İmparatorluk Tartışmalarında Radikal Bir Açılım

January 1, 2006 - Tarih Yazıcılığılı

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Harry Harootunian, İmparatorluğun Yeni Kılığı: Kaybedilen ve Tekrar Ele Geçirilen Paradigma adlı kitabıyla 11 Eylül sonrasında gündeme oturan imparatorluk tartışmalarına kuramsal derinliğe sahip radikal Marksist bir perspektif ve yeni bir boyut kazandırıyor.[1] Kitabın önemli bir kısmı İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal bilimlerin, tarih ve bölge çalışmalarının ideolojik eksenini oluşturan modernleşme teorisi eleştirisine ayrılmış. Harootunian, açık bir şekilde, modernleşme olgusunun, İkinci Dünya Savaşı’nın gözden düşürdüğü sömürgecilik ve emperyalizmin değişim geçirmiş halinden başka bir şey olmadığını söylüyor. Modernleşme teorisi akademik ve radikal politik çevrelerde son çeyrek asırda enine boyuna tartışılmış, bir çok açıdan eleştirilmiş ve önemli ölçüde itibar kaybına uğramış durumda. Ancak, Harootunian, modernleşme paradigmasının bir sosyal değişim teorisi olarak “Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve rekabetin bitişi ile gözden kaybolmuş olmakla birlikte, şu aralar, tarihteki imparatorluklara atfedilen rasyonel başarılar ve bunların Amerikan emperyumuna sunduğu dersleri de içine alarak yeniden gün yüzüne çıktığını” öne sürüyor. Kısaca, kaybedilen paradigma tekrar ele geçirilmiştir.

Son on yılın eleştirel kuramsal yazınında, modernleşme teorisinin bir geri dönüş yaşamakta olduğunun altı çizilmişti. Arif Dirlik’in ifadesiyle kapıdan kovulan modernleşme teorisi arka pencereden geri dönmüştür. Bunu en tipik örneği, ülkemizde henüz yeterince tartışılmayan ancak Nilüfer Göle’nin tercüme/aktarmasıyla Türkiye’ye de ithal edilmiş bulunan alternatif veya çoğul moderniteler kavramıdır.[2] Daedalus gibi sektörün itibarlı bir dergisinin 2000 yılında modernleşmeyi çoğulluğu içinde evrensel bir durum olarak tanımlayıp paradigmaya itibar kazandırmak üzere özel sayı hazırlamış olması bir rastlantı değil.[3] Yine radikal çevreler son on yılın küreselleşme kavramı etrafında şekillenen liberal akademik ve siyasi literatürün, modernleşme paradigmasını “evrenselleştirerek” yeniden canlanmasına hizmet etmiş olduğunu defalarca dile getirmişlerdir.[4] Alternatif moderniteler yaklaşımı, moderniteyi Batı kültürünün tekelinden çıkarıp, İslâmi modernite örneğinde olduğu gibi başka kültürel bütünlüklerle (medeniyetler) eklemleyerek çoğullaştırma arzusundadır. Eski modernleşme teorisinde olduğu gibi kültür/medeniyet olgusu bu yeni yaklaşımlarda yine özcü ve ve ahistorik bir şekilde tanımlanmaktadır. Yeni olan, başka medeniyetlere de modern olabilme yetisinin bahşedilmiş olmasıdır.[5]Küreselleşme literatürü ise basitçe kültür mevzusuna büyük ölçüde ilgisizdir: küreselleşme doğal tarihin/zamanın akışının, yani modernleşmenin, güncel durumu veya nihai uğrağıdır. Sonuç olarak modernleşme paradigması yalnızca zamana karşı dirençli değil, bir yandan da mutasyona uğrama yeteneğine sahip.

Harootunian, modernleşme teorisinin yeni görünümlerine ilişkin radikal eleştirilere bu teorinin “yeni emperyal kılığına” ilişkin bir tartışma yürüterek katkıda bulunuyor. Ancak öncelikle, modernleşme eleştirisini, felsefi ve epistemolojik bir temele oturtmaya çalışıyor. Kitabın önemli bir kısmının eski ve yeni görünümleriyle modernleşme teorisinin incelenmesine ayrılmış olması bir rastlantı veya bilinenin tekrarı değil. Harootunian’ın gündeme getirmiş olduğu eleştiriler modernleşme paradigmasının hâlâ etkisi altında bulunan Türkiye’deki tarih ve sosyal bilim çalışmaları bakımından da önemli açılımlar sağlayacak nitelikte. Harootunian’ın İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyal bilim ve tarihçiliğinin önemli donanımlarından olan “geç kalmışlık” (gecikmiş modernleşme) paradigmasının temelini oluşturan doğal, boş ve lineer zaman kavramsallaştırmasına yönelik eleştirisi bu çerçevede anlamlıdır. Türkiye’de sosyoloji ve tarih çalışmalarına derinlemesine nüfuz etmiş bulunan gecikmişlik paradigmasına yönelik henüz en ufak bir sorgulama ihtiyacı bile hissedilmemiştir. İmparatorluktan ulus-devlete geçiş teleolojik temeli üzerine kurulu Tanzimat’tan Cumhuriyet’e modern Türkiye tarihi anlatısı bütünüyle bu paradigmanın sultası altında şekillenmiştir. Ve bu anlatı hegemonik bir söylem olarak gücünden fazla bir şey kaybetmeden geçerliliğini hâlâ sürdürmektedir. Türkiye’de tarih ve sosyal bilimler alanında radikal bir kopuşa ihtiyaç olduğu açıktır.

Harootunian’ın yine Türkiye çalışmaları bakımından açılım sağlayabilecek bir başka katkısı da merkez-çevre paradigmasıyla ilgilidir. İkinci Dünya Savaşı sonrası modernleşme ideolojisinin temel taşlarından olan merkez-çevre paradigması daha önceden de bir çok açıdan eleştirilmişti. Ancak Harootunian bu eleştiriyi, radikal bir siyasete açılım sağlayacak nitelikte felsefi bir zemine taşıyor. “Gündeliklik” (everydayness) kavramına başvurarak tarihsel analizde mekana ilişkin soyutlamayı zamanın bir uzantısı olmaktan kurtarıyor ve bugün dahil her tarihsel moment için aktüel siyaseti ve siyasetin yığınsal aktörlerini ön plana çıkartıyor. Merkez-çevre analizinin aslında coğrafyaya lineer, düz bir zaman boyutu eklediği hatırlanmalı: merkez, çevrenin geleceğini temsil ederken, çevre de merkezin geçmişini yansıtıyor. Merkez-çevre paradigması Türkiye’ye ilişkin araştırmalar ve kuramsal boyut taşıyan yazılarda hâlâ geçerliliğini koruyor. Patenti 1960’lı yılların başına ve Edward Shils’e ait olan bu paradigma aynı yıllarda Şerif Mardin tarafından Türkiye çalışmalarına aktarılmış ve o günden bugüne Türkiye’de tarih ve sosyal bilimlere yön ve şekil vermiştir. Bugün söz konusu paradigmanın eleştirel bir süzgeçten geçirilmesine yönelik denemelerde bile epistemolojik bir eleştiriye girişilmekten uzak olunduğunu görüyoruz. Örneğin, merkez-çevre paradigmasını sözde aşmaya yönelik çabalarda bu kavramın Türkiye tarihinin analizi açısından işlevini yitirmediği savunuluyor ve paradigmanın sadece günümüzün iyice karmaşıklaşan ve değişim geçiren Türkiye toplumunu anlamak bakımından yetersiz olduğu ilavesinden öteye gidilemiyor.[6] Bir başka örneği ise yeni gündeme gelen “çevresiz merkez” kavramı oluşturuyor. Yapısalcılık sonrası teorilerin donanımıyla oluşturulan bu kavramla modernleşme ideolojisinin temellerinden olan ikilikler, merkez-çevre, devlet-toplum veya batı-doğu ikiliği, kavramsal düzeyde yeniden üretiliyor.[7] Sözde eskimiş olan modernleşme teorisinin herkes tarafından paylaşılan eleştirisi, varolan sığlığıyla aslında bu ideolojinin yeniden üretilmekte oluşunu örtbas etmekten başka bir işlev görmüyor.

Harootunian’ın modernleşme ideolojisinin yeni emperyal kılığına yönelik eleştirileri son dönemde tarihsel imparatorluklara, özellikle İngiltere’nin ondokuzuncu yüzyıl sömürgeci imparatorluk deneyimine ilişkin yeni İngilizce literatürü hedef alıyor. Bu yeni literatür, sömürgeciliğin şiddete dayanan tarihini arka plana itme, bu tarihi normalleştirerek günümüz Amerikan “emperyumu” için öykünülecek bir model, yeni bir hafıza oluşturma çabası olarak eleştiriliyor. Harootunian’a göre bu yeni literatür, Edward Said sonrası postkolonyal teorinin kazanımlarına karşı bir saldırı niteliği taşıyor. Bu çaba, yığınların, postkolonyal tarihçilik tarafından iğneyle kuyu kazarcasına geri kazanılmış seslerini susturarak, onların tarihsel özne konumlarından uzaklaştırılmaları anlamına geliyor. Bu tartışmaların ayrıntısına burada girmek mümkün değil. Ancak bu noktada son zamanlarda Türkiye’de güncel liberal siyasi pozisyonlara tarihî referans noktaları bulmak ve meşruiyet kazandırmak üzere Osmanlı tarihine ilişkin yeni hatırlama çabalarının ağırlık kazanmaya başladığına işaret etmekle yetinmek istiyorum. Bu yeni eğilim Osmanlı İmparatorluğu’nu bir tür iktidar pratiği, bir tahakküm ilişkisi bütünlüğü ve emperyal bir siyaset olarak kavramsallaştırmaktan kaçınıyor. Bunun yerine, ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihi, Avrupa Birliği’ni savunmak üzere, yine hayali bir Avrupa modelinin ışığında, sivil toplumun geliştiği, hukuk devleti normlarının yerleştiği, çoğulcu liberal bir sistem olarak kurgulanmaya çalışılıyor.[8]İmparatorluk imgesine bugünün siyasetine kaynaklık etmek üzere yeni bir yorum yeni bir canlılık kazandırılmaya çalışılıyor. Yine Osmanlı Devleti’nin ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Arap vilayetlerindeki uygulamalarını emperyal bir siyaset olarak değerlendirmek yerine, bu bölgede tesis edilen hakimiyet  “uzun Osmanlı barışı” olarak kavramsallaştırılıyor. Ondokuzuncu yüzyılın imparatorluk siyasetine sahip çıkılıyor ve bu hakimiyet ilişkisinin günümüz için esin kaynağı olması arzulanıyor.[9]

Harootunian, 11 Eylül sonrasında Amerikan hakimiyetinin gittikçe açık şiddete dayanan bir nitelik kazandığının altını çizmeyi de ihmal etmiyor. Soğuk Savaş döneminin kapitalist emperyalizmi, egemenliğini modernleşme ideolojisinin bütün toplumların gelişme-kalkınma süreci sonucunda ortak bir noktada birbirlerine yaklaşacakları büyülü telkiniyle pekiştirmekteydi. Amerikan neoconlarının iktidarı döneminde böylesi ideolojik kılıflara gittikçe daha az başvuruluyor. Bununla birlikte, imparatorluk geçmişine ilişkin tarih literatürünü, Amerikan “emperyumuna” bir meşruiyet zemini oluşturma çabasına bir katkı olarak değerlendirmek gerekiyor. Harootunian bu noktada dikkatleri güncelliği tartışma götürmeyecek şekilde belirginlik kazanan, ancak tarih ve sosyal bilim çalışmalarında Almanya’nın 30’lu yıllarına hapsedilen faşizm konusuna çekiyor ve Poulantzas’a referansla emperyalizmin faşizmle olan ilişkisinin altını çiziyor: “bugün emperyalizm hakkında konuşmak isteyenler faşizm meselesi hakkında sessiz kalamazlar.” Harootunian’ın modernite, imparatorluk/emperyalizm ve faşizm olgularını ortak bir zemin üzerinde ve birbirleriyle ilişkisi içinde kavramsallaştırma çabası son derece önemli. Harootunian’ın bu konudaki katkısı, Türkiye’ye ilişkin tarih ve güncel siyasal analizlerde faşizm, ırkçılık, soykırım gibi kavramları 1930’lu yıllar Almanya’sının biricikliğine hapseden apolitik yaklaşımların aşılması bakımından da yeni açılımlar sağlayacak nitelikte.[10]

Harootunian, imparatorluk tartışmaları ve yeni Marksist emperyalizm teorilerine yönelik de önemli eleştirilerde bulunuyor. Öncelikle bu teorilerin “kapitalizmin yapısal işleyiş bozukluklarını” temel alıyor oluşlarının doğurduğu sorunlara dikkat çekiyor. Marksist emperyalizm teorilerinin ilkel sermaye birikiminin oynadığı rolü vurgulayan Luxemburgçu, “ultra emperyalizmi” teşhis eden Kautskyci ve emperyalizmi kapitalizmin en son aşaması olarak sabitleyen Leninci formülasyonlar arasında dağılım gösterdiğine işaret ediyor. Harootunian için bütün bu teorilerin ortak yanını yapısal belirleyicilere verilen önem ve beraberinde kriz, çelişkiler ve iktisadi felaketçilik ve benzeri terimleri getiren bir aşamacı kronoloji arayışı oluşturmaktadır. Harootunian ayrıca David Harvey, Ellen M. Wood, Leo Panitch tarafından geliştirilmeye çalışılan güncel emperyalizm teorilerinin bu üç gelenekle benzerliklerine işaret ediyor. Hardt ve Negri’nin “çokluk imparatorluğu” kavramının ise modernleşme teorisinin imparatorluk kılığı içinde yeniden canlanışı ile taşıdığı epistemolojik paralelliklere gönderme yapıyor: “Hardt ve Negri’in tek yapabildiği, ‘küreselleşmenin’ ulus devletin iktidarını, ABD ya da başka bir ülkenin, kendi deyimleriyle, ‘emperyalist projenin merkezini oluşturamayacağı’ kadar azalttığını göstermek için bugünlerde öne sürülen eski bir modernleşme teorisini sağlığına kavuşturmaktan ibaret.”[11]

Bu teorik yaklaşımlar Marksizm içi tartışmalar ve kuşkusuz radikal bir siyaset arayışının ürünleri. Harootunian bu arayışlara, postyapısalcı ve postkolonyal teorinin kazanımlarını radikal Marksist bir epistemolojik söyleme eklemleyen bir çerçeve oluşturarak katılıyor. Harootunian’ın teorik arayışları Marksizmi radikal bir zemine oturtma çabasının ürünü ve imparatorluk/emperyalizm tartışmalarının ötesine taşan açılımlara sahip. Bu çerçevede, örneğin, “gündeliklik” (everydayness) kavramını felsefi bir temelde yeniden kurarak Marksizmin yapısalcı yorumlarına karşı duruyor.[12] Walter Benjamin, Siegfried Kracauer, Tosaka Jun gibi 1930’lu yılların düşünürlerine geri dönerek yapısalcılık sonrası teorilerin epistemolojjik eleştirisini içerecek derinlikte ama siyasetin öncelliğini ön plana çıkaran bir kaygıyla Marksist teoriye felsefi bir derinlik kazandırıyor. Harootunian “gündeliklik” kavramını çoğunlukla soyut felsefi bir düzlemde tanımlıyor. Ancak bu kavramla siyasetin önceliğine vurgu yapıyor ve kavramı somutlaştırmak üzere yığınların kendi kaderlerinin öznesi olduğu gerçeğinin en belirgin olduğu tarihsel anları, örneğin Ekim Devrimi’ni, sovyetler iktidarını, Lenin ve Trotsky’yi ön plana çıkartıyor.[13] Bu noktada Gramsci’nin sovyet devrimini Kapital’e karşı bir devrim olarak yorumluyor oluşunu hatırlamamak mümkün değil.

Açıkel, Fethi. “Entegratif Toplum Muarızları: ‘Merkez-Çevre’ Paradigması Üzerine Eleştirel Notlar.” Toplum ve Bilim, no. 105 (2006): 30-69.

Ahıska, Meltem. “Hayal Edilemeyen Toplum: Türkiye’de “Çevresiz Merkez” ve Garbiyatçılık.” Toplum ve Bilim, no. 105 (2006): 11-29.

Akarlı, Engin Deniz. The Long Peace: Ottoman Lebanon, 1861-1920. Berkeley: University of California Press, 1993.

Cooper, Frederick. “What is the Concept of Globalization Good For? An African Historian’s Perspective.” African Affairs 100 (2001): 189-213.

Dirlik, Arif. “Modernity as History: Post-Revolutionary China, Globalization and the Question of Modernity.” Social History 27, no. 1 (2002): 16-39.

Eisenstadt, S. N. “Multiple Modernities.” Daedalus 129, no. 1 (2000): 1-29.

Göle, Nilüfer. Melez Desenler. İstanbul: Metis Yayınları, 2000.

———. “Snapshots of Islamic Modernities.” Daedalus 129, no. 1 (2000): 91-117.

Harootunian, Harry. “The Black Cat in the Dark Room: Learning to See in the Dark.”Positions 13, no. 1 (2005): 135-157.

———. “Kaplanın İninde: Sosyalist Gündeliklik Mao Sonrası Çin’de.” Praksis, no. 13 (2005): 311-322.

———. “Future of Fascism.” Radical Philosophy, no. 136 (2006): 23-33.

———. İmparatorluğun Yeni Kılığı: Kaybedilen ve Tekrar Ele Geçirilen Paradigma. (çeviren:Erkal Ünal). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2006.

———. Tarihin Huzursuzluğu: Modernlik, Kültürel Pratik ve Gündelik Hayat Sorunu. (çeviren:Mehmet Evren Dinçer). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2006.

Keyder, Çağlar. Memâlik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne. İstanbul: İletişim Yayınları, 2003.

Makdisi, Ussama. “Rethinking Ottoman Imperialism: Modernity, Violence and the Cultural Logic of Ottoman Reform.” Jens Hanssen, Thomas Philipp ve Stefan Weber (der.) The Empire in the City: Arab Provincial Capitals in the Late Ottoman Empire içinde, 29-48. Beirut: Ergon Verlag Würzburg In Kommission, 2002.

Özbek, Nadir. “Alternatif Tarih Tahayyülleri: Siyaset, İdeoloji ve Osmanlı-Türkiye Tarihi.” Toplum ve Bilim, no. 98 (2003): 234-254.

Wittrock, Björn. “Modernity: One, None, of Many? European Origins and Modernity as a Global Condition.” Daedalus 129, no. 1 (2000): 31-60.


[1]               Harry Harootunian, İmparatorluğun Yeni Kılığı: Kaybedilen ve Tekrar Ele Geçirilen Paradigma, çev. Erkal Ünal (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2006).

[2]               Nilüfer Göle, Melez Desenler (İstanbul: Metis Yayınları, 2000).

[3]               Bu sayıda yer alan makalelerde moderniteye küresel bir durum olarak evrensel bir nitelik atfedilmekte. Wittrock’un yazısı bu ortak fikri yansıtması bakımından önemli. Björn Wittrock, “Modernity: One, None, of Many? European Origins and Modernity as a Global Condition,” Daedalus 129, no. 1 (2000), s.31-60. Kuramın ağır toplarından Eisenstadt’ın bu sayıda uzunca bir yazısı olması dikkat çekici. S. N. Eisenstadt, “Multiple Modernities,” Daedalus 129, no. 1 (2000), s.1-29. Yine aynı özel sayıda Göle’nin de bir yazısı bulunmakta. Nilüfer Göle, “Snapshots of Islamic Modernities,” Daedalus 129, no. 1 (2000), s.91-117.

[4]               Örnek olarak bkz., Arif Dirlik, “Modernity as History: Post-Revolutionary China, Globalization and the Question of Modernity,” Social History 27, no. 1 (2002), s.16-39. Frederick Cooper, “What is the Concept of Globalization Good For? An African Historian’s Perspective,” African Affairs 100 (2001), s.189-213.

[5]               Bu yaklaşımın İslâmın özü itibariyle modernleşmeye aykırı olmadığı görüşünü savunan ondokuzuncu yüzyılın “İslâm modernizmi” görüşüyle benzerliği dikkat çekicidir.

[6]               Fethi Açıkel, “Entegratif Toplum Muarızları: ‘Merkez-Çevre’ Paradigması Üzerine Eleştirel Notlar,” Toplum ve Bilim, no. 105 (2006), s.30-69.

[7]               Meltem Ahıska, “Hayal Edilemeyen Toplum: Türkiye’de “Çevresiz Merkez” ve Garbiyatçılık,” ibid., s.11-29.

[8]               Çağlar Keyder, Memâlik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003). Keyder’in Osmanlı kurgusunun eleştirisi için bkz. Nadir Özbek, “Alternatif Tarih Tahayyülleri: Siyaset, İdeoloji ve Osmanlı-Türkiye Tarihi,”Toplum ve Bilim, no. 98 (2003), s.234-254.

[9]               Bu noktada bkz. Engin Deniz Akarlı, The Long Peace: Ottoman Lebanon, 1861-1920 (Berkeley: University of California Press, 1993). Bu noktada daha eleştirel bir yaklaşım için bkz. Ussama Makdisi, “Rethinking Ottoman Imperialism: Modernity, Violence and the Cultural Logic of Ottoman Reform,”  Jens Hanssen, Thomas Philipp ve Stefan Weber (der.) The Empire in the City: Arab Provincial Capitals in the Late Ottoman Empire içinde  (Beirut: Ergon Verlag Würzburg In Kommission, 2002), s.29-48.

[10] Harry Harootunian, “The Black Cat in the Dark Room: Learning to See in the Dark,” Positions 13, no. 1 (2005), s.135-157, Harry Harootunian, “Future of Fascism,” Radical Philosophy, no. 136 (2006), s.23-33.

[11] Harootunian, İmparatorluğun Yeni Kılığı: Kaybedilen ve Tekrar Ele Geçirilen Paradigma, 17.

[12] Harootunian, İmparatorluğun Yeni Kılığı kitabının felsefi arka planını oluşturan bu görüşlerini Tarihin Huzursuzluğu adlı kitabında derinleştiriyor. Harry Harootunian, Tarihin Huzursuzluğu: Modernlik, Kültürel Pratik ve Gündelik Hayat Sorunu, çev. Mehmet Evren Dinçer (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2006).

[13] “Gündeliklik” kavramı aşağıdaki yazıda daha somut olarak ifade edilmiştir. Harry Harootunian, “Kaplanın İninde: Sosyalist Gündeliklik Mao Sonrası Çin’de,”Praksis, no. 13 (2005), s.311-322.

Bu yazı 2006 yılında Virgül dergisinde yayımlanmıştır:
Özbek, Nadir. “İmparatorluk Tartışmalarında Radikal Bir Açılım.” Virgül, no. 101 (2006): 14-16. PDF.