Refah Devletinin Krizi, Yeni Sosyal Politika Önerileri ve “Temel Gelir” Üzerine Düşünceler

January 1, 2007 - Sosyal Politika

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Yoksulluk bugün Türkiye’nin gündeminde yer alan en önemli toplumsal ve siyasal sorunlar arasında yer alıyor. AKP hükümeti konunun politik öneminin farkında olarak seçimlerin hemen sonrasında sosyal yardım harcamalarının artırılacağı ve sosyal politikaların güçlendirileceğinin işaretini verdi. Oysa emekçi sınıflar ve yoksul halk kesimleri yararına politikaların savunusu ve toplumsal güç dengelerinin emekçi sınıflar lehine dönüştürülmesi hedefi, sosyalist solun varoluş nedenleri arasında yer alıyor. Ancak sosyalist sol bugüne kadar ne bu konularda genel tespitlerin ötesine geçebildi ne de radikal bir teori üzerine kurulu somut polikalar üretmeyi başarabildi. Bugün refah devleti, yoksulluk, sosyal yardım ve sosyal politikalar Türkiye solunun acilen üzerinde durması gereken konular arasında yer alıyor. Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder’in derlemiş olduğu iki kitap bu çerçevedeki tartışmaları kolaylaştıracak ve politik perspektiflerin berraklaşmasını sağlayacak içeriğe sahip. Buğra ve Keyder gerek derledikleri bu kitaplarla gerekse Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu bünyesinde yürüttükleri faaliyetlerle yoksulluk ve sosyal politika eksenli tartışmalara soldan bir yaklaşım getirme gayretindeler.[1] Ancak yoksulluk konusuna soldan yaklaşmak Ahmet Bekmen’inMesele’nin 10. Sayısındaki yazısında söylediği gibi “son derece meşakkatli bir mesele.”[2] Refah devletinin krizine ilişkin tartışma Habermas’ın da isabetli bir biçimde işaret ettiği gibi kapitalizmin demokrasiyle ne ölçüde uzlaştırılabileceği sorununda düğümleniyor. Bu tartışma, küresel kapitalizm koşullarında ortaya çıkan yeni yoksulluk biçimleri ve bunların aşılmasına yönelik politika arayışlarıyla sınırlandırıldığı sürece, sol bir siyasete ulaşmanın meşakkati daha da artıyor.

Piyasa kapitalizminin son çeyrek asrı, esas itibariyle İkinci Dünya Savaşı sonrası siyasal ortam içinde şekillenmiş olan Keynezyen refah devletinin temelini oluşturan geniş kapsamlı toplumsal-siyasal mutabakatın geçerliliğini kaybettiğini bütün açıklığıyla ortaya koydu. Türkiye’nin de dahil olduğu pek çok ülkede son dönemde sosyal güvenlik ve sosyal yardım harcamalarında artış gözlenmekle birlikte refah devletinin tasfiyesi yönünde önemli adımlar atılmış olduğu genel kabul görmekte. İlk bakışta bir çelişki gibi görünen bu durum artık bir risk faktörü olarak algılanan yoksulluğun kontrol altına alınması ve piyasa ekonomisinin küresel kapitalizm koşulları içinde sürdürülebilir kılınması gereğinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Refah devleti, savaş sonrası dönemde, dünya ekonomisinin fordist bir temelde ve kalkınmacı bir ideoloji çerçevesinde yeniden yapılanması sürecinin hem gerekli hem de mümkün kıldığı bir toplumsal uzlaşı rejimiydi. Bu rejim, yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde Avrupa sosyal demokrasisinin ve Avrupa liberal demokrasisinin temelini oluşturmuştu. Bugün ise sosyal politikalar toplumun en yoksul kesimlerine yönelerek toplumsal dışlanmışlıkları azaltmanın bir aracı olarak kurgulanmakta. Gelinen noktada sosyal politikaların, piyasa ekonomisinin insanca yaşam imkânından yoksun bıraktığı yığınlara yönelik nakdi veya ayni yoksulluk yardımı ve asgari geçim desteği şeklindeki ödenekler paketine dönüştürülmesi yönünde önemli adımlar atılmış durumda.

Keynezyen refah devletinin krizi sonrasında sosyal politika iki temel eksen etrafında salınarak şekilleniyor. Bu eksenlerden ilkini neo-liberal küresel ekonomi koşullarıya uyumlu bir şekilde emek gücünü ve istihdamı esas alan politikalar oluşturuyor. Mikro kredi, meslek edindirme, iş kazandırma ve benzeri programlarla çalışabilecek güçteki bireyler emek piyasasına dahil edilmeye veya piyasa aktörleri haline getirilmeye çalışılıyor. Bu tür programlar, piyasa ekonomisini genişletmenin yanısıra daha çok ideolojik bir işlev yerine getiriyor. Bir bakıma piyasa ekonomisi koşulları içinde küçük girişimci aktörler olma imkânı sunulan bireyler, böylece kendi yoksulluklarının sorumlusu olarak tanımlanıyor. Diğer eksende ise emekle gelir arasındaki bağın koptuğu ve piyasa ekonomisinin yeni uluslararası koşullarda tam istihdam sağlayamayacağının tespitine dayanan ve Avrupa Birliği ülkelerinin bir çoğunda farklı biçimlerde de olsa bir süredir gündemde olan asgari gelir desteği uygulamaları yer alıyor. Bu yeni sosyal politikalar esnek üretim koşulları ve emek piyasasının yeni biçimleri altında istihdam imkânından yoksun yoksul kesimler ile kısmi istihdam imkânına sahip çalışan kesimler arasındaki ayrımın iyice bulanıklaştığını ve aslında bu iki kesimin bir ve aynı grubu oluşturduğunu görmezden geliyor. Daha açık ifade etmek gerekirse güvenli ve tam zamanlı istihdam olanağından yoksun yeni emekçi sınıflardan kategorik olarak ayrı bir yoksullar kesiminin tanımlanması gittikçe zorlaşıyor. Yeni istihdam koşulları ve emek süreçlerinin yeni biçimleri geniş yığınları kâh iş sahibi kâh işsiz bir konuma itmiş durumda. Bugünün yoksulları, hatta sosyal güvenlik sistemi dahilinde emeklilik hakkı kazanmış bireyler enformel koşullarda düzensiz de olsa çalışıyor olabiliyorlar. Düzenli istihdam imkânının daraldığı ve emek süreçlerinin esnekleştiği ortamda tam zamanlı istihdam imkânına sahip olabilmiş kesimler için asgari ücret insanca yaşam sınırlarının altına çekiliyor. Küresel kapitalizm, emek süreçlerinin esnekleşmesine yol açıyor, fordist birikim rejimine uygun istihdam güvencesini geçersiz kılıyor, toplumsal eşitsizlikleri genelleştirip gündelik hayatın gerçeği haline getiriyor. Böylelikle, bir zamanlar emekçi sınıflar safında değerlendirdiğimiz geniş yığınların yeni yoksulluk kategorisi içinde algılanmasına yol açıyor. Bu koşullarda piyasa ekonomisinin dayandığı yeni üretim ve mülkiyet ilişkilerinin toplumsal eşitsizlikleri hangi mekanizmalarla ürettiği dikkate alınmadan gündeme getirilen gerek istihdam gerekse asgari gelir desteğini hedef alan yeni sosyal politikalar esas olarak sosyal riski önleme ve dolayısıyla piyasa ekonomisini sürdürülebilir kılmanın araçları olmaktan öteye gidemeyecektir.

Sosyal devletin tasfiye edildiği ve soyal politikaların yeniden yapılandırıldığı bu süreçte geniş yoksul kesimlerin ve emekçi sınıfların gündelik yaşam durumlarının aciliyeti dikkate alındığında öncelikle sosyal devlet bünyesinde somutlaşan kazanılmış hakların bir bütün olarak savunulması ve bu hakların genişletilmesi yönünde bir mücadele yürütülmesi gerektiği açıktır. Sosyal devlet çerçevesinde kazanılmış hakların savunulması bir gereklilik olmakla birlikte, bir yandan da bir toplumsal rejim veya bir yönetim biçimi olan sosyal devletin kavramsal ve siyasal düzlemde eleştirel bir yaklaşımla muhasabesinin yapılması bir zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır. Böylesi bir muhasebe radikal bir güncel siyasetin önünü aydınlatacak bir perspektif oluşturmak için de bir gerekliliktir. Son iki yüzyıl zarfında piyasa ekonomisiyle eşgüdümlü olarak gelişen sosyal politika uygulamaları, bir yandan siyasal rejimler için meşruiyet kaynağı olurken diğer yandan da sosyal kontrol işlevleriyle kapitalizmin olmazsa olmazı niteliği kazanmıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrası refah rejimleri bünyesinde gündeme gelen sosyal politika uygulamaları mülkiyet ve üretim ilişkilerinin meşruiyeti sorgulanmadan devletin bölüşüm ilişkileri alanına müdahalesi anlamına gelmiş ve bu yolla piyasa ekonomisinin yıkıcı toplumsal etkileri hafifletilmeye çalışılmıştı. Kuşkusuz sosyal devlet ve sosyal politikalar olarak kavramsallaştırdığımız uygulamaları siyasi elitlerin ve piyasa ekonomisini yürüten aktörlerin bonkörlüklerinin bir neticesi olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Bu uygulamaları on yıllar süren sınıf mücadelelerinin kazanımları olmaları bakımından küçümsemek mümkün değildir. Ayrıca sınıf mücadelesinin dayatması olmadığı sürece Keynezyen refah devleti benzeri bir toplumsal uzlaşma rejiminin ortaya çıkmayacağı kapitalizmin son iki yüzyıllık tarihi dikkate alındığında açıklık kazanır. Bu açıdan bakıldığında sosyal devletin ancak çeyrek asır katlanılabilmiş bir rejim olduğu görülür. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa sosyal demokrasisinin Amerikan emperyumunun gölgesinde Marksizme bir alternatif olarak geliştiği ortamda sosyal demokratik ütopya programatik ifadesini ve somut uygulamalarını refah devletinde bulmuştu. Refah devleti, sınıflar üstü bir aktör olarak, mülkiyet ve üretim ilişkilerine dokunmaksızın, piyasa ekonomisinin arızi sonuçlarını, liberal bir eşitlikçilik anlayışı ve sermaye açısından kabul edilebilir bir çerçevede düzenleyen bir yeniden bölüşüm rejimi olarak şekillenmişti. Sosyal devletin evrensel bir norm olarak kabul edilebilmesini mümkün kılan ideolojinin temelinde devletin toplumsal ilişkiler dışında davranabilen bir aktör olarak tahayyül edilmesini esas alan Weberyen siyaset teorisi yatmaktadır. Bu yaklaşım siyaset alanının, piyasa yani iktisat alanının dışında kavramasallaştırılabileceği varsayımı üzerinde temellenmiştir. Dönemin kalkınma ve modernleşme ideolojileriyle uyumlu olan refah devleti programı kapitalist gelişmenin tatmin edici bir istihdam oranı sağlayacağı varsayımı üzerine dayanmaktaydı. Ancak son çeyrek asırlık süreç iktisadi büyümeyle istihdam arasında doğru orantılı bir ilişkinin var olmadığını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Piyasa ekonomisinin büyüyor oluşu, sermaye yatırımlarının ve gayrisafi hasılanın artışı gelişme iktisadının bir zamanlar telkin ettiğinin aksine istihdam artışı ve her toplum kesimi için refah düzeyinin yükselmesi anlamına gelmediği artık genel kabul görmektedir. Yaşanan süreç neticesinde İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalizminin temel ideolojik teçhizatı olan modernleşme ideolojisiyle birlikte gelişme ve kalkınma teorileri bütünüyle iflas ederken modernleşmenin yani kapitalizmin geniş kesimlere refah getireceği yönündeki telkin ve beklenti geçerliliğini bütünüyle kaybetmiştir. Keynezyen iktisat teorisi ve ulusal kalkınma modeli çerçevesinde vücut bulmuş bir yeniden bölüşüm rejimi olan sosyal devlet yarattığı talep unsuruyla (geniş yığınların toplumsal üretimden aldıkları payın ve refah düzeylerinin artmasıyla) ulusal ekonomilerin büyümesini sağlamıştı. Günümüzde ise sosyal politikaların muhatabı olan yığınların toplumsal üretimden aldıkları pay, kapitalizmin uluslararası rekabet koşullarında bir maliyet unsuru niteliği kazanmıştır. Neticede sanayileşme, tam istihdam ve liberal eşitlikçilik temelli bir yeninden bölüşüm ilişkisi anlamına gelen sosyal demokratik ütopya ve onun somut ifadesi olan sosyal devlet bütün temellerini kaybetmiştir.

Liberal eşitlikçilik ve anayasal vatandaşlık ilkeleri temelinde gelişen Avrupa sosyal demokrasisinin ve Keynezyen refah devletinin uluslararası arenada sınıf mücadelelerinin keskinleştiği bir ortamda Marksizme bir alternatif olarak şekillendiğine değinmiştik. Ancak Batı liberalizminin sosyal politikalar bağlamında çözüm üretmeye yöneldiği sorunlara ilişkin sosyalist teorinin toptancı önerilerin ötesine geçen siyasal demokrasi ve bireyin özgürce gelişimini mümkün kılacak yaşam biçimleri geliştirmek yönünde adımlar atabildiğini söylemek zordur. Bu durumu uygulamadaki aksaklık ve yetersizliklere bağlamak doğru olmayacaktır. Marxist teori bu alanda verimli olamamış ve tespitleri uzun dönemli soyut öngörülerin ötesine geçememiştir. Neticede yirminci yüzyıl sosyalizmi hem gerekli toplumsal emeğin hem de toplumsal üretimin bireyler arasında eşit olarak paylaşılmasını esas alan bir toplum perspektifine sahip olmuştur. Sovyetler Birliği ve bir dönemin ifadesiyle “reel sosyalizmin” hakim olduğu ülkelerdeki rejimler bu temel ilkeye göre hareket etmişlerdir. Bu ülkelerde sosyalizmin kuruluşu öncelikli olarak bir sanayileşme programına indirgenmiş ve neticede sosyalizm gelişme ve kalkınma ideolojisinin bir varyantına dönüşmüştür. Bu toplumlarda çalışabilecek durumda olan bütün bireyler için çalışmak bir zorunluluk ve toplumsal üretimden pay almanın koşulu olarak kabul edilmiştir. Piyasa ekonomisi koşullarında ve liberal demokrasi rejimlerinde gerçekleştiği şekliyle sosyal devletin, emeğin metalaşmasının sınırlandırılması ve piyasanın yıkıcı etkisinden korunmasını amaçlayan bir yeniden bölüşüm rejimi olduğu dikkate alındığında Sovyet bloku ülkelerindeki rejimlerin birincilerden esas itibariyle farklı olmadığını teslim etmek gerekir. Sovyet bloku ülkelerindeki sistemi, üretim araçlarının devlet mülkiyeti kapsamına alındığı ve merkezi planlama çerçevesinde yürütülen bir refah rejimi olarak değerlendirmek mümkündür. Kuşkusuz sosyalist ülkelerde emeğin piyasanın yıkıcı etkilerinden önemli ölçüde kurtarıldığı ve bu ülkelerde toplumsal üretimin paylaşılmasında daha eşitlikçi bir sistemin kurulmuş olduğu ileri sürülebilir. Bununla birlikte her iki rejimin birçok temel konuda benzerlikler taşıdığının altı çizilmelidir. Öncelikle her iki rejimde de tam istihdam hedefi ve çalışabilecek durumdaki bireylerin toplumsal üretime katılması gereği toplumsal üretimden pay alabilmenin koşulunu oluşturmuştur. Yine her iki rejimde de, idari teknolojiler değişiyor olmakla birilikte devlet erki ve müdahaleci bürokratik devlet aygıtları refah rejiminin temelinde yer almıştır. Tekrar etmek gerekirse, yirminci yüzyıl sosyalizmi, eski tabirle “reel sosyalizm,” bir tür refah devletine indirgenmiş, Marksizm ise modernleşme ideolojisiyle gittikçe daha benzeşir hale gelmiştir. Bu deformasyonda Marksist teorinin sosyalizmi bir geçiş süreci olarak kavramsallaştırması ve bu süreçte herkesin toplumsal üretimden emeği oranında pay almasını öngörmüş olmasının bir payı kuşkusuz vardır. Sosyalizm ve komünizmin tanımlanması konusunda Marx nadiren kalem oynatmıştır. Ancak, sosyalizmin bir geçiş süreci olarak somut bir çerçeve kazanması her ne kadar Sovyet Devrimi sonrasının pratik-politik ihtiyaçları çerçevesinde gerçekleşmiş olsa da sosyalizmin bir geçiş süreci olduğu fikrinin bizzat Marx’tan esinlendiği açıktır. Marx sosyalizmde çalışmanın bir zorunluluk olmaya devam edeceğini açık bir şekilde ifade etmiştir. Bu yazıda geçiş süreci tartışmalarına girmek elbette mümkün değil. Ancak burada aşağıda tekrar değineceğimiz ve nedense kolayca unutuluverilen Marx’ın komünizmi toplumsal emeğin bir gereklilik olmaktan çıktığı ve dolayısıyla insanın kendini özgürce geliştirmesi yönündeki engellerin tamamıyla ortadan kaldırıldığı bir toplumsal ütopya olarak tanımladığını hatırlatmakla yetinelim.

Refah devletinin krizine ilişkin tartışmayı küresel kapitalizm koşullarında ortaya çıkan yeni yoksulluk biçimleri ve bunların aşılmasına yönelik politika önerileriyle sınırlamak içinde bulunduğumuz sürecin anlaşılması bakımından önemli zaaflar yaratır. Bu noktada Habermas’ın refah devletinin krizi etrafında dönenen tartışmalara katılarak derinlikli bir eleştirel çerçeve ve yeni bir açılım yaratma çabasına kısaca değinmekte fayda var. Habermas refah devletinin krizi konusunu yeni bir toplum tahayyülü içeren ütopyacı fikirlerin krizi meselesine bağlar.[3] Ancak Habermas 1980’li yılların ortalarından itibaren kabul görmeye başlayan yeni toplum tahayyülleri oluşturma yönündeki enerjini artık bütünüyle tükendiği yönündeki düşünceye karşı çıkar ve belirli bir toplum tasavvurunun yani toplumsal emek üzerine kurulu toplum tasavvurlarının temellerini kaybettiğini savunur. Habermas Andre Gorz’un sosyal politikanın emekle bağının kopmuş olduğu yönündeki düşüncesine katıldığını ifade eder. Ancak dikkatini uluslararası piyasa ekonomisinin refah devletinin temellerini yıkan eğilimlerinden çok refah devletinin kendi iç dinamiklerine yöneltir. Habermas refah devletinin eleştirel bir muhasebesini yapmak ve önümüzdeki döneme yönelik yeni açılımlar oluşturmak üzere iki temel soru üzerinde durur. Birincisi, müdahaleci kapitalist devlet, programına almış olduğu sosyal politikaları etkin bir şekilde gerçekleştirmeye yetecek güce sahip midir? İkincisi, insanlığa yaraşır özgürleşmiş yaşam biçimleri, siyasi erke başvurarak ve bürokratik mekanizmalara dayanarak hayata geçirilebilir mi? Habermas’ın her iki soruya ilişkin olumsuz kanaati hem Keynezyen refah devleti hem de müdahaleci devletin hukuki ve idari gücünü esas alan yeni sosyal politika önerilerine ilişkin eleştirilerinin temelini oluşturur. Habermas yirminci yüzyıl sosyalizminin ve liberal kapitalizminin sosyal vaatlerini demokrasi sınırları içinde gerçekleştiremedikleri eleştirisinden hareket eder ve refah devleti sorununun merkezinde kapitalizm ve demokrasinin ne ölçüde uzlaştırılabileceği meselesinin yattığının altını çizer.

Bir gelişme ve kalkınma ideolojisine indirgenmiş olan Sovyet sosyalizminin çöktüğü, bir tür kapitalizmi demokrasiyle uzlaştırma çabası olan Keynezyen refah devletinin tasfiyesi yönünde önemli adımların atıldığı günümüz koşullarında, toplumun dışında tahayyül edilmiş bir devletin bürokratik idari araçları ve yönetim teknolojileri aracılığıyla insanca yaşama uygun yeni toplumsal ve siyasal yaşam biçimleri yaratılabilir mi? Habermas’ın çok açık bir şekilde ortaya koymuş olduğu bu temel sorunu teğet geçen yeni yoksulluk analizleri ve sosyal politika arayışları, en nihayetinde piyasa kapitalizmini ehlileştirmek ve küresel rekabet koşullarında sürdürülebilir kılmak işlevinden öteye geçemeyecektir. Habermas’ın Claus Offe ve Andre Gorz arasındaki tartışmalara referansla değinmiş olduğu gelir ve emek arasındaki bağın koparılması ve çalışma zorunluluğu olmaksızın her fert için asgari bir vatandaşlık gelirinin teminat altına alınması yönündeki öneriler insanca yaşam ideallerine uygun yeni sosyal ve siyasal ilişkilerin yaratılmasını mümkün kılabilir mi? Habermas bu ütopyayı güncel koşullarda mümkün kılacak siyasal ilişkiler üzerine fikir geliştirmeye çalışıyor. Türkiye’de de “asgari gelir desteği” ve “vatandaşlık geliri” gibi kavramlar etrafında yürütülen tartışmalarla yeni sosyal politika önerileri oluşturma yönünde çaba sarfediliyor. Fakat ilginçtir ki Türkiye’ye ilişkin tartışmalarda Habermas’ın gündeme getirmiş olduğu temel sorular büyük oranda gözardı ediliyor.[4] Sınıf perspektifi ve iktidar ilişkilerini tartışmanın merkezine koyması itibariyle Erik Olin Wright “temel gelir” uygulamasının görece sol bir savunusunu yapıyor. Wright bonkör bir “temel gelir” ugulamasının kapitalist sınıf ilişkilerindeki dengeleri değiştirebileceğini ve böylece emek ile sermaye arasındaki iktidar eşitsizliğinin giderilebileceğini ifade ediyor.[5] Mülkiyet ve üretim ilişkilerinin demokratik dönüşümü gereğine hiç temas etmeden, liberal eşitlikçilik ideolojilerinin veya onun bir varyantından başka bir şey olmayan anayasal vatandaşlık söylemi etrafında formule edilen “asgari gelir desteği” gibi yeni bölüşüm ilişkileri teknolojileri iktidar ilişkilerindeki dengesizliği dönüştürmeye yeterli olabilir mi? Bu soruya vereceğimiz cevap kuşkusuz olumsuz. Bununla birlikte Erik Olin Wright’in iktidar ilişkilerindeki dengesizliğin giderilmesini esas hedef olarak belirlemesinin isabetli olduğunun teslim edilmesi gerekiyor. Fakat sınıf ilişkilerindeki dengesizliğin giderilmesi ancak ve ancak bu dengesizliğin yeniden üretilmesini mümkün kılan toplumsal mükiyet ilişkilerinin aşılmasıyla mümkün olabilir. Bir tarafta mülk sahipleri sınıfı diğer tarafta hangi normatif değerle meşrulaştırılırsa meşrulaştırılsın vatandaşlık geliri veya asgari gelir desteği almaya mahkum edilmiş mülksüzler sınıfı olduğu sürece insanın özgürleşmesi ve demokratik bir toplum kurulması mümkün olamayacaktır.

Marksizmin radikal felsefesine sadık bir politik perspektif ve bu çerçevede formule edilecek “sosyal politikaların” dayanak noktaları ne olmalıdır? Bu noktada Habermas’ın Offe ve Gorz’a referansla gündeme getirdiği ve günümüz sosyal politika tartışmalarında gittikçe ağırlık kazanmaya başlayan emek ve gelir arasındaki ilişkinin kopartılması gerektiği fikrinin Marksist düşünceyle ilişkisine kısaca değinmekte fayda var. Habermas açıkça toplumsal emek üzerine dayalı toplum tahayyüllerinin artık inandırıcılıklarını kaybettiğini söylüyor. Alman İdeolojisi’nden yaptığı bir alıntıyla Marx’ın ütopyasının da toplumsal emeği esas aldığını iddia ediyor. Oysa ilginçtir ki Marx yine Alman İdeolojisi’nde yer alan yabancılaşmanın aşılmasına yönelik görüşlerini ifade ettiği ünlü pasajda komünizmi çalışmanın ve toplumsal işbölümünün zorunluluk olmadığı bir ütopya olarak tasavvur ettiğini bütün açıklığıyla ortaya koymuştu. Marx komünizmi zorunlu emeğin tamamen sönümlendiği, yani çalışmanın bir zorunluluk olmaktan çıktığı, özgür birey ve yaşam biçimlerinin yeşereceği bir ortam olarak tahayyül etmiştir. Bu felsefi temelin ışığında günümüz koşullarında gündeme getirilecek somut siyasi perspektif ne olmalıdır? Gorz ve Offe’nin de altını çizdiği üzere teknolojinin ve üretici güçlerin ulaşmış olduğu düzey itibariyle artık toplumu oluşturan bütün bireylerin tam zamanlı istihdamının ne mümkün ne de gerekli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ancak gerekli toplumsal emeğin bütünüyle sönümlenmesi hedefine ulaşmak çok yakın bir gelecekte mümkün görünmüyor. Bu koşullarda günümüz kapitalizmi emekçi sınıfları yoksulluğa ve esnek emek süreçlerine mahkum etmiş durumda. O halde bugünün gerçekliği olan yoksulluk ve esnek emek süreçlerine karşı mücadelede toplumsal üretimin demokratik yönetimi ve toplumsal ürünün eşitlikçi paylaşımını hedeflemeliyiz. Sosyalist sol bu genel çerçeveyi somut önerilere dönüştürme imkânını gündelik hayatın ve mücadelenin aktüelliği içinde bulacaktır. Bugün, mülk sahipleri ve mülksüzler; insanca yaşama imkânı sağlamayan bir asgari ücretle çalışmak durumunda kalanlar ve bu imkâna bile sahip olamayıp ancak devletin ödeyeceği, asgari ücretin üçte biri veya yarısı oranında ve anayasal bir sadaka olmaktan öteye geçemeyecek “asgari gelir desteği” almaya mecbur bırakılanlar; ve piyasa ekonomisini yönetenler ve bu ekonominin mağdurları şeklindeki ayrımların tamamını geçersiz kılacak doğrultuda gündelik mücadele talepleri geliştirmek durumundayız. Bunlar kuşkusuz gerçekleştirilmesi imkânsız, ütopik fikirler değil. E.P.Thompson onsekizinci yüzyılda piyasa ekonomisi değerlerinin hakim olmadığı bir sosyal formasyonun ve kültürel dünyanın tarihsel varlığını ortaya koymuştu. Dünya ve Türkiye emekçi sınıflarının mücadele tarihi emek süreçlerinin, toplumsal üretimin demokratik yönetimi ve toplumsal ürünün eşitlikçi paylaşımı talebinin bugünden yarına gerçekleştirilebilir bir hedef olduğunu gösterecek deneyimlerle dolu.

 

[1] Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, der., Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru (İstanbul: İletişim Yayınları, 2007). Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, der.,Sosyal Politika Yazıları (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006).

[2] Ahmet Bekmen, “Temel Gelire Doğru,” Mesele Kitap Dergisi, no. 10 (2007).

[3] Jürgen Habermas, “The New Obscurity: The Crisis of the Welfare State and the Exhaustion of Utopian Energies,”  Shierry Weber Nicholsen (der.) The New Conservatism. Cultural Criticism and the Historian’s Debate içinde  (The MIT Press, 1989).

[4] Buğra ve Keyder, der., Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru. Ayşe Buğra ve N. Tolga Sınmazdemir, “Yoksullukla Mücadelede İnsani ve Etkin Bir Yöntem: Nakit Gelir Desteği,”  Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder (der.) Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde  (İstanbul: 2007).

[5] Erik Olin Wright, “Temel Gelir, Paydaş Geliri Transferleri ve Sınıf Analizi,”  Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder (der.) Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğruiçinde  (İstanbul: İletişim Yayınları, 2007). Ahmet İnsel, “İktisat Aklına Sokulan Siyasal Çomak: Vatandaşlık Geliri,”  Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder (der.) Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde  (İstanbul: İletişim Yayınları, 2007).

 

Bu yazı 2007 yılında Mesele Kitap Dergisi’nde yayımlanmıştır:

Özbek, Nadir. “Refah Devletinin Krizi, Yeni Sosyal Politika Önerileri ve ‘Temel Gelir’ Üzerine Düşünceler.” Mesele Kitap Dergisi, no. 11 (2007): 43-46. PDF.