Kamusal Alan Kavramına İhtiyacımız Var mı?

February 1, 2004 - Tarih Yazıcılığılı

Tweet about this on TwitterShare on Facebook
Bu söyleşi 2004 yılında Birgün gazetesinde yayımlanmıştır:
Birgün (Halkın Gazetesi), Yıl 1, Sayı 132, 23 Ağustos 2004 Pazartesi.Söyleşi: Ahmet Yusuf Özden, Ahmen Bekmen

“Kamusal alanın aynı zamanda iktidarın kurulduğu ve meşruiyetinin sağlandığı bir alan olduğunu da hatırlatan Nadir Özbek, solun “demokratik kamusal alan” söyleminin peşinden gitmek yerine toplumsal demokrasi mücadelesinin meseleleriyle iştigal etmesi gerektiğini belirtiyor. Nadir Özbek’in söyleşisi hiç kuşku yok ki yeni tartışmalara yol açacaktır.”

“Kamusal alanı siyasetin cereyan ettiği zemin olarak tanımladığımız takdirde, kamu otoritesi ve kamusal alan gibi bir ayrıma ihtiyaç duymayacağız.”

“Osmanlı-Türkiye tarihçiliğinde, veya daha genel olarak “doğu” toplumlarında sivil toplumun ve kamusal alanın zayıf olduğu görüşü tarihsel araştırmalar sonucu ortaya çıkartılmış bir gerçek olmaktan çok bizim uydurduğumuz bir şey.”

“Demokratik kamusal alan söylemini kullanmanın riskli oluğunu düşünüyorum. Solun sosyal ve sınıfsal içeriğini de belirginleştirerek demokrasi talebini ön plana çıkarması gerekmektedir.”

Birgün’ün 12. sayfasını, yani “memleket meseleleri”ne dair sözü olanların “forumu”nu 10 Ağustos Salı gününden beri kamusal alan tartışmasına ayırdık. O gün de belirttiğimiz gibi geniş katılımlı ve verimli bir tartışma yaratmak başlıca görevlerimizden biriydi ve bugüne değin kamusal alan üzerine, özgürlükçü bir kamusal alan arayışı noktasında ortaklaşsalar da, farklı anlayışlarda birçok yazı yayınlandı. Sayfamızın bugünkü konuğu olan Nadir Özbek ile kamusal alan tartışması üzerine söyleştik. Nadir Özbek daha önce yayınlanan birçok yazıdan farklı olarak solun kamusal alan kavramını kullanmasının sorgulanması gerektiğine inanıyor. Kamusal-Özel alan, Kamusal alan-Devlet gibi ayrımlara karşı çıkan Özbek, illa kullanılacaksa bu kavramın liberal ve demokratik içeriğinden arındırılarak kullanılması gerektiğini söylüyor. Yine bu sayfalarda çok sık atıf yapılan Habermas’ın kamusal alan tarifine de eleştirel yaklaşıyor. Kamusal alanı siyasetin zemini olarak tarif eden Özbek, Türkiye gibi toplumlarda kamusal alan ve sivil toplumun zayıflığını iddia eden tezleri de temelsiz buluyor.

 

“Kamusal alan kavramına ihtiyacımız var mı?”

Kamusal alanın aynı zamanda iktidarın kurulduğu ve meşruiyetinin sağlandığı bir alan olduğunu da hatırlatan Nadir Özbek, solun “demokratik kamusal alan” söyleminin peşinden gitmek yerine toplumsal demokrasi mücadelesinin meseleleriyle iştigal etmesi gerektiğini belirtiyor. Nadir Özbek’in söyleşisi hiç kuşku yok ki yeni tartışmalara yol açacaktır.

• Kamusal alan kavramının üzerinde kopan tartışmaların nedeni nedir sizce?

Kamusal alan kavramının büyüsü aslında, kamusal alan adına hareket ettiğini iddia eden kesimlerin kendi söylemlerini genel çıkar olarak sunabilmelerini mümkün kılmasında yatıyor. Demokratik bir kamusal alan arayışının, aslında kamusal alanın veya başka bir ifadeyle siyasetin, sosyal ve sınıfsal içeriğini kenara itmemize yol açacağını düşünüyorum. Kamusal alanda mevcut aktörlerin sosyal ve sınıfsal konumlarını açığa çıkartmamız, siyaset ve kamusal alanı anlamamız açısından elzem. Solun kamusal alan kavramını kendi söylemine eklemlemek yerine, bu kavramın siyasetin sosyal ve sınıfsal içeriğinin görünmez kılınmasındaki işlevini ve sosyal gerçekliğin parçalı-bölünmüş yapısını teşhir etmesi gerektiğini düşünüyorum.

• Solun kamusal alan kavramını kendi lisanıyla mı kullanması gerektiğini ima ediyorsunuz, yoksa sizce bu kavram tamamen red mi edilmeli?

Kamusal alanı ve devleti bir şekilde birbirinden ayrı olgularmış gibi kabul etmiş bulunuyoruz aslında. Bu başlangıç noktası liberal bir siyaset anlayışına tekabül ediyor. Böylece siyasi söylemimiz, devletin ve kamu otoritesinin, iktidarın ve siyasetin, toplumun dışında olabileceği gibi liberal bir anlayış üzerine oturtulmuş oluyor. Kamusal alanı siyasetin cereyan ettiği ortam veya zemin olarak tanımladığımız takdirdeyse, kamu otoritesi ve kamusal alan gibi bir ayrıma ihtiyaç duymayacağız. Böylelikle kamusal alanı açık siyasetle eşitlemiş olacağız ki, ben bunun önemli olduğu kanaatindeyim. Kamusal alanı liberal ve demokratik içeriğinden yani büyüsünden arındırarak, siyasetin zemini olarak ele aldığımız takdirde kamusal alan kavramı siyasetle eşitlenecek ve böylece siyasi açıdan pek de gerekli olmayan bir kavram haline gelmeye başlayacaktır.

• Peki kamu otoritesi ile siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl düşünmeliyiz sizce?

Kamu erkini kamusal alandan ayırdığınızda, siyaseti kamu erkinin, kamu otoritesinin dışında bir olguymuş gibi tanımlıyorsunuz. Oysa kamu otoritesi, siyasal öznelerin bilfiil toplumsal siyaset içerisinde kendi konumlarını güçlendirmek için kullandıkları pratikler, kurumlar ve aygıtlardır. Her iki kavramı mutlaka kullanmak arzusundaysak, en azından kamu otoritesini, kamusal alan kavramının, yani siyasetin içerisine taşımalıyız. Kamu otoritesini temsil eden gruplar ve sınıflar da söz konusu otoriteyi kullanarak siyaset yapıyor oldukları için, o siyasetleri de kamusal alan içinde cereyan eden olgular olarak kabul etmek durumundayız.

• Bu noktada bunun tam tersi de bir başka tehlike değil mi sizce?

Evet, bunun tam aksi olarak, siyaseti tamamen kamu otoritesi katına atfetmek de yanlış olacaktır. Kamu otoritesi mevkiinden yapılan siyaseti yüksek siyaset olarak görmek, toplum düzeyini tamamen aşağı siyaset veya siyaset dışı olarak almamıza neden oluyor. Biz siyaseti yüksek siyaset olarak ayrıştırdığımız zaman geride kalan alan siyaset dışı bir alan olarak kalmış oluyor. Böylece kamu otoritesi diye ayrıştırdığımız alana demokratik olmayan bir öz, kamusal alan olarak ayrıştırdığımız alana ise potansiyel olarak demokratik bir içerik atfetmiş oluyoruz. Bu ayrımı tamamen ortadan kaldırıp, kamu otoritesi üzerinden siyaset yapan kesimlerin siyasi söylemlerinin sosyal içeriğini teşhir etmemiz gerekiyor.

• Bu söyledikleriniz doğrultusunda Türkiye toplumunu ve tarihini nasıl ele almalıyız?

Kamusal alanı, en geniş anlamıyla siyasetin zemini olarak tanımladığımız takdirde, gerek günümüzde gerekse de Osmanlı-Türkiye tarihinde nerde bir sosyal siyasal hareketlilik varsa, orada bir kamusallığın oluştuğu, siyasetin olduğu noktasına gelmiş olacağız. O zaman Osmanlı-Türkiye tarihinde devletin güçlü olduğu, kamusal alanın veya sivil toplumun zayıf kaldığı şeklindeki yanlış bir tespitten kurtulmuş olacağız. Türkiye tarihinde, kitlelerin ve toplumsal grupların çeşitli düzlemlerde gündelik siyasi bir tavır aldıkları her durumda bir kamusallığın oluşmuş olduğunu kabul etmeliyiz. Dolayısıyla Osmanlı-Türkiye tarihinde, veya daha genel olarak “doğu” toplumlarında sivil toplumun ve kamusal alanın zayıf olduğu görüşü tarihsel araştırmalar sonucu ortaya çıkarılmış bir gerçek olmaktan çok, bizim uydurduğumuz bir şey. Bu görüşlerin arka planında aslında, bu coğrafyada devletin güçlü olduğu, toplumsal güçlerin ve sivil siyasal kültürün zayıf olduğu şeklindeki bir liberal siyaset teorisi yatıyor.

• Dolayısıyla çok yaygın olarak yapılan “toplumsal hareketliliğin olduğu batı toplumları” ve “tarihsiz, durağan doğu toplumları” ayrımına da pek itibar etmiyorsunuz.

Örneğin benim çalıştığım II. Abdülhamit dönemi, bir baskı rejimi olarak tanımlanır. Oysa ki, bu dönem kamusal faaliyetlerin, örneğin sosyal yardım faaliyetlerinin gerek İstanbul’da gerekse de taşrada son derece yaygınlaştığı, son derece dinamik bir toplumsal hareketliliğin olduğu bir dönem. İşin ilginç tarafı kamusal alanın bu kadar genişliyor olması Abdülhamit rejiminin aleyhine işleyen bir süreç de değil. Aksine bizzat baskıcı Abdülhamit rejimi tarafından teşvik edilen bir süreç. Yani kamusal alanın genişliyor olması, Osmanlı İmparatorluğu’nda 1890′lı yıllarda devlet iktidarının pekişmesi ve meşrulaşmasını mümkün kılan bir işleve de sahip. Kısacası, Osmanlı-Türkiye tarihinde sivil toplum ve kamusal alanın eksik veya zayıf olduğu görüşünün doğru olmadığı kanaatindeyim. Tarihçiliğimizde dernekleşme, partileşme, kitlesel siyasete katılma pratiklerinin, dolayısıyla kamusal alanın, 1908 devrimi sonrasında genişlediği kabul edilmektedir. Oysa bu pratikler aynı zamanda otoriter ve militer bir ortama da zemin hazırlamıştır. Kısacası 1908 tarihi Osmanlı’da kamusal alanın genişlemesi açısından bir dönüm noktası değildir, zira Abdülhamit döneminde de kitlelerin siyasete katılmalarının teşvik edildiğine şahit oluyoruz.

• Ne gibi yollarla?

Bu dönemde çok çeşitli vesilelerle İmparatorluğun dört bir köşesinde kitlelerin siyasete dahil edilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Örneğin 1897 Osmanlı-Yunan savaşından sonra şehit ailelerine ve yetimlere yardım yapmak üzere, imparatorluk çapında büyük bir yardım kampanyasının başlatıldığını ve buna geniş katılımların olduğunu, bu anlamda geniş bir kamusal alanın oluşmuş olduğunu görüyoruz.

Böylelikle tekrarlarsak liberal tanıma göre burada genişleyen bir kamusal alanın oluştuğunu söyleyebileceğimiz gibi, Abdülhamit’in kendi iktidarını bu alanda meşrulaştırdığını da tespit edebiliriz. Yine benzer bir şekilde, kamusal alanın önemli kurumlarından birisi olan basın da Abdülhamit döneminde sansüre rağmen belli bir gelişmişlik düzeyine ulaşmıştı. Osmanlı’da hem İstanbul hem de taşra gazeteleri, kamusallığın imparatorluğun her köşesinde yaygınlaşması ve kamunun ortak bir gündem etrafında bütünleştirilip yönlendirilmesi noktasında önemli işlevler görmüştür.

• Öyleyse kamusal alanı ideal, pirüpak, ulaşılması gereken bir durum olarak düşünmek ne tarihsel olarak ne de bugünü anlamak noktasında pek doğru değil…

Liberal siyaset anlayışına göre ve Habermas’ta ifadesini bulduğu şekliyle kamusal alan, özgürleşme olanakları taşıyan bir olgu olmakla birlikte, siyasetin modern kitle iletişim teknikleri üzerine kurulduğu bir ortamda manipülasyona ve yozlaşmaya da açık bir olgu. Ancak bence kamusal alan her zaman manipülasyon ve yozlaşmaya açıktır. Yozlaşmayı ve manipülasyonu siyasal mücadelelerin dinamiği belirliyor aslında. Bence, kamusal alan kavramını hem siyasette hem de tarih çalışmalarında illa kullanmak istiyorsak, bu kavrama en azından demokratik bir potansiyel öz atfetmekten dikkatle kaçınmalıyız. Demokratik içeriği belirleyen bizim kamusal alan kavramına yüklediğimiz soyut anlam değil, siyasetin sosyal ve sınıfsal boyutudur.

• Kamusal alanın bu çelişkili doğasına dair bahsettiğimiz dönemden bazı örnekler verebilir misiniz?

II. Meşrutiyet, Balkan Harpleri, I. Dünya Savaşı dönemlerine bakarsak eğer, Osmanlı İmparatorluğu’nda Hilal-i Ahmer’in, Donanma Cemiyeti’nin, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin oluştuğu, yani cemiyetleşmenin alabildiğine genişlediği bir dönem. Fakat öte yandan aynı dönem toplumun, yığınların özellikle Balkan Savaşları ile birlikte otoriter ve militarist bir perspektifle mobilize de edildiği bir ortamdır. Yani sivil toplum kuruluşlarının yaygınlaşması, kamusal alanın ve siyasetin genişliyor olması, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yığınları devlet erkinin arkasında toplayıp, nasyonalist ve militarist amaçlarla yönlendirmesini mümkün kılan bir zemin de olmuştur. Burada çok açık görülüyor ki, 1908 sonrasında liberal tanımıyla canlı bir siyaset zemini, genişleyen bir kamusal alan söz konusu, fakat bunun yanı sıra bu kamusal alan otoriter ve militer bir rejimin kurulduğu ve meşruiyetinin sağlandığı bir zemin. Dolayısıyla kamusal alanın genişlemesinden kendi başına bir demokratikleşme anlamı çıkarmamız mümkün değil.

• Türkiye tarihçiliğindeki hakim anlayış nedir bu konuda?

Osmanlı-Türkiye tarihçiliğinde aslında iki görüşten bahsetmek mümkün. Bu iki görüşün ortak paydası Osmanlı-Türkiye toplumunda sivil toplumun, katılımcı siyasal geleneğin eksik olduğudur. Bu ortak tespitten sonra ilk görüş, Türkiye’de vatandaşlık haklarını ve demokrasiyi genişletenin, Tanzimat’tan başlayarak II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet süreçlerinden geçerek, devlet olduğunu vaz eder. Yani sivil toplumun da kurucusunun devlet oluğunu iddia eder. İkinci görüş ise, ki bunu liberal görüş olarak ifade edebiliriz, Türkiye toplumunda devletin, II. Mahmut, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde olduğu gibi, sivil toplumun yeşermesinin hilafına olarak güçlendiği ve çalıştığını söyler. Bu ikinci görüşe göre ancak 1980′den sonra devletin küçülmesi ile beraber kamusal alan ve sivil toplumun genişlemesi olanaklı hale gelmiştir. Birinci görüşe göre ise 1980 sonrasında ve 2000′lerde sivil toplumun sağlıklı gelişiminde devlet yine bu sürecin teminatı ve koruyucu unsuru olmuştur. Bunlardan biri devleti diğeri ise toplumu öne çıkarmakla birlikte ortak noktaları kamusal alan olarak soyutladıkları olgunun sosyal ve sınıfsal içeriğine dair bir açılım getirmiyor olmalarıdır. Kamusal alan kavramını demokratik ve liberal bir öz ile tanımlamazsak, hem bugünün siyasetinde hem de Osmanlı-Türkiye tarihinde iktidarın kamusal alan üzerinden nasıl kurulduğunu ve nasıl meşrulaştırıldığını anlamamızı sağlayan bir kavram haline gelir.

• Peki farklı bir siyaset neyi dert edinmelidir sizce?

Kamusal alan-siyasal alan, kamusal alan-özel alan gibi ayrıştırmalarının tamamının aslında belli bir soyutlamaya denk düştüğünü ve pratik siyaset açısından bu soyutlamaların her birinin reddedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Somut siyasetin aslında bu tür soyut kavramlarla ayrıştırdığımız şeylerin aslında örtüştükleri düzlemlere işaret ederek düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Türkiye solunun gündemi bir demokrasi mücadelesi aslında, bunu da soyut bir demokrasi kavramı üzerinden değil, sosyal ve sınıfsal bir demokrasi olarak algılamak zorunda olduğunu düşünüyorum. Örneğin yoksulluğun, sınıfsallıktan arındırılmış bir olgu olarak değil, sosyal ve sınıfsal bir düzlemde algılanmak zorunda olunduğu gibi. Yoksa herkesin, örneğin hükümet ve sermaye çevrelerinin, kamusal alanı savunduğu bir ortamda, solun demokrasi talebinin sosyal sınıf içeriği belirsiz hale gelir.

Dolayısıyla “demokratik kamusal alan” söylemini kullanmanın riskli olduğunu düşünüyorum. Onun yerine ben solun, sosyal ve sınıfsal içeriğini de belirginleştirerek demokrasi talebini ön plana çıkarması gerektiği kanaatindeyim.

“Kamusal alanı siyasetin cereyan ettiği zemin olarak tanımladığımız takdirde, kamu otoritesi ve kamusal alan gibi bir ayrıma ihtiyaç duymayacağız.”

“Osmanlı-Türkiye tarihinde, veya daha genel olarak “doğu” toplumlarında sivil toplumun ve kamusal alanın zayıf olduğu görüşü tarihsel araştırmalar sonucu ortaya çıkarılmış bir gerçek olmaktan çok bizim uydurduğumuz birşey.”

“Demokratik kamusal alan söylemini kullanmanın riskli olduğunu düşünüyorum. Solun, sosyal ve sınıfsal içeriğini de belirginleştirerek demokrasi talebini ön plan çıkarması gerekmektedir.”