat layihasının gereği olarak söz konusu uygulamaya son verilmesi yönünde talimat verilmiştir. Osmanlı iktidarının sınırlarını ortaya koyan bu gibi sorunlar yalnızca Van vilayetine özgü değildir. Benzeri durumlar Osmanlı’nın Arap vilayetlerinde özellikle “aşâir ve urbânın” yaygın olduğu bölgelerde yönetimin başını hayli ağrıtmış ve iktidarın sınırlarını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Şâkir Paşa, umum müfettiş olarak Vilayat-ı Sitte’de bulunduğu dönemde çalışmalarını tahsildarlık meselesiyle sınırlı tutmamış; vergi meselesiyle ilgili daha kapsamlı reformları gündeme getirmiştir. Öncelikle yukarıda değinmiş olduğumuz kapsamlı raporunda 1894 tarihli Tahsil-i Emval Nizamnamesi’nin eski usul üzere kaleme alınmış olduğu gerekçesiyle değiştirilmesini önermiştir. Burada öncelikli konu kuşkusuz jandarmanın tahsil işlemlerine karıştırılmaması meselesiydi. Ancak bu konu yukarıda da işaret ettiğimiz gibi 13 maddelik ve 30 Kasım 1896 tarihli talimatname ile halledilmiş bulunuyordu. Şâkir Paşa’nın üzerinde durduğu nokta ise daha çok köylerde verginin tevzii ve tahsili işlemlerinde hâlâ muhtarların görevlendirilmiş olmasıyla ilgiliydi. Eski sistemde kabzımal olarak isimlendirilen muhtarlar veya köyün dini görevlileri kaza tarafından bildirilen verginin şahıslara paylaştırılması noktasında söz sahibiydiler. Verginin toplanması ve mal sandıklarına teslim edilmesi yine bu şahısların görevleri arasındaydı. Ancak toplanmayan vergiler veya bakayaların takibi noktasında “jandarma tahsildarları” devreye giriyordu. Şâkir Paşa ise vergi tevzii ve tahsilâtında kabzımalların tamamen devre dışı bırakılmasını gündeme getirmiştir. Paşa şahıslara düşecek vergilerin bizzat mal müdürlükleri tarafından belirlenmesini, mal müdürlükleri tarafından hazırlanacak şahsi vergi tezkerelerinin ahaliye tek tek tebliğ edilmesini ve mükelleflerin de vergilerini bizzat kendilerinin herhangi bir aracıya gerek duymadan mal sandıklarına getirmelerini önermiştir. Şâkir Paşa tarafından gündeme getirilen bu sistem vergi tevzii ve tahsili işlemlerinde aracı unsurları bütünüyle ortadan kaldırarak devletle ferdi yüz yüze getiren modern bir ilişkiyi öngörmekteydi. İlginçtir ki bu son derece önemli teklif ancak 1902 tarihli Tahsil-i Emval Nizamnamesi’yle hukukî bir geçerlilik kazanabilecektir. Şâkir Paşa’nın ısrarla üzerinde durduğu vergi tahsildarlığı sisteminin mülkî idareye değil doğrudan doğruya mal müdürlüklerine ve mal memurlarına bağlanması teklifi ise yine 1902 yılında gündeme gelen üç maddelik “tahsildarların memurin-i maliyeye irtibatıyla teferruatına dair mevad-ı nizamiye layihasıyla” hukukî bir zemin kazanmıştır.[40] Ancak 1902 itibariyle hukuki geçerlilik kazanan bu ilkelerin bütün vilayetlerde aynı anda ve hemen uygulamaya konulması mümkün olmamıştır.

Şâkir Paşa’nın vergi konusunda gündeme getirdiği bir diğer önemli konu da aşar vergisinin tahsilinde mültezimlerin devre dışı bırakılmasıyla ilgilidir. Bu amaçla Şâkir Paşa her bir köyün aşar iltizamının o köyün kendi ahalisine bırakılmasını önermiştir. Paşa bu sistemi müfettiş olarak görevli olduğu dönemde Amasya Sancağı, Merzifon ile Gümüşhacıköy kazası ve bu birimlere bağlı köylerde uygulamaya koymuştur. Böylece söz konusu mükellefler mültezim baskısından kurtulmuş olmanın rahatlığıyla kendi iradeleriyle vergi tefrik ve vergi tahsil memurları tayin edip bu memurların maaşlarını bizzat kendileri ödemiştir. Uygulamanın başarısı sonucu civar köylerden de verginin yeni usule göre toplanması yönünde arzuhaller almıştır. Ancak bütün olumlu gelişmelere rağmen Maliye Nezareti bu uygulamayı devam ettirmemiştir.[41]

Şâkir Paşa’nın vergi tahsilâtı teşkilatı ve tahsilât usulleriyle ilgili gündeme getirmiş olduğu bir kısmı Islahat Layihası kapsamında bulunan bir kısmı da layiha kapsamı dışına taşan reform önerileri ahali üzerindeki mültezim, jandarma ve tahsildar baskısını ortadan kaldırarak bölge halkıyla yönetim arasındaki bağı güçlendirmeyi hedeflemekteydi. Ancak devletin bölgedeki güvenlik öncelikleri, bütçe imkânların kısıtlı oluşu ve vergi gelirlerinin ne pahasına olursa olsun artırılması ihtiyacı bölge halkıyla yönetim arasındaki bağların güçlendirilmesi yönündeki çabaların sekteye uğramasına yol açmıştır. Abdülhamid yönetimi tarafından Hamidiye Alayları’nın devreye sokulması, bölgeye yerleştirilmiş bulunan Çerkez muhacirlere güvenlik birimlerinde daha fazla yer verilmesi, yerli halkın hoşnutsuzluklarının görmezden gelinmesi veya şikâyet ve kalkışmaların dar bir perspektifle asayiş sorunu olarak algılanması ve bastırma yoluna gidilmesi geniş kitlelerin rejimle bağını süreç içinde onarılmaz bir biçimde koparmıştır. Tarihsel arka planı Tanzimat sonrası uygulamalarda da bulunan ve Anadolu Islahatı kapsamında başka bir bağlamda yeniden gündeme gelen reform ihtiyacı aslında bu bağın güçlendirilmesini amaçlıyordu. Anadolu Islahatı paketi ve özellikle Ahmet Şâkir Paşa’nın bölgede bir tür toplumsal adalet ve barış ve güven ortamı yaratmak üzere gündeme getirdiği öneriler bir bakıma 1890’lı yıllar itibariyle yönetimin önünde bulunan seçeneklerin birden çok olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak Abdülhamid rejimi tercihini belki de koşulların zorlamasıyla toplumsal uzlaşma ve barışı güçlendirecek doğrultuda değil eski düzeni devam ettirecek hatta iç güvenlik kaygılarıyla daha da içinden çıkılmaz bir hale getirecek doğrultuda yapmıştır. Aşağıda halk yığınlarıyla yönetim arasındaki ilişkinin önemli bir halkası olan vergi meselesi ve vergi tahsilâtı vesilesiyle yaşanan baskı ve şiddet üzerinde durulacaktır. Kuşkusuz bu sıkıntılar bölgede meşru bir idarenin yaratılmasını engelleyen konular arasında yer almaktaydı.

Vilayat-ı Sitte’de Vergi Tahsildarlığı ve Ermeni Sorunu

Daha önce de değindiğimiz gibi vergi tahsilinin asâkir-i zaptiye ve jandarma birliklerine ihtiyaç duyulmadan gerçekleştirilmesi Vilayet Nizamnamesi sonrasında Osmanlı bürokrasisinin gündeminde hep önemli bir yer işgal etmiştir. Vergi tahsilâtında ve özellikle ödenmemiş veya gecikmiş vergilerin tahsilinde kolluk kuvvetlerinin hatta düzenli ordu birliklerinin devreye sokulması ahalinin sıklıkla baskı ve şiddete maruz kalmasına yol açmış ve geniş halk kesimlerinin hoşnutsuzluk ve şikâyetini artırmıştır. 1878 sonrası süreçte Doğu vilayetlerinde Ermeni sorunu olarak beliren toplumsal ve siyasal olayların önemli bir halkasını vergi tahsili vesilesiyle ahali üzerinde oluşan baskı ve zulüm oluşturmaktaydı. Bu nedenle Vilayat-ı Sitte’de uygulanmak üzere hazırlanan Islahat Layihası’nın 30. maddesi vergi tahsilinde “kuvve-i zabıtanın istimaline mahal kalmamasını” sağlamak ve böylece suiistimalleri önlemek amacıyla kaleme alınmıştı.[42]

Ancak Doğu vilayetlerinde Anadolu Islahatı kapsamında vergi tahsilinde jandarma yerine vergi tahsildarlarının kullanılmaya başlanması şikâyete konu olan baskı ve şiddetin önünün alınmasına yeterli olamamıştır. Tahsildarların ahaliye uyguladığı baskı ve şiddetin ulaştığı dereceyi göstermesi bakımından Bitlis vilayetine bağlı Bulanık kazasının Hamzaşeyh köyü ahalisinden bir Ermeni kadının tahsildarların darbı sonucu ölümü hayli çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Bu vakanın belgelere yansıması Bitlis’te bulunan İngiliz konsolosunun İngiltere sefaretine gönderdiği telgrafla mümkün olmuştur. İngiltere sefareti, bir bakıma tehdit tonları da taşıyan bir ifadeyle konunun Avrupa kamuoyu tarafından duyulması halinde olumsuz etkilerinin olacağı yönünde hükümete uyarıda bulunmuştur. Bu uyarılar üzerine Dâhiliye Nezareti Bitlis vilayetine şifreli telgrafla durumun bir an önce araştırılması talimatını vermiştir.[43]

Benzer bir ölümlü vaka yine Bitlis’e bağlı Muş Sancağı köylerinde yaşanmış ve bu örnekte vergi tahsili için köylere gönderilen zaptiye ve tahsildarlardan şikâyet gündeme gelmiştir. Ermeni Patrikliği’nin 10 Nisan 1902 tarihiyle Sadaret nezdinde yapmış olduğu başvuru ahalinin şikâyetleri ayrıntılı bir şekilde aktarılmıştır. Şikâyet edilen konular arasında zaptiyelerin köylülerden zorla ve ücretini ödemeden yem ve yiyecek almaları da bulunmaktadır. Konunun araştırılması için Muş’ta hükümetçe bir komisyon kurulmuş ancak yine de zaptiye ve tahsildarların baskıları önlenememiş ve şikâyetler devam etmiştir. Hatta Patrikliğin ifadesine göre tahsildarlardan Arap Abdullah ve arkadaşları Komes köyünden Elmas adında Ermeni bir kadının darp suretiyle ölümüne yol açmışlardır. 16 Nisan 1902 tarihiyle Sadaret’ten Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen yazıda Ermeni Patrikliği’nin şikâyetine gönderme yapılarak ve bu gibi durumların önlenmesi ve bu tarz kötü muamelelere cüret edenlerin mutlaka cezalandırılması gerektiği ifade edilmiştir. Benzer şekilde 23 Nisan 1902 tarihiyle Dâhiliye Nezareti’nden Bitlis Vilayeti’ne gönderilen şifreli telgrafta vergi tahsiline “esasen zaptiyelerin iştiraki bile caiz olmaz iken” bu gibi darp ve ölüm olayların yaşanmasının kabul edilemeyeceği sert ve açık bir ifadeyle bildirilmiştir. Ancak Tesri’i Muamelat Komisyonu tarafından daha sonra Sadaret’e gönderilen raporda Muş jandarmalarından Abdullah Onbaşı hakkındaki Ermeni bir kadının ölümüne sebebiyet vermek şeklindeki iddianın asılsız olduğu yönünde Muş mutasarrıflığından bilgi alındığı belirtilmiştir. Rapora göre “memurin-i adliye-i etebba-i mahalliyeden mürekkeben karye-i mezkureye gönderilen heyet tarafından tahkikat-ı lazıme icra edildiği ve verilen fenni raporda mezburenin zatürreden vefat eylediği” sonucuna varılmıştır. Yine raporda mutasarrıflığın konunun önemine binaen söz konusu köye ikinci bir heyet gönderdiği ve bu heyetin yapılan tahkikatlar sonucunda tahsildarların köylülerden bedava yem ve yiyecek aldığına dair bir şikâyete rastlayamadığı belirtilmektedir. Söz konusu raporda jandarmanın tahsilâta müdahalesinin nizamnamelere aykırı olduğu ve böyle bir şeyin söz konusu olmadığı ve olamayacağı iddia edilmiştir. Bu örnekte Sadaret ve Dâhiliye nezareti makamlarının konunun üzerine gidilmesi ve söz konusu suiistimallerin önünün mutlaka alınması doğrultusundaki ifade ve eğilimlerine rağmen vakanın araştırılması aşamasında olayda sorumluluğu bulunan mahalli memurlara başvurulmuş olması dikkat çekicidir. Bu koşullarda araştırma komisyonunun olayın örtbas edilmesi ve sorumluların temize çıkarılması yönünde hareket etmiş olması şaşırtıcı değildir.[44]

Ahali üzerinde tahsildar ve jandarma zulüm ve baskısının yaygınlığı karşısında halkın hoşnutsuzluğu birçok durumda direnişle sonuçlanmış ve hatta bu direnişler zaman zaman örgütlü bir karşı koyuşa dönüşmüştür. Örneğin, Halep vilayeti Nizamiye Kumandanı Ferik Edhem Paşa’nın 8 Ekim 1895 tarihiyle Seraskerlik’e gönderdiği şifreli telgraftan Antakya kazasının Süveydiye ve Ermeni köyleri ahalisinin tahsildarlara karşı toplu direnişe giriştiğini öğreniyoruz.[45] Edhem Paşa’nın iddiasına göre bu bölgede bulunan “erbab-ı fesadın Hınçak şirketinden aldıkları talimatta ecnebi müdahalesini takviye için bir vukuat çıkarılması lüzumu tavsiye olunduğundan” köy ahalisi toplantıya çağırılarak tahsildarlara karşı “mukavemet” örgütlenmeye çalışılmıştır. Alınan istihbarata göre toplantıya katılanların çoğunluğu “hükümet taraftarlığı ilan etmiş” ise de “tahsildarlara hakarette bulunarak matlubat-ı miriyenin verilmemesi” yönünde oy kullandıkları tespit edilmiştir. Ayrıca yaklaşık iki yüz kişinin “Binbaşı Mehmet Ali Bey’e hücum ile hiç olmaz ise binbaşıyı katletmeyi kararlaştırdıkları istihbar olunmuştur.” Sason bölgesi Ermeni ahalisinin daha Hınçak mensupları bölgede örgütlenme faaliyetlerine girişmeden hayli önce vergi isyanlarına girişme şeklinde bir direniş geleneği oluşturduğu biliniyor. Örneğin daha 1893 yılında Sason sakinlerinin vergi tahsili için gelen jandarmalara mukavemet gösterdikleri ve direnişe geçtikleri ve bu direnişin ancak Kürt aşiret birliklerine ilave olarak topçu destekli düzenli birliklerle kırılabildiğini biliyoruz.[46]

Doğu vilayetlerinde göçebe aşiretlerin yerleşik köy ekonomisini talana dönüşen faaliyetlerinin önlenmesi Berlin Kongresi sonrası gündeme gelen ıslahat projelerinin önemli maddelerinden biriydi. Avrupa devletleri tarafından Osmanlı hükümetine verilen çeşitli notalarda bu meseleye değinilmiş ve neticede 1895 tarihli Islahat Layihası’nın 27. maddesi bu sorunun çözülmesi yönünde bir irade ortaya koymuştur.[47] Yerleşik köylülerle göçer aşiretler arasındaki gerilimlere basitçe etnik bir kimlik bilincinin veya kimlik siyasetinin neden olduğunu düşünmek hayli yanıltıcı olacaktır. Sorunun sanki kültürel, sosyal ve siyasal gerçeklikleri itibariyle yeknesak bir bütünlük oluşturdukları farz edilen Kürt aşiretleriyle, yine sosyal gerçeklikleri itibariyle bölünmüşlükten uzak bir cemaat olarak tahayyül edilen Ermeni ahalisi arasındaki bir gerilim olarak algılanması yine aynı derecede eksik ve yanıltıcı olacaktır. Konunun bu şekilde bir etnik çatışma olarak algılanmasında Avrupa devletlerinin ve misyonerlerin idari reform paketini Doğu vilayetlerinde Ermeni nüfusunun haklarının korunması çerçevesine sıkıştıran yaklaşımlarının kuşkusuz bir payı olsa gerek. Ancak daha ilginci günümüz tarihçiliğinin bu son derece karmaşık sosyal, ekonomik ve siyasal meseleler yumağını yine basit bir içerikle donatılmış kimlik siyaseti kavramlarıyla açıklama eğiliminde olmasıdır.

Oysa gerçekten de Kürt aşiretlerinin özellikle Hamidiye Alayları halinde devletin güvenlik birimleri kapsamına alınan aşiretlerin Ermeni köylülerine yönelik bir talan ekonomisine yöneldikleri doğru olmakla birlikte söz konusu talan ekonomisinin anlaşılması ancak ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların değişen içeriğine referansla mümkün olabilir. Bölgede ekonominin ticarileşmesi, meta ekonomisinin yaygınlaşması, toprağın özel mülk haline dönüşmesi ve bütün bu değişimlerin iktidar ve servet mücadelesine yeni biçim ve içerik kazandırması gibi konulara değinmeden “Ermeni sorunun” kavranması mümkün değildir. Daha da önemlisi Osmanlı merkezinin vergi tahsilâtı çerçevesinde mahalli düzeyde yürüttüğü idari pratikler de bu servet ve iktidar mücadeleleri bağlamında değerlendirilmelidir.[48]

Konuya yukarıda değinilen bağlamda bakıldığında bölgedeki aşiretlerin güç ve servetlerini yalnızca gayri nizami talan ekonomisi yoluyla artırmaya çalıştıklarını düşünmek doğru olmayacaktır. Örneğin, Hamidiye Alayları şeklinde örgütlenebilmiş Kürt aşiretlerinin aşar iltizamından pay almak noktasındaki kabarık iştahları gayri nizami talan ve yağma ekonomisiyle nizami idari pratiklerin kolayca örtüşebildiği alanlara işaret etmektedir. Osmanlı arşiv belgelerine başvurarak bu konuyu ayrıntılarıyla belgelemek mümkündür. Örneğin Diyarbakır jandarma kumandanı İzzet Paşa ile Karacadağ’da meskûn İzolu aşiretinden Bedo Ağa’nın ahaliden fazla vergi aldıkları ve ağanın, adamlarına Hamidiye kıyafeti giydirerek ahalinin mallarını yağmalattığı yönünde şikâyete rastlanabiliyor.[49] Bu ve benzeri şikâyetlerin gerçekliği yansıttığının farkında olan Osmanlı merkez yöneticilerinin aşar iltizamı konusunda Hamidiye Alayları’na bir sınırlama getirdiğini görüyoruz. Vilayat-ı Sitte’de aşar iltizamını alan Hamidiye Alayları’nın vergi mükellefi gayr-i Müslim ahali üzerindeki baskı ve suiistimalleriyle ilgili şikâyetlerin artması üzerine 1898 yılında bu alaylara ancak Hıristiyan bulunmayan köylerin aşarının ihale edilebileceği yönünde bir karar alınmıştır.[50] Ayrıca konunun basitçe Ermenilik veya Kürtlük olmadığına aşağıdaki vaka çok çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Sivas’ta yerleşmiş olan Karapapak muhacirlerinden oluşan Hamidiye Süvari Alayının Ermeni köylerine yönelik saldırı ve talanlarıyla ilgili birçok şikâyet söz konusu olmuştur. Bu şikâyetlerde özellikle alayın zabiti Mir Ali Bey’in ismi ön plana çıkmaktadır.[51] Bu şikâyetler sonrasında Osmanlı yönetimi Karapapak muhacirlerinden meydana gelen Hamidiye Hafif Süvari Alayı ümera ve zabitanının ancak kendi köylerinin aşar iltizamını alabilecekleri yönünde bir karar almak zorunda kalmıştır.[52]

Arazi meselesi de yine bir yandan göçer aşiretler, muhacirler ve yerleşik ahali arasında ve diğer yandan da bu grupların kendi içlerinde son derece çetrefilli gerilimlerin doğmasına yol açmıştır. 1858 arazi kanunnamesi sonrasında ve özellikle yüzyılın son çeyreğinde bölgede ekonominin ticarileşmesi ve toprak mülkiyetinin servet mücadelesinin önemli konularından birisi haline gelmesiyle birlikte çeşitli yerel sosyal aktörler arasındaki gerilimler bir kat daha karmaşıklaşmıştır. Bir yandan talan ekonomisine girişen, diğer yandan da devletin nizami kurumları içinde yer alarak ve zaman zaman devlet memurlarıyla da çıkar birliği içine girerek servet ve iktidarlarını genişletmek ve pekiştirmek yolunda çaba sarf eden aşiretler toprağın mülk edinilmesi konusunda da hayli iştahlı olmuşlardır. Bu çerçevede nizami ve yarı-nizami bir gücü temsil eden aşiretlerin, muhacirlerin ve özellikle Hamidiye Alayları şeklinde örgütlenebilmiş unsurların hedef olarak çoğunlukla Ermeni köylerini seçtiklerini söyleyebiliriz. Osmanlı belgeleri arasında örneğin Bulanık ve Malazgirt’teki süvari alaylarına mensup Kürt aşiretleri reislerinin Ermenileri koruma adıyla arazilerine el koymağa çalıştıkları yönünde bir şikâyete rastlayabiliyoruz.[53] Osmanlı yönetiminin, Hamidiye alaylarının faaliyetlerinden son derece memnun olmakla birlikte bu alayların vergi tahsili, arazi mülkiyeti ve mal mülk gaspı gibi aşırılıklarının önlenmesi konusunda (örneğin bu alayların zorla zapt ettikleri emlak ve araziden çıkarılmaları yönündeki çabalar) bir takım girişimlerde bulunduğunun işaretlerine rastlanabilmektedir.[54]

Diyarbakır konsolosunun 25 Ağustos 1896 tarihli telgrafı, çatışmaların arka planında bir yandan da arazi mülkiyetiyle ilgili sorunların yattığını ortaya koyar. Konsolosun ifadesine göre pek çok köylü vergi borcunu ödeyebilmek için arazisini satmak zorunda kalmakta ve bu durum arazinin mülkiyeti konusunda çeşitli ihtilafları ortaya çıkarmaktadır. Örneğin Palu’daki arazilerin önemli bir kısmı vakıf mülkü statüsünde bulunmaktadır. Bu araziler yıllar önce bölgede hakim Kürt aşiretler tarafından Ermenilere bırakılmıştır. Ancak son zamanlarda aynı aşiretler söz konusu arazileri Ermenilerin “yedlerinden zabt ve gasp etmeğe kıyam” etmektedirler. Hatta  Himbab ve Kapuaçmaz köylerinde “taife-i ekradın bu makule arazi sahiplerinden icar namıyla mebaliğ talep ve iddia etmekte” oldukları belirtilmektedir.[55]

Arazi üzerinde cereyan eden çekişmeler noktasında Kürt aşiretlerinin gayri nizamî bir faaliyet içinde bulundukları noktasında hiçbir şüpheye yer olmadığının altı çizilmelidir. Bununla birlikte söz konusu mücadelenin sebepleri, seyri ve neticeleri itibariyle yine basitçe etnik veya dini kimlik mücadelesi düzeyine indirgenemeyeceği de vurgulanmalıdır. Ayrıca, söz konusu mücadelenin mağdurları arasında öncelikle savunmasız Ermeni köylülerinin sayılması gerekmekle birlikte Kürt, Türk ve Müslüman bir kitlenin de servet ve iktidar eksenli bu çekişmelerin mağdurları arasında yer aldığı gözden kaçırılmamalıdır.[56] Konuya bu açıdan yaklaşıldığında göçer aşiretlerin bölgede sürdürdüğü talan ekonomisinin hedef belirlemede basitçe etnik veya dinî bir seçiciliğe yönelmediği ve nizami olanın yani devletin mahalli idare, iç güvenlik, adliye ve vergi tahsili alanlarında tesis etmeye çalıştığı yeni düzenin de bir tür talan ekonomisi olarak değerlendirilebileceği söylenebilir. Bu bağlamda nizami ve gayri nizami unsurların birbirlerinden ayrıştırılmaları mümkün değildir.

Doğu vilayetlerinde Ermeni nüfusun maruz kaldığı baskı ve şiddetin fail ve sorumluları arasında talan ekonomisi ortamında iktidar ve servetlerini pekiştirmeye çalışan aşiret unsurlarının yanı sıra devletin altyapısal kurumları olarak niteleyebileceğimiz kolluk kuvvetleri ve vergi tahsildarları da sayılmalıdır. Vergi tahsilâtı çerçevesinde icra edilen pratikler Abdülhamit rejimi kılığına bürünmüş modern Tanzimat devletinin nahiye ve köy seviyesine ulaşma becerisinin en somut ifadesi olmuştur. Ancak bu pratikler bölgede cereyan eden ilkel birikim süreçlerinin karmaşıklığıyla eklemlenerek yerel ahalinin hayatına refah yerine daha fazla kargaşa ve şiddet getirmiştir. Söz konusu sürecin ayrıntılarına burada girmek mümkün olmamakla birlikte aşağıda 1895-96 olayları sonrasında Mamuretülaziz vilayetine bağlı Harput sancağının mahalle ve köylerinde vergi tahsildarlarının Ermeni ahaliye yönelik baskı ve şiddet içeren uygulamalarına kısaca değinilecektir.[57]

1895 sonrasında yaşanan olaylarla ilgili ayrıntılı bilgiye 8 Ağustos 1895 ile 5 Eylül 1896 tarihleri arasında İngiltere’nin bölgedeki konsolosları tarafından gönderilen telgraflar, İngiltere Sefareti’nin Osmanlı hükümetine vermiş olduğu muhtıra ve Dâhiliye Nezareti’nin Mamuretülaziz vilayetiyle gerçekleştirmiş olduğu şifreli telgraflaşmaları içeren kapsamlı bir arşiv dosyasından ulaşabiliyoruz.[58] İngiliz Konsolosunun 8 Ağustos 1895 tarihli telgrafında Sason kazasıyla Muş ovasında vergilerin “eski minval üzere tahsil olunduğu” ve tahsilât esnasında zaptiyelerin “erkek ve kadınlara ve hatta çocuklara varıncaya kadar su-i muamele” ettikleri ifade edilmiştir. Köylülerin evlerinde bulunan eşyalar ve mahsuller vergi borçlarına karşılık hayli düşük fiyatla sattırılmaktadır. 19 Ağustos 1895 tarihli telgrafta ise Muş sancağı dahilindeki köylerde vergi tahsilindeki gayr-i meşru uygulamaların gittikçe daha da şiddetlendiği belirtilmiştir. Örneğin Havran ve Muş ovasındaki köylerde kadın erkek bütün köy halkı yataklarından kaldırılıp sürüklenerek türlü zulme maruz bırakılmaktadır. Konsolosun raporuna göre bu tarz muamelelerin arkasında çoğunlukla Reşit Efendi adlı bir jandarma mülazımı bulunmaktadır. Yine aynı bölgeden bir hafta sonra gönderilen bir başka telgrafta bölgedeki köylerde “tahkirat ve mezalimin envainin icra edilmekte” olduğu belirtilmektedir. Adı geçen şahıslar ahalinin şikâyeti üzerine intikam duygusuyla kötü muamelelerini daha da artırmışlar ve bunu açıkça ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Erzurum konsolosunun 2 Eylül 1895 tarihli telgrafında Reşit ağayla birlikte birkaç zaptiyenin görevden azledildiği belirtilmektedir.

1895 ve 1896 yılları içinde Harput bölgesinde pek çok katliam gerçekleşmiştir. Bu olayların ardından katliam mağdurlarına yönelik geniş çaplı yardım faaliyetleri örgütlenmiş ve yine bu çerçevede mahalli idare tarafından muhtaç köylülere hububat dağıtımı yapılmıştır. Oysa Harput’tan İngiltere Konsolos vekilinin göndermiş olduğu 6 Mayıs 1896 tarihli telgrafta “yağma edilen kura ahalisinden şimdi vergi talep edildiği,” “fakir düşen ahalinin tahsildarlar tarafından tazyik edildiği” ve “vergi tahsili muamelatının bir suret-i gaddaranede ifa olunduğu” ifade edilmiştir. Çemişkezek’te daha da ileri gidilerek mağdurlara dağıtılmak üzere gönderilen paranın 3.000 kuruşluk kısmına köylülerin vergi borcuna karşılık olmak üzere tahsildarlar tarafından el konulduğu iddia edilmiştir. Söz konusu iddianın doğru olduğunun ortaya çıkması üzerine İstanbul hükümeti olaya müdahale etmiş ve el konulan paranın ahaliye bir an önce geri verilmesi sağlanmıştır. Harput bölgesinde Ermeni köylülerle vergi tahsildarları arasındaki gerilimin bir sebebini de köylülerden içinde bulunulan senenin vergisine ilave olarak bir önceki yılın vergisinin de talep ediliyor olmasıdır. İngiltere konsolosunun bildirdiğine göre önceki yıla ait vergi makbuzlarını beyan edemeyen ahali zor durumda kalmıştır. Konsolosu da yanlarına alan bir grup Ermeni ahali vilayete kadar yürüyerek şikâyet ve taleplerini doğrudan valiye bildirmişler ancak bu girişimlerinden bir sonuç alamamışlardır. Köylülerin başlıca talepleri harman sonuna kadar kendilerine süre tanınması ve ödeme gücü olmayanlardan da vergi talep edilmemesidir.

Osmanlı merkez ve mahalli idaresinin yukarıda değindiğimiz olaylar karşısındaki tutumu ilginç ayrıntılar içerir. Örneğin, Dâhiliye Nezareti’nin bilgi vermek üzere Hariciye Nezareti ve Sadaret’e göndermiş olduğu yazılarla, doğrudan Mamuretülaziz vilayetine göndermiş olduğu talimatları içeren şifre telgraflardaki tonlamada ciddi bir farklılığın olduğu gözden kaçmamaktadır. Dâhiliye Nezareti’nin gerek Sadaret’e gerekse Hariciye’ye gönderdiği yazılarda Mamuretülaziz vilayetinin kendi konumunu haklı gösteren ve söz konusu iddiaların “hilaf-ı hakikat idüğü” yönündeki açıklamalarıyla mutabık kalındığını görüyoruz. Bu açıklamalarda Mamuretülaziz vilayetinde bir önceki seneye ait üç milyon mertebesinde vergi bakayası bulunduğu, vergilerin ödenmesi noktasında mükelleflere hayli süre tanındığı, ahalinin vergilerini ödememek için türlü bahaneler ileri sürmekte oldukları, yönetimin bu bahaneleri ciddiye almayarak hazır yeni mahsul henüz ortadayken vergiyi bir an önce toplamak için çaba sarf ettiği ve tahsildarların nizamnameye aykırı bir davranış içinde bulunmasının mümkün olmadığı şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Ancak Mamuretülaziz vilayetine şifre telgrafla gönderilen talimatlarda merkezî hükümetinin olayın vahametinin farkında olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Örneğin 9 Eylül 1896 tarihi şifreli telgrafta ahaliye adil davranılması ve nizamnamelere uygun hareket edilmesi yönünde talimat verilmiştir. 3 Kasım 1896 tarihli şifre telgrafla da yağmalanan ve yakılan Ermeni köyleri ahalisinden vergisini ödeme gücü bulunmayanların ayrıştırılmasına özen gösterilmesi ve vergilerin tahsildarlar aracılığıyla toplanması ve zaptiyenin tahsilât işine karıştırılmaması yönünde talimat gönderilmiştir. Ancak 8 Şubat 1897 tarihi itibariyle Hariciye Nezareti tarafından Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen bir yazıdan hasat mevsiminin tamamen geçmiş ve aşarın da tamamen toplanmış olmasına rağmen yardım komisyonları tarafından ahaliye dağıtılan hububat ve hayvanlara tahsildarlar tarafından el konulduğu bilgisini ediniyoruz.[59] Bu yazıyı takiben Dâhiliye Nezareti bir hafta içinde bölgeye konunun araştırılması ve iddialar doğru ise durumun düzeltilmesi yönünde bir şifre telgraf göndermiştir.[60]

Sonuç

Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyıl boyunca en büyük vergi kalemlerini oluşturan aşar ve ağnam vergilerinin ağırlıklı olarak iltizam sistemi çerçevesinde mültezimler aracılığıyla toplanılmasına devam edilmiştir. Ayrıca 1881 sonrasında toplam vergi gelirlerinin yaklaşık üçte birlik kısmı Düyun-ı Umumiye İdaresi tarafından toplanılmaya başlanmıştır. Tahsildarlık teşkilatı kapsamında doğrudan devlet görevlileri aracılığıyla toplanan vergiler ise (ancemaatin vergi, bedelat-ı askeriye, emlak ve akar vergisi vb.) yaklaşık %20’lik bir oran teşkil etmektedir. Ancak sağlıklı tahrir ve kadastro işlemlerinin gerçekleştirilememiş ve müstakil bir tahsildarlık teşkilatı henüz kurulamamış olduğundan söz konusu vergilerin tahsilinde bir yandan muhtar, imam ve papaz gibi cemaat ileri gelenlerine bağlı kalınmış, diğer yandan da vergi tahsilinde yaşanan zorluklar karşısında sıklıkla jandarma ve askerî güçlerin devreye sokulması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Sonuçta söz konusu vergilerin tayin, tespit ve tahsili işi devletle birey arasında aracısız yüz yüze yürütülen bir ilişki biçimine bürünememiştir.

19. yüzyıl boyunca devletin mali ihtiyaçları vergi gelirlerinin artırılmasını gerektirmiştir. Ancak yukarıda da değinildiği üzere vergi tespit, tevzii ve tahsili işlemlerinin bireyle devlet arasında yüz yüze bir ilişkiye dönüştürülemediği koşullarda bu ihtiyaç geniş kitleler üzerinde merkezi devlet kurumlarının ve yerel güç odaklarının baskısının artmasına yol açmıştır. 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi’yle birlikte zaptiyeden ayrı sivil bir vergi tahsildarlığı teşkilatı oluşturulması gündeme oturmuş olmakla birlikte mali sıkıntılar nedeniyle yüzyıl boyunca bu doğrultuda kayda değer ilerlemeler gerçekleştirilememiştir. 1879-1902 tarihleri arasında çok sayıda tahsil-i emval nizamnamesi çıkartılmış ve vergi tahsil işinin sivilleştirilmesi yönünde büyük gayret sarf edilmiş olmasına rağmen bu gayretler hedefe ulaşılması için yeterli olamamıştır. Neticede devletin ihtiyacı olan verginin toplanabilmesi için sıklıkla jandarma birliklerine başvurmak zorunda kalınmış ve hatta zaman zaman nizami ordu birliklerinin devreye sokulduğu durumlar olmuştur. Üstelik bu durum aşiret ilişkilerinin güçlü olduğu Mamuretülaziz, Diyarbekir, Van gibi Doğu veya Arap çöl aşiretlerinin hakim olduğu Musul, Basra gibi vilayetlerle sınırlı kalmamıştır. Kapsamlı bir sivil vergi tahsildarlık teşkilatının kurulamaması ve tahsildarlık teşkilatı için ayrılan tahsisatın sınırlı oluşu merkeze yakın ve tahrir ve kadastro işlemlerinin gerçekleştirildiği Aydın, Hüdavendigar, Edirne, Yanya ve Manastır gibi vilayetlerde bile vergi tahsilinde jandarma birliklerine ve hatta nizami ordu müfrezelerine başvurulmasını bir zorunluluk haline getirmiştir. Vergi tahsiline ilişkin bu tablo Doğu vilayetlerinde yaşanan huzursuzlukların arka planına ışık tutar.

Bu çalışmada 19. yüzyıl sonu Osmanlı merkez yöneticilerinin vergi teknolojileri ve pratikleri itibariyle hedefledikleri noktadan hayli uzakta bulundukları ortaya konulmuştur. Bununla birlikte Osmanlı yöneticilerinin daha Cevdet Paşa’nın 1867 tarihinde Halep valiliği görevinde bulunduğu dönemden itibaren vergi tahsili meselesini ıslah etmek, yani imparatorluğun vergi potansiyelini mümkün olduğu ölçüde fire vermeden merkez hazineye aktarmak, yönünde önemli bir gayret içinde bulunduklarının da altı çizilmelidir. 1879 sonrasında gündeme gelen tahsil-i emval nizamnameleri de bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Ayrıca 1895 sonrasında Ahmet Şâkir Paşa başkanlığında Doğu vilayetlerinde yürütülen Anadolu Islahatı paketi ve yine aynı dönemde önemli unsurlarını jandarma ve vergi tahsilâtı başlıklarının oluşturduğu idari reformların bütün İmparatorluk sathına yaygınlaştırılması çabası bu iradeyi ifade etmektedir.

Kuşkusuz vergi tahsil teknolojilerinin sivilleştirilmesi yönündeki bu niyet veya iradeyi basitçe Osmanlı yöneticilerinin jandarma ve vergi tahsildarlarının zulmünden bunalan ahaliye karşı besledikleri merhamet duygusuyla açıklamak doğru olmayacaktır. Osmanlı bürokratlarının önemli bir kesimi, çıplak zor yerine modern idari teknolojilerin ve kurumsal pratiklerin, güçlü ve meşru bir yönetimin gereği olduğunun farkındaydı. Bu bağlamda Tanzimat sonrası idari reformların tamamını basitçe ve normatif bir değer atfederek modernleşme yönünde bir ilerleme olarak değil, devlet iktidarının güçlendirilmesi yönünde çabalar olarak değerlendirmek gerekir. Ancak son dönem Osmanlı tarihi bağlamında vergi tahsil işinin jandarmadan alınıp tahsildarlara havale edilmesinin ahalinin idari kurum ve pratikler karşısındaki konumu ve söz konusu ilişkinin niteliği bakımından kategorik bir dönüşüm getirmediği açıktır. Ayrıca nizamî olanla gayrinizamî olanın veya açık baskı ve güce dayanan devlet iktidarıyla, altyapısal güç veya modern idari teknolojilere dayanan yönetim biçimlerinin birbirinden kategorik olarak ayrıştırılmasının imkânsızlığını Osmanlı örneği açık bir biçimde ortaya koymaktadır.[61] Bu iç içe geçmişlik Osmanlı son dönemine özgü bir durum olmaktan çok, iktidarın ve servetin paylaşılması olarak tanımlayabileceğimiz modern iktisadi ve siyasi ilişkilerin genel niteliği olarak değerlendirilmelidir. Bu genel niteliğin tespiti tarihçiliğimizde “Ermeni sorunu” olarak etiketlenen karmaşık olaylar bütününün anlaşılması bakımından son derece önemlidir.

 

 

KAYNAKÇA

 

Alonso, Ana M. “Sovereignty, the Spatial Politics of Security, and Gender : Looking North and South from the US-Mexico Border ” Christian Krohn-Hansen and Knut G. Nustad (der.) State Formation: Anthropological Perspectives içinde, 27-52. London: Pluto Press, 2005.

Ateş, Sabri. “Empires at the Margin: Towards a History of the Ottoman-Iranian Borderland and the Borderland Peoples, 1843-1881.” Ph.D., New York University, 2006.

Bölükbaşı, Ö. Faruk. Tezyid-i Varidat ve Tenkih-i Masarifat: II. Abdülhamid Döneminde Mali İdare. İstanbul: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, 2005.

Çakır, Coşkun. Tazimat Dönemi Osmanlı Maliyesi. İstanbul: Küre Yayınları, 2001.

Deringil, Selim. “The Ottoman Twilight Zone of the Middle East.” Henri J. Barkey (der.) Reluctant Neighbor, Turkey’s Role in the Middle East içinde, 13-23. Washington D.C.: U.S. Institute of Peace Press, 1996.

“Emval-i Miriye Tahsilatı İçin İstihdam Olunacak Tahsildarların Sıfat ve Hareketleri ve Vezaif-i Memuriyetleri Hakkında Talimattır,” Düstur 1.Tertip, c.2, s.58-60, 1288.02.05/26 Nisan 1871

Giddens, Anthony. The Nation State and Violence: Volume Two of a Contemporary Critique of Historical Materialism. Berkeley: University of California Press, 1985.

Güran, Tevfik. Osmanlı Malî İstatistikleri Bütçeler, 1841-1918. Ankara: T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü, 2003.

Karaca, Ali. Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa, 1838-1899. İstanbul: Eren Yayıncılık, 1993.

Kaya, Alp Yücel ve Yücel Terzibaşoğlu. “Tahrir’den Kadastro’ya: 1874 İstanbul Emlak Tahriri ve Vergisi: “kadastro tabi olunur tahrir-i emlak.” Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar, no. 9 (2009).

Kieser, Hans-Lukas. Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938. (çeviren:Atilla Dirim). İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.

Klein, Janet. “The Hamidiye and the Agrarian Question.” Power in the Periphery: The Hamidiye Light Cavalry and the Struggle Over Ottoman Kurdistan, 1880-1914 içinde, 256-340, 2002.

———. “Power in the Periphery: The Hamidiye Light Cavalry and the Struggle Over Ottoman Kurdistan, 1890-1914.” Ph.D., Princeton University, 2002.

Kodaman, Bayram. “Hamidiye Hafif Süvari Alayları (II. Abdülhamid ve Doğu Aşiretleri).” İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, no. 32 (1979): 427-480.

Kotsonis, Yanni. “”Face-to-Face”: The State, the Individual, and the Citizen in Russian Taxation.” Slavic Review 63, no. 2 (2004): 221-246.

———. “‘No Place to Go’: Taxation and State Transformation in Late-Imperial and Early-Soviet Russia.” Journal of Modern History 76, no. 3 (2004): 531-577.

Küçük, Cevdet. Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı 1878-1897. İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1985.

Mann, Michael. The Sources of Social Power: The Rise of Classes and Nation-Sates, 1760-1914. Los Angeles: University of California Press, 1998.

Özbek, Nadir. “Köylü Aşar Yükünden Kurtuldu.” Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 1, 1923-1953 içinde, 46. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1998.

———. “Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Güvenlik, Siyaset ve Devlet, 1876-1909.” Türklük Araştırmaları Dergisi, no. 16 (2004): 59-95.

———. “Policing the Countryside: Gendarmes of the Late-Nineteenth-Century Ottoman Empire (1876-1908).” International Journal of Middle East Studies 40, no. 1 (2008): 47-67.

———. “İkinci Meşrutiyeti Hazırlayan Koşullar: Rumeli’de Vergi Tahsilatı ve Jandarma.” Toplumsal Tarih, no. 183 (2009): 46-50.

Şaşmaz, Musa. British Policy and the Application of Reforms for the Armenians in Eastern Anatolia. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2000.

Şener, Abdüllatif. Tanzimat Dönemi Osmanlı Vergi Sistemi. İstanbul: İşaret Yayınları”, 1990.

“Tahsil-i Emval-i Miriye Hakkında Talimat,” Düstur 1.Tertip, c.3, s.269-271, 1292.03.25/1 Mayıs 1875

“Tahsil-i Emval Nizamnamesi,” Düstur 1.Tertip, c.5, s.644-652, 1304.01.19/6 Teşrin-i Evvel 1302/18 Ekim 1886

“Tahsil-i Emval Nizamnamesi,” Düstur 1.Tertip, c.6, s.1461-1466, 1311.08.01/26 Kanun-i Sani 1311/7 Şubat 1894

“Tahsil-i Emval Nizamnâmesi,” Düstur 1.Tertip, c.4, s.382-392, 1296.11.25/10 Kasım 1879

“Umûr-ı Maliyeye Dair Nizamname,” Düstur 1.Tertip, c.2, s.4-21, 1277.07.15/27 Ocak 1861

Uras, Esat. Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi. 2. baskı. İstanbul: Belge Yayınları, 1987.

 

 



*    Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü

**  Bu çalışmanın hazırlık aşamasında Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri İdari Koordinatörlüğü’nün 09Z101P numaralı proje kapsamında desteği olmuştur. Bu kuruma teşekkür ederim.

[1]     Doğu Anadolu’da Berlin Kongresi sonrası Ermeni meselesinin uluslararası bir sorun olarak ortaya çıkışına yönelik ayrıntılı bilgi için bkz. Cevdet Küçük, Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı 1878-1897 (İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1985).

[2]     Anadolu Islahatı kapsamında iç güvenlik teşkilatına yönelik reform uygulamaları için bkz. Nadir Özbek, “Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Güvenlik, Siyaset ve Devlet, 1876-1909,” Türklük Araştırmaları Dergisi, no. 16 (2004). Nadir Özbek, “Policing the Countryside: Gendarmes of the Late-Nineteenth-Century Ottoman Empire (1876-1908),” International Journal of Middle East Studies 40, no. 1 (2008).

[3]     Anadolu Islahatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ali Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa, 1838-1899 (İstanbul: Eren Yayıncılık, 1993). Musa Şaşmaz, British Policy and the Application of Reforms for the Armenians in Eastern Anatolia (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2000). Anadolu Islahatı kapsamında gündeme gelen reformların genel çerçevesi itibariyle Tanzimat’tan itibaren uygulanmaya çalışılan idari yeniden yapılanmayla uyumlu olduğunun altı çizilmelidir.

[4]     Süreç hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa, 1838-1899. Tesri’i Muamelat Komisyonu’nun belgeleri yakın zamanda Başbakanlık Osmanlı Arşivi bünyesinde DH.TMIK.S koduyla araştırmacıların hizmetine açılmıştır. Doğu vilayetlerindeki gelişmeleri bu tasnif kapsamındaki belgelerden ayrıntısıyla takip etmek mümkündür.

[5]     ibid., 63. Vilayat-ı Sitte için hazırlanan 32 maddelik Islahat layihasının metni için bkz. Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa, 1838-1899, 217-222.

[6]     Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, 2. baský. (İstanbul: Belge Yayınları, 1987), 320.

[7]     Jandarma reformu konusu aşağıdaki çalışmalarda ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Özbek, “Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Güvenlik, Siyaset ve Devlet, 1876-1909.” Özbek, “Policing the Countryside: Gendarmes of the Late-Nineteenth-Century Ottoman Empire (1876-1908).”

[8]     Michael Mann, The Sources of Social Power: The Rise of Classes and Nation-Sates, 1760-1914 (Los Angeles: University of California Press, 1998).

[9]     Anthony Giddens, The Nation State and Violence: Volume Two of a Contemporary Critique of Historical Materialism (Berkeley: University of California Press, 1985).

[10]     Kotsonis, Rusya’da şahsi gelir vergisinin gelişimindeki gecikmeleri Rus siyasal kültürünün bireye dayanmayan özüne ve rejimin otokratik niteliğine bağlamakta ve vatandaşlık ilişkisini temel alan bireysel verginin ancak Batı toplumlarında gelişebileceğini ima etmektedir. Sosyal bilimlerde Avrupa merkezci görüşlerin aşıldığının düşünüldüğü bir dönemde bu tür özcü tahlillerin hâlâ itibar görmesi hayli ilginçtir. Yanni Kotsonis, “”Face-to-Face”: The State, the Individual, and the Citizen in Russian Taxation,” Slavic Review 63, no. 2 (2004). Yanni Kotsonis, “‘No Place to Go’: Taxation and State Transformation in Late-Imperial and Early-Soviet Russia,” Journal of Modern History 76, no. 3 (2004). Bu vesileyle Osmanlı’ya ilişkin tartışmalarda da benzer modernist ve özcü yaklaşımların izine rastlanabileceğine işaret etmekte fayda vardır. Osmanlı’da verginin şahsileşmesi konusundaki gecikmişliği rejimin otokratik niteliği veya siyasal kültürün birey yerine cemaati esas alan bir içeriğe sahip oluşu gibi özcü yaklaşımlarla açıklamak mümkün değildir. Ayrıca, vergi tevzii ve tahsilinin kolektif bir düzlemden şahsi bir zemine kaymasını bir tür ilerleme, modernleşme veya başka bir ifadeyle tebaadan vatandaşa doğru geçiş olarak değerlendirmek normatif bir yorum olacaktır. Vergi uygulamalarındaki bu ve benzeri dönüşümleri ve idari teknolojileri normatif bir değer atfetmeden ve her bir uygulamanın somut siyasal sosyal bağlamına referansla incelenmek gerekmektedir.

[11]    Tevzi’, dağıtma, dağıtılma; herkese payını dağıtma, üleştirme anlamına gelmektedir.

[12]    “Umûr-ı Maliyeye Dair Nizamname,” Düstur 1.Tertip, c.2, s.4-21, 1277.07.15/27 Ocak 1861

[13]    Tanzimat Fermanı’nın metni için bkz. Coşkun Çakır, Tazimat Dönemi Osmanlı Maliyesi (İstanbul: Küre Yayınları, 2001), 281-284.

[14]    ibid., 41-47.

[15]    Ö. Faruk Bölükbaşı, Tezyid-i Varidat ve Tenkih-i Masarifat: II. Abdülhamid Döneminde Mali İdare (İstanbul: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, 2005), 38-42.

[16]    Nadir Özbek, “Köylü Aşar Yükünden Kurtuldu,”  Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 1, 1923-1953 içinde  (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1998).

[17]    Abdüllatif Şener, Tanzimat Dönemi Osmanlı Vergi Sistemi (İstanbul: İşaret Yayınları”, 1990), 221.

[18]    Ancemaatin vergi hakkında bilgi için bkz. Çakır, Tazimat Dönemi Osmanlı Maliyesi, 49.

[19]    Alp Yücel Kaya ve Yücel Terzibaşoğlu, “Tahrir’den Kadastro’ya: 1874 İstanbul Emlak Tahriri ve Vergisi: “kadastro tabi olunur tahrir-i emlak,” Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar, no. 9 (2009).

[20]    Tablo’daki veriler Güran tarafından hazırlanan bütçe rakamlarından yaralanılarak hazırlanmıştır. Tevfik Güran, Osmanlı Malî İstatistikleri Bütçeler, 1841-1918 (Ankara: T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü, 2003).

 

[21]    “Umûr-ı Maliyeye Dair Nizamname,” Düstur

[22]    BOA, İ.MVL, 559/25160, 1283.05.09 (19 Eylül 1866). BOA, İ.MVL, 560/25166, 1283.05.09 (19 Eylül 1866). Bu iki belgenin evrakları karışmış.

[23]    BOA, İ.MVL, 559/ BOA, İ.MVL, 560/ Bu iki belgenin evrakları karışmış.

[24]    “Emval-i Miriye Tahsilatı İçin İstihdam Olunacak Tahsildarların Sıfat ve Hareketleri ve Vezaif-i Memuriyetleri Hakkında Talimattır,” Düstur 1.Tertip, c.2, s.58-60, 1288.02.05/26 Nisan 1871 “Tahsil-i Emval-i Miriye Hakkında Talimat,” Düstur 1.Tertip, c.3, s.269-271, 1292.03.25/1 Mayıs 1875 “Tahsil-i Emval Nizamnâmesi,” Düstur 1.Tertip, c.4, s.382-392, 1296.11.25/10 Kasım 1879 “Tahsil-i Emval Nizamnamesi,” Düstur 1.Tertip, c.5, s.644-652, 1304.01.19/6 Teşrin-i Evvel 1302/18 Ekim 1886 “Tahsil-i Emval Nizamnamesi,” Düstur 1.Tertip, c.6, s.1461-1466, 1311.08.01/26 Kanun-i Sani 1311/7 Şubat 1894 Tahsil-i Emval Nizamnamesi,” Düstur 1.Tertip, c.7, s.831-49; [1319.12.08/05 Mart 1318/18 Mart 1902].

[25]    Rumeli vilayetlerinde vergi tahsildarlığı uygulaması için bkz. Nadir Özbek, “İkinci Meşrutiyeti Hazırlayan Koşullar: Rumeli’de Vergi Tahsilatı ve Jandarma,” Toplumsal Tarih, no. 183 (2009).

[26]    BOA, DH.TMIK.S, 8/62, 1314.11.18  (20 Nisan 1897).

[27]    BOA, DH.TMIK.S, 12/29, 1315.02.24 (25 Temmuz 1897).

[28]    Talimatname metinleri için bkz. BOA, A.MKT.MHM, 679/25, 1314.06.07 (13 Kasım 1896). ve BOA, DH.TMIK.S, 4/41, 1314.07.08 (13 Aralık 1896).

[29]    BOA, DH.TMIK.S, 9/30, 1314.12.17 (19 Mayıs 1897).

[30]    BOA, A.MKT.MHM, 679/25, 1314.06.07(13 Kasım 1896).

[31]    Sivas vilayetinde önceki sistemde jandarma bütçesi içinde tahsildarlar için kullanılacak kalem ayrıştırılmamış bulunuyordu.

[32]    1895/96 malî yılı masraf bütçesi 2.095.262.926 kuruş olarak belirlenmiştir. Aynı yıl Jandarma bütçesi 124.486.881 kuruş olarak görünmektedir. Bu rakamlar dikkate alındığında tahsildarlık teşkilatı için ayrılan meblağın ne kadar küçük olduğu ortaya çıkar. Bütçe rakamları için bkz. Güran, Osmanlı Malî İstatistikleri Bütçeler, 1841-1918.

[33]    BOA, A.MKT.MHM, 679/25, 1314.06.07(13 Kasım 1896).

[34]    BOA, ibid.

[35]    Bütçe rakamları için bkz. Güran, Osmanlı Malî İstatistikleri Bütçeler, 1841-1918. Tahsildarlık bütçesi için bkz. BOA, A.MKT.MHM, 679/

[36]    BOA, DH.TMIK.S, 9/30, 1314.12.17(19 Mayıs 1897).

[37]    Osmanlı İmparatorluğu’nun İran’la sınır bölgelerindeki yönetim tekniklerine ilişkin bir tartışma için bkz. Sabri Ateş, “Empires at the Margin: Towards a History of the Ottoman-Iranian Borderland and the Borderland Peoples, 1843-1881” (Ph.D., New York University, 2006).

[38]    BOA, DH.TMIK.S, 7/42, 1314.09.25 (27 Şubat 1897).

[39]    BOA, A.MKT.MHM, 681/3, 1314.09.30 (4 Mart 1897).

[40]    BOA, İ.ML, 50/1320/M-8, 1320.01.11 (20 Nisan 1902).

[41]    Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa, 1838-1899, 112-113.

[42]    Layihanın 30. Maddesinin tam metni şöyledir: “Gidecekleri mahallerde yem ve yiyeceklerini ahaliden talep edemeyecek ve tahsil edecekleri akçaya el süremeyecek olan memurin-i mahsusa, kuvve-i zabıtanın istimaline mahal kalmamak için, kura ve mahalatın ahali tarafından müntehib muhtar ve kabzımallarına, ahaliden her birinin borcu olan vergileri mübeyyin varakadan ita edeceklerdir. İşbu muhtar ve kabzımallar, vergileri bittahsil mahalli mal sandıklarına teslime memur olacaklardır.” ibid., 221-222.

[43]    BOA, A.MKT.MHM, 621/1, 1315.09.15 (7 Şubat 1898).

[44]    BOA, DH.TMIK.S, 37/23, 1320.01.14 (23 Nisan 1902).

[45]    BOA, A.MKT.MHM, 646/3, 1313.04.19 (9 Ekim 1895).

[46]    Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938, çev. Atilla Dirim (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005), 211-212.

[47]    Kürt aşiretlerinin denetimiyle ilgili 27. Madde için bkz. Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, 348. Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa, 1838-1899, 221.

[48]    Hamidiye Alayları hakkında bkz. Janet Klein, “Power in the Periphery: The Hamidiye Light Cavalry and the Struggle Over Ottoman Kurdistan, 1890-1914” (Ph.D., Princeton University, 2002). Bayram Kodaman, “Hamidiye Hafif Süvari Alayları (II. Abdülhamid ve Doğu Aşiretleri),” İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, no. 32 (1979). Selim Deringil, “The Ottoman Twilight Zone of the Middle East,”  Henri J. Barkey (der.) Reluctant Neighbor, Turkey’s Role in the Middle East içinde  (Washington D.C.: U.S. Institute of Peace Press, 1996).

[49]    BOA, Y.PRK.UM, 48/51, 1317.06.18 (24 Ek’m 1899).

[50]    BOA, DH.TMIK.S, 21/76, 1316.06.27 (12 Kasım 1898).

[51]    BOA, A.MKT.MHM, 660/53, 1313.06.03 (21 Kasım 1895).

[52]    BOA, DH.TMIK.S, 27/60, 1317.06.23 (29 Ekim 1899).

[53]    BOA, A.MKT.MHM, 620/15, 1313.10.16 (31 Mart 1896).

[54]    BOA, A.MKT.MHM, 673/39, 1325.07.23 (1 Eylül 1907).

[55]    BOA, A.MKT.MHM, 659/1, 1314.04.11 (19 Eylül 1896).

[56]    Özellikle arazi üzerinde cereyan eden mücadeleleri benzeri bir çerçevede değerlendiren bir çalışma için bkz. Janet Klein, “The Hamidiye and the Agrarian Question,”  Power in the Periphery: The Hamidiye Light Cavalry and the Struggle Over Ottoman Kurdistan, 1880-1914 içinde  (2002). Söz konusu karmaşık mücadeleleri Müslümanlarla Gayrimüslimler arasındaki bir mücadele basitliğine indirgeyen yoruma örnek olmak üzere bkz. Kieser, Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938, 218.

[57]    Harput olayları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Kieser, Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938, 284-301.

[58]    BOA, A.MKT.MHM, 659/1, 1314.04.11(19 Eylül 1896).

[59]    BOA, DH.TMIK.S, 6/117, 1314.09.06 (8 Şubat 1897).

[60]    BOA, DH.TMIK.S, 7/1, 1314.09.07  (9 Şubat 1897).

[61]    Ana M. Alonso, “Sovereignty, the Spatial Politics of Security, and Gender : Looking North and South from the US-Mexico Border ”  Christian Krohn-Hansen and Knut G. Nustad (der.) State Formation: Anthropological Perspectives içinde  (London: Pluto Press, 2005).