Kemalist Rejim ve Popülizmin Sınırları: Büyük Buhran ve Buğday Alım Politikaları, 1932-1937

January 1, 2003 - Türkiye Cumhuriyeti Tarihi

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Tek Parti Dönemi’nde Kemalist rejimin siyasi öncelikleri ve Türkiye’nin sınıfsal yapısı arasındaki etkileşimleri incelemek açısından, 1932-1937 yılları arasında uygulanan buğday alım politikaları önemli ipuçları sunmaktadır. Bu yazı, 1930’larda Ziraat Bankası aracılığıyla uygulanan buğday alım politikalarını yukarıdaki sorun çerçevesinde değerlendirmeyi amaçlamıştır. 1932’de çıkartılan “Buğday Kanunu” ile gündeme gelen bu politika 1938’e kadar Ziraat Bankası’nca yürütülmüştü.[1] Aynı politika 1938’den itibaren yeni kurulan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) tarafından sürdürüldü.[2] Bu yazının temel amacını Kemalist bürokrasinin Büyük Buhran koşullarında buğday üreticileriyle bir ittifak arayışı içinde olup olmadığı sorusunun cevaplanması, bir başka ifadeyle erken dönem Cumhuriyet rejiminin halkçı ve köycü söyleminin reel iktisat politikalarına yansıyıp yansımadığının belirlenmesi oluşturmaktadır.

1920’lerin sonu ve 1930’lar birçok ülke için Büyük Buhran’ın yol açtığı yıkıcı ekonomik ve toplumsal koşullar tarafından belirlenmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın dünya ekonomisinde yarattığı tahribat 1920’li yıllarda büyük ölçüde telafi edilmiş gibi görünüyordu. Bu gelişme önemli ölçüde Amerikan ekonomisindeki büyüme ve Amerika’dan Avrupa’ya artan oranlarda sermaye akımının sürdürülmesiyle sağlanıyordu. Bu koşullar devam ettiği sürece 1920’li yılları göreli bir refah dönemi olarak değerlendirmek mümkün görünüyordu. Ancak 1929 Buhranı, özellikle istikrarlı bir uluslararası para sisteminin yaratılamamış olması ve Britanya, Almanya ve Fransa’nın savaş sonrasında değişen dış politika tercihleri gibi Birinci Dünya Savaşı sonrasında önemli sorunların henüz çözülememiş olduğunu ispatladı. Dahası, tarımsal üretimdeki hızlı artış ve hemen her ülkenin kendi tarımsal ürünlerine yönelik koruyucu politikalar uygulaması uluslararası fiyat mekanizmasını önemli ölçüde devre dışı bırakmış, bu da aşırı üretim sonucunu doğurmuştu. Bu durum 1930’lu yıllarda uluslararası fiyatlarda keskin bir düşüşe yol açacak ve Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyecekti. Buhran koşullarında bütün malların fiyatlarında bir düşüş yaşanmış olmakla birlikte tarımsal malların fiyatlarının sanayi mallarının fiyatlarına göre daha hızlı düştüğü görülmüştür. Büyük Buhran’ın bu özelliği, krizin etkilerinin tarımsal çevre ülkelere hızla aktarılmasını mümkün kılmıştır. Bir başka ifadeyle buhran, Türkiye’nin de içinde bulunduğu çevre ekonomilere tarımsal ürünlerde ortaya çıkan bir fiyat krizi olarak ulaşmıştır.

Türkiye hükümetlerinin krize cevaben ürettiği ve 1929-1932 arasında yerli sanayii korumak ve sonrasında da devletçilik biçimini alan iktisat politikaları tarihçiler tarafından etraflıca incelenmiştir. Bu yazı daha ziyade tarım sektörü ve bu sektöre yönelik geliştirilen politikalar üzerine yoğunlaşacaktır. Buhranı takiben, Kemalist bürokrasinin, iç ticaret hadlerinin sanayi sektörü lehine düzenlenmesi yoluyla tarım kesiminden sanayi kesimine doğru geniş bir artık transferi gerçekleştirdiği genel kabul gören bir görüştür. Ancak 1930’lu yıllarda bürokrasinin tarımsal kesime yönelik sınıf tercihlerine ilişkin tartışma henüz sonuçlanmamıştır. Örneğin bir görüşe göre 1932 tarihli Buğday Kanunu’yla başlatılan uygulama, Kemalist bürokrasi ile buğday üreticisi orta köylülük arasında bir ittifaka işaret eder. Bu görüşü savunan Birtek ve Keyder’e göre, buhranı takiben düşen uluslararası ticaret hacmi en çok tüccarları ve ihracata yönelik ticari tarım yapan köylülüğü etkilemiştir.[3] İhracat gelirleri hızla düşerken, buğday fiyatlarının düşük seyri çiftçilerin iç piyasa için dahi üretim yapmalarını zora sokmuştur. Birtek ve Keyder’e göre, hükümetin piyasaya mal akımını sağlama almak ve böylece yiyecek malları ithalatının yaratacağı dış ticaret açıklarını engellemek amacıyla buğday lehine bir fiyat politikası oluşturması, bu koşullarda anlaşılabilir. Kemalist bürokrasinin tarım sektörünün farklı kesimlerine yönelik sınıf tercihleri açısından Boratav ise farklı bir noktayı vurgulamıştır. Boratav’a göre, bu dönem içerisinde uygulanan politikalar sonucunda yerli sanayi için hammadde üretimine yönelen tarımsal sektörlerin, buğday üreticileri karşısındaki göreli durumu daha iyice gözükmektedir.[4] Genellikle büyük işletmelerde üretilen pamuk böylesi bir örnektir. Koruma altında olduğu için göreli olarak yüksek girdi fiyatlarını karşılayabilen yerli sanayinin, bu sektördeki görece yüksek satış fiyatlarını belli bir düzeyde koruduğu söylenebilir.

 

 

Buğday

Pamuk

1927

100

100

1928

114

103

1929

104

96

1930

68

85

1931

41

60

1932

46

60

1933

49

76

1934

48

82

1935

55

84

1936

58

94

1937

63

94

 

Tablo 1: İç Mübadele Hadleri (Pamuk ve Buğdayın Satın Alma gücü)

 

 

Yukarıda kısaca değindiğimiz tartışmaya da ışık tutabilecek Kemalist bürokrasinin kırsal sınıf tercihlerine ilişkin bir çalışma, 1932-1937 yılları arasında T.C. hükümetince uygulanan buğday politikasının birincil kaynaklar ve istatistiki verilere dayalı ayrıntılı bir analizini gerektirmektedir. Konunun bütünlüklü bir analizi ise şu sorulara cevap bulmalıdır. İlk olarak, iç ticaret hadlerinin tarım aleyhine döndüğü koşullarda, herhangi bir ürün çeşidi ve tarımsal sektöre yönelik farklılaştırılmış bir politika yürütülüp yürütülmediğidir. Bu soruya cevap vermek için çeşitli tarım ürünleri arasındaki iç ticaret hadlerini, kendilerine eşlik eden dünya piyasalarındaki fiyatları da göz önünde bulundurarak, karşılaştırmak gerekmektedir. İkinci olarak, Buğday Kanununun ve peşinden gelen ilgili kararnamelerin etkilerini görmek açısından buğday üreticilerinin 1930’lu yıllardaki profilini çıkarmak gerekmektedir. Ne ölçüde piyasa için üretim yaptıkları ve piyasa için üretimin hangi bölgelerde yoğunlaştığı cevaplanması gereken sorular arasındadır. Son olarak Ziraat Bankası alımlarının coğrafi kapsamı ve fiziki büyüklüğü tespit edilmelidir. Açıktır ki alım politikasının etkinliği, alımların piyasaya çıkartılan toplam ürüne oranı ile açıklanabilir. Öyleyse cevaplanması gereken temel sorular bankanın hangi bölgelerden alım gerçekleştirdiği ve bu alımların pazara sürülen buğday hacmine oranıdır.

Aşağıda, istatistiki verilerin, kanunlar, kararnameler ve meclis tartışmaları gibi birincil kaynakların elverdiği ölçüde bu sorulara somut cevaplar verilmeye çalışılacaktır. Bu yazının işaret etmeye çalıştığı daha temel sorular ise, birinci olarak hükümetin sabit fiyattan buğday alım politikasının temel amacının ne olduğu; ikinci olarak da bu politikanın kırsal nüfusa etkilerinin ne yönde gerçekleştiğidir. Böylelikle buğday alım politikasının kazananları ve kaybedenleri belirlenmeye çalışılacaktır. Türkiye gibi geniş bir tarım kesimine sahip ülkeler için böylesi bir analiz, bu kesimin devletle kurduğu ilişkiler ve ittifakları anlamamıza yardımcı olabilir. Bu tartışmayı sürdürmemizin ardındaki asıl sorun ise Kemalist halkçılık söyleminin ne ölçüde iktisadi politikalarla desteklendiğidir. Nihai olarak bu tartışmanın Büyük Buhran koşullarında, kamu iktisadi politikaları ve kırsal üreticilere ilişkin daha genel sorunlar açısından da ipuçları sunacağı söylenebilir.

 

 

1930’ların Başında Buğday Üreticileri ve Buğday Piyasası

 

Büyük Buhran’ın ve onu takiben yürürlüğe konulan alım politikalarının buğday üreticileri üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik bir analiz, 1930’lu yıllardaki buğday üreticisi köylülüğün genel görünümünün somut bir şekilde ortaya konulmasını gerektirir. Köylülük geleneksel olarak üç alt grupta sınıflandırılır: yoksul, orta ve büyük toprak sahibi köylüler.[5] Bu gruplardan her birinin 1930’larda Türkiye tarımındaki göreli ağırlıklarını, tarımsal üretimin verimliliğine ilişkin genel göstergeleri kullanarak kısmen de olsa saptayabiliriz.[6] Bu dönemde buğday ve arpa üretimi hektar başına ortalama olarak 0.8 ton olarak gerçekleşmiştir. Eğer ekim yapılan toprağın yarısının nadasa bırakıldığını ve ortalama beş veya altı kişiden oluşan köylü hanesinin bir yıl içindeki hububat tüketiminin iki tona yaklaştığını varsayarsak, o zaman bir ailenin kendi geçimliğini sağlaması için en az beş hektar toprağa ihtiyaç duyduğunu düşünebiliriz. Diğer bir deyişle beş hektardan az toprağa sahip her toprak sahibi ve beş hektardan az toprağı işleme durumunda olan her kiracı çiftçi, ailesinin ihtiyaç duyduğu yiyecek miktarını karşılamakta yetersiz kalacaktır.[7] Bu çiftçiler yukarıda tanımlanan birinci kategori içinde yer alırlar. Pamuk’un tahminine göre 1930’larda yoksul köylüler toplam kırsal nüfusun yarısından fazlasını oluşturmaktaydılar.[8] Sekiz ila on hektar arası toprağı işleyen çiftçilerin orta köylülüğü temsil ettikleri düşünülebilir. Önceki varsayımlarımıza dayanarak on hektar toprağa sahip bir orta köylü ailesinin dört ton kadar buğday ve arpa ürettiğini söyleyebiliriz. Bu miktarın yarısı hane halkının kendi tüketimi için saklanırken geri kalanı pazara sunulmaktadır.[9]

Yukarıdaki tahminler pazara yönelik buğday üretiminin büyük bölümünün orta ve büyük ölçekli işletmeler tarafından karşılandığını göstermektedir. Ancak küçük köylülüğün pazar için üretimden bütünüyle bağımsız ve kendi tüketimine yönelik davrandığını düşünmek hatalı olur. Yoksul köylüler nakit vergilerini ödemek ve piyasadan mal almak için ürettikleri buğdayın bir bölümünü yerel pazarda satmak zorundaydı. Bu sebepten dolayı küçük üretici, buğdayını yerel pazara çok düşük fiyatla sunarak vergi ve borçlarını ödüyordu. Bunun karşılığında söz konusu yoksul köylüler kendi tüketimlerinde buğday yerine arpa ve diğer tarım ürünlerini tercih etmek durumunda kalıyorlardı.

Elimizde 1930’lu yıllara ait piyasaya sunulan buğday miktarına ilişkin veriler olmamasına rağmen, bir takım varsayımlar ve istatistiki yöntemlerle  buğday üretimindeki artık miktarını tahmin edebiliriz. Pazara sunulan buğdayın öncelikle kentsel alanlarda ve kent nüfusu tarafından tüketildiği düşünülebilir. Şehirlerde kişi başı yıllık ortalama buğday tüketim  tahminine dayanarak tüketilen toplam buğday miktarını, dolayısıyla da piyasaya sunulan buğdayın toplam buğday üretimine oranını hesaplamak mümkün gözükmektedir.[10] Hesaplamalarımıza göre, çalışmamızın kapsadığı 1932-1938 arasında pazarlanan buğdayın toplam buğday üretimine oranı % 23 olarak gerçekleşmiştir. Bu düşük rakam, önceki tahminlerimizle uyumlu biçimde, buğday üretiminin büyük bölümünün yoksul ve orta köylüler tarafından ve geçimlik olarak yapıldığı gerçeğine işaret etmektedir.

Aynı nazari yöntemi resmi istatistiki verilerle de destekleyerek her bir kentin ürettiği artık buğday miktarını belirlemek mümkündür.[11] 1934-1937 rakamlarına dayanarak yapılan hesaplamalara göre Konya, Sivas, Ankara, Eskişehir, Burdur, Afyon, Seyhan ve Kütahya Türkiye’nin piyasaya yönelik buğday üretiminin yarısını karşılamaktadırlar. Bu kentlerin demiryolu hatlarının çevresinde yer alması şaşırtıcı değildir. Anadolu Demiryolu hattının 1904’de Konya’ya ulaşmasıyla, bu bölgeler Osmanlı İmparatorluğunun buğday üretim merkezleri halini almışlardır. Bu altyapıyı devralan Cumhuriyet yönetimi yeni hatların inşasıyla Anadolu’nun diğer bazı bölgelerini de demiryolu şebekesine bağlamıştır.[12] Ulaşıma yönelik altyapı olanaklarından mahrum diğer bölgelere kıyasla demiryolu hatlarının içinden geçtiği Orta Anadolu kentlerinin çiftçileri ürünlerini büyük şehirlere ve pazarlara ulaştırma fırsatını bulmuşlardır. Hiç kuşkusuz bu bölgelerin köylüleri piyasa fiyatlarına ve hareketlerine daha duyarlı hale gelmişlerdir. Sonuçta denebilir ki piyasa için hatırı sayılır büyüklükte artık üretebilen çiftçiler Orta Anadolu’nun orta ve büyük ölçekli işletmelerinin sahibi veya kiracısı olan köylülerdi.

 

 

 

İl buğday üretiminin Türkiye toplamına oranı

%

Piyasaya sunulan toplam buğday içinde illerin payı

%

Konya 6,75 11,99
Sivas 5,20 9,37
Ankara 5,52 8,29
Eskişehir 2,82 6,21
Burdur 1,98 5,09
Afyon 2,99 4,27
Seyhan 3,40 3,90
Çorum 2,58 3,10
Kütahya 2,89 2,85
 
Toplam 34,13 55,07

 

Tablo 2. Buğday Üreten Başlıca İller, 1932-1937[13]

 

 

Buğday piyasasının özellikleri ve farklı üretici kesimlerin tüccarlar karşısındaki konumları buğday meselesinin anlaşılması açısından son derece önemlidir. 1930’larda buğday, en azından büyük şehirlerde, emtia borsasında işlem gören önemli mallardan birini oluşturmaktaydı. İlk emtia borsası 29/10/1924 tarihli bir kararname ile İstanbul’da kurulmuştu. Daha sonra İzmir, Bursa, Samsun, Adapazarı, Eskişehir ve Uzunköprü’de yeni ticaret ve hububat borsaları kuruldu. Kararname bu ürünlerin borsa dışında toptan ticaretini yasaklıyordu. Bu borsalarda sadece Ticaret ve Sanayi Odaları’na bağlı tüccarlara alışveriş yapma hakkı tanınmıştı.[14] Anadolu’nun çeşitli yerlerinde büyük ticari şirketlerin bölge acentaları vardı. Doğrudan üreticiler genellikle, bölgesel pazarlara taşıdıkları ürünlerini bu acentalara kendileri satarlardı. Bazı durumlarda ise komisyoncular bu alışverişe aracılık ederlerdi. Doğrudan üreticinin Ziraat Bankası’nın sağladığı kredilere ulaşamadığı durumlarda tefeci-tüccar ile arasında bir tür kredi veya borç mekanizması diyebileceğimiz özel bir ilişki biçimi oluşurdu. Küçük üreticinin yıl içerisinde, özellikle hasat öncesinde, tüketim giderleri finansmanı sorunuyla karşılaştığında başvurabileceği temel kaynak yerel tefeci-tüccar ve ticari acentaların sunduğu avanslardı. Tefeci-tüccar ve acentalar köylünün borçluluğundan doğan bağımlılığını alabildiğine sömürmüşlerdir. Bu sömürü iki biçimde gerçekleşmekteydi. Birincisi, borç ödeme biçimi nakit olduğunda, köylü borç alabilmek için çok yüksek faiz hadlerine razı olmak zorundaydı; ikincisi bu borcu ürün olarak ödediğinde, ürünü çok düşük fiyattan satmaya mecbur bırakılmaktaydı. Borçluluktan doğan diğer bir sıkıntısı ise köylünün borçlarını bir an önce ödeyebilmek için ürününü gecikmeden dolayısıyla çok düşük fiyatla elden çıkarmak zorunda kalmasıydı. Üreticilerin bu borç tuzağından bir ölçüde kurtulabilmeleri kırsal alandaki güç ilişkilerine ve köylülerin banka ve hükümet çevreleri üzerinde kurabilecekleri baskıya bağlıydı. Ucuz ancak sınırlı kredi kaynaklarına ulaşabilen üreticilerin bu sorundan kısmen de olsa kaçabildikleri düşünülebilir. Ancak bu imkana çoğunlukla büyük üreticilerin sahip olduğu düşünülebilir, ki onların sayısı da çok düşüktü. Orta ve küçük köylü grubunun büyük bölümü ise, borçlu olsunlar ya da olmasınlar, özellikle hasat zamanı fiyatların mevsimlik dalgalanması sonucunda ürünlerini düşük fiyattan satmak zorunda kalıyorlardı.

 

Büyük Buhran ve 1932 Tarihli Buğday Kanunu

 

1929 İktisadi Buhranı’nın hızla yayılması genelde tarımsal üretimin, özelde de buğday üretiminin hacmiyle ilgili sorunları dünya ekonomisinin gündemine taşıdı. 1920’lerin ilk yarısında, fiyatların göreli olarak yükselmesi nedeniyle dünya buğday üretim hacminin düzenli biçimde artmasına tanık olunmuştu. Söz konusu on yıl boyunca ABD, Kanada, ve iç savaş nedeniyle pazara gecikmeyle fakat hızla giren Sovyet Rusya’da buğday ekim alanları genişlemekle kalmadı, aynı zamanda yeni tekniklerin de kullanılmaya başlanılmasıyla verimlilik de büyük ölçüde arttı. Ancak 1920’lerin ikinci yarısından itibaren ve özellikle de buhranın patlak vermesiyle buğday fiyatları hızla düşüşe geçti. Bu sebepten dolayı Büyük Buhran’ın buğday aşırı üretim krizi olarak da yaşandığı söylenebilir. Buhranın, iktisadi ve sosyal sorunları buğday üreticisi ülkelerin gündemine sokması kaçınılmazdı. Hükümetlerin bir taraftan kırsal nüfusun hala önemli bir bölümünü oluşturan buğday üreticilerini koruyacak bir fiyat dengesini kurması gerekiyordu; ancak desteklenmiş buğday fiyatlarının kentli nüfus ve sanayi sektörü üzerindeki yükü ağırlaştırması kaçınılmaz görünmekteydi. Açıktır ki her bir ülkedeki buğday politikalarının kaderi sosyal grup ve sınıflar arasındaki güç ilişkilerine bağlıydı.[15]

 

 

 

 

Grafik 1: Amerika Ve Türkiye’de Buğday Fiyatları

 

 

 

 

Garafık 2: Amerika Ve Türkiye’de Pamuk Fiyatları

 

 

 

 

Grafık 3: Türkiye’de Buğday Ve Pamuk Fiyatları

 

 

 

 

Buğday

Pamuk

krş/kg

krş/kg

1923

7.70

15.50

1924

10.60

22.10

1925

14.40

22.70

1926

12.40

16.60

1927

11.80

22.90

1928

13.50

23.60

1929

12.50

22.50

1930

7.30

17.80

1931

4.00

11.40

1932

4.20

10.80

1933

3.70

11.10

1934

3.60

11.90

1935

4.60

13.70

1936

4.70

14.70

1937

4.70

13.70

 

TABLO 3: Türkiye’de Buğday ve Pamuk Fiyatları

 

 

1930’ların başında Türkiye’de de buğday meselesi ya da daha somut bir biçimde ifade edersek buğday krizi acil bir sorun olarak belirmişti. Grafik 1’den izlenebileceği gibi Türkiye’de buğday fiyatları Amerikan piyasasındaki fiyatlardan daha hızlı bir düşüş gerçekleştirmiştir. 1928 ile 1931 arasındaki üç yıl içerisinde buğday fiyatlarındaki toplam azalma Amerika’da % 59 iken Türkiye’de bu oran % 70 seviyesindedir. Aynı zamanda fiyatlardaki bu düşüş Türkiye’de daha keskin olmuştur. 1929’dan 1930’a bir yıl içerisinde, fiyatlar % 42 düşmüş; 1931’de ise % 45 oranında bir düşüş daha yaşanmıştır. Üstelik, buğday fiyatlarındaki azalma dünya piyasalarındaki düşüşten daha hızlı olmakla kalmamış, iç ticaret hadleri açısından buğdayın göreli fiyatındaki azalma, diğer tarım ürünlerinin fiyatındaki azalmayla kıyaslandığında daha büyük olmuştur. 1929-1931 yılları arasında tarım ürünlerinin alım gücündeki toplam düşüş % 29 olarak gerçekleşmiştir. Pamuk ve tütün için bu düşüş sırasıyla % 24 ve % 22 seviyesinde kalırken buğday için bu oran % 51 olmuştur.[16] Türkiye ve Amerikan pamuk piyasalarındaki fiyatların karşılaştırılması ayrıca aydınlatıcıdır (Bkz Grafik 2). Buğday ve pamuk fiyatlarına ait eğilimlerin karşılaştırılması da ilginç sonuçlar verebilir. (Bkz. Grafik 3) Türkiye’de pamuğun göreli fiyatları pamuk üreticisini daha avantajlı bir konumda tutarken, Amerika’da aynı durum buğday için geçerlidir. Türkiye’de fiyatlarda beklenmedik bir düşüşle karşı karşıya kalan buğday üreticisi köylüler, tefeci-tüccara olan önceki döneme ait faiz borçları ya da sabit vergiler gibi kaçamayacakları yükümlülüklerinin finansmanı problemiyle karşılaşmışlardır. Yoksul ve orta köylünün bu soruna verebileceği yanıt ya ekonomik iflas ya da hane-içi emek sömürüsünün yoğunlaştırılması olacaktır.[17]

Türkiye’deki fiyat krizinin bir başka özgül yanı da aşırı üretimden kaynaklanmamış olmasıdır.[18] Aksine 1920’ler ve 1930’ların ilk yarısı boyunca buğday üretim hacmi Türkiye nüfusunu beslemekten çok uzaktı.[19] Tokdemir’in hesaplamaları 1924-25 yıllarında toplam hububat üretiminin ancak ekmek ihtiyacını karşılayacak düzeyde olduğunu gösteriyor. 1926’dan 1935’e kadar olan dönemde ise hatırı sayılır bir nüfus artışı yaşanmasına rağmen buğday üretiminde sadece küçük bir artış kaydedilmiştir. Ele aldığımız dönem için istatistiki verilerin güvenilirliğinden haklı olarak şüphe edilmesine rağmen resmi istatistiklerin gerçekliği bir ölçüde yansıttığı düşünülmelidir. Resmi istatistikler üretime ilişkin rakamların ancak 1930’ların ortasından itibaren dikkate değer artışlar sergilediğini gösteriyor. 1935 yılına kadar buğday üretimindeki açık ancak tahıl ürünlerinin ithalatı yoluyla telafi edilebiliyordu. Türkiye köylüsü, çoğunlukla, buğdayını piyasaya taşımayı tercih ederken, kendi özel tüketiminde daha kalitesiz ve ucuz hububatları kullanmaya mecbur kalmıştır. Türkiye’de, 1930’ların ilk yarısında üretim rakamlarının çok düşük olduğu bir ortamda, düşük hacimli de olsa bir miktar buğday ihracatı yapılıyor olmasını başka türlü açıklamak güçtür.[20]

Türkiye örneğinde fiyat krizine neden olan esas unsurun dünya piyasalarındaki fiyat düşüşü olduğu açıktır. Türkiye tarımının, kullanılan teknolojinin geriliği, hava koşullarına bağımlılığı gibi yapısal özellikleri de krizin derinleşmesine katkıda bulunmuştur. Gerçekten, ekinin kuraklık yüzünden kaldırılamadığı 1927-28 yıllarından itibaren buğday meselesi çokça tartışılan bir konu haline gelmişti. Örneğin 1928 yılında Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Orta Anadolu bölgesinde bir araştırma yaptırmış ve buğday üretimine ilişkin sorunlarla ilgili geniş bir rapor hazırlatmıştı.[21] 1931’de, tersine, hava şartları buğdaya çok uygundu ve bolluk bekleniyordu. Bu durumda fiyatlar oldukça geri bir seviyeye çekilecekti. Beklenildiği gibi İstanbul borsasında buğdayın fiyatı Ocak 1931 ve aynı yılın Ağustos ayları arasında 25% düştü.[22] Bu durumda köylünün tek seçeneği piyasa için üretimden geçimlik üretim düzeyine çekilmekti. Buğday üretimindeki bu düşüş açıktır ki ileriki bir kaç sene için hububat stoklarında açık yaratacağı anlamına geliyordu.

Bu sebepten dolayı buğday meselesi hükümet çevrelerinde özellikle de İktisat Vekaleti ve Ziraat Bankası arasında hayli tartışılan bir konu haline geldi.[23] Bu durumda hükümetten beklenen piyasaya müdahale ederek Ziraat Bankası aracılığıyla piyasa fiyatının üzerinde bir fiyattan alım gerçekleştirmesiydi. İngiltere ve Fransa örneklerine benzer biçimde buğday ve ekmek üzerine vergi konulması, buğday üretimini koordine edecek bir komisyon kurulması ve çeşitli teşvikler yoluyla buğday ithalatının desteklenmesi basında çıkan öneriler arasındaydı. Nihayetinde, Ağustos 1931’de Ziraat Vekili Mustafa Şeref Özkan bir kararname yayınlayarak Ziraat Bankası’nın köylülerin bankaya olan borçları karşılığında üreticiden buğday alımı gerçekleştireceğini duyurdu. Banka buğdayı depolarda saklayacak ve talebin en yüksek düzeye ulaştığı dönemde iç ve dış piyasalarda satışa çıkaracaktı. Ancak Banka’nın belirlediği alım fiyatının düşük oluşu nedeniyle köylü ürününü Banka’ya satmak istememiş ve sonuçta kanun gerektiği gibi uygulanamamıştır.[24]

Bir yıl sonra, Temmuz 1932 tarihinde daha kapsamlı bir politika olarak Ziraat Bankası aracılığıyla buğday alımlarına ilişkin kanun yürürlüğe konmuştur.[25] Kanuna göre Ziraat Bankası doğrudan üreticilerden buğday almakla görevlendiriliyordu. Alım politikası yıllık kararnamelerle hükümet tarafından belirlenecekti. İlk kararnameyle birlikte programın yürütülmesinden sorumlu bir de komite kuruldu.[26] Komite, İktisat, Ziraat ve Maliye Vekaletlerinden ve Ziraat Bankası’ndan birer üye olmak üzere toplam dört temsilciden oluşuyordu. Yasayla amaçlananın ne olduğunu kanun metninden, meclis tartışmalarından ve kanunla ilgili gerekçeli karardan anlayabiliyoruz. Örneğin kanun metninin ilk paragrafında amaçlananın sadece buğday fiyatlarını korumak ve düzenlemek olduğu bildirilmiştir. Fakat, 1934 yılında bir Meclis oturumunda Ziraat Vekili Muhlis Bey hükümetin amacının buğday fiyatlarını yüksek tutmak değil, sadece düzenlemek olduğunun altını özenle çizmiştir.[27] Düzenlemeyle kastedilenin ne olduğu ise çeşitli vesilelerle açık ve kesin olarak ifade edilmişti: fiyatların hasat zamanı düşüşünü engellemek. Diğer bir deyişle düzenleme, fiyatlardaki dönemsel dalgalanmaları engellemeyi amaçlamış bulunmaktaydı.[28]

Başlangıçta, Ziraat Bankası sadece üreticilerden doğrudan buğday almayı hedeflemişti. Kanunun esas amacı olan dolaysız üreticileri mevsimlik fiyat dalgalanmaları karşısında korumak, ancak küçük ve orta üreticileri alabildiğine sömüren aracıları devre dışı bırakmakla mümkün olabilirdi. Aracılardan kurtulmanın yollarından en önemlisi buğday üreticisi bölgelerden her birinde alım merkezleri kurmaktı. Banka kısa zaman içerisinde pek çok bölgede bu merkezlerin kurulmasında başarılı olmuştur. Örneğin 1932 yılında Ankara, Polatlı, Eskişehir, Balıkesir, Denizli, Konya, Akşehir, Kütahya, Sivas, Tekirdağ ve Yeniköy (Yozgat)’de alım merkezleri oluşturuldu.[29] Bu yöreler tesadüfen seçilmemişti. Bu şehirlerden dokuzu, 1934-37 arasında, buğday üretiminin 31.4%’ünü, piyasa için üretimin ise 45%’ini gerçekleştiriyordu.[30] 1933’te Ziraat Bankası pazarlanan buğdayın 56%’sını üreten 20 bölgede, 1934’de ise artık buğday üretiminin 62%’sini gerçekleştiren 52 bölgede alım yapıyordu.[31] 1935 yılına gelindiğinde ise buğday alım merkezlerinin sayısı 56’ya yükselmiştir.[32] Bu rakamlar Ziraat Bankası’nın buğday üreticisi bölgelerin hemen hepsinde yeterli alım merkezleri kurmuş olduğunu göstermektedir. Hiç şüphesiz amaç, ulaşım altyapısının elverdiği hemen her yerde doğrudan üreticilere ulaşacak kapsamda bir alım şebekesi kurmaktı.

Bunca yaygın bir alım politikasına girişildiğinde söz konusu buğdayların depolanması için gerekli alt yapıların varlığı ve niteliği önemli bir sorun olarak belirmiştir. 1932 yılında, buğday alımları gündeme geldiğinde, mevcut depoların sayısal olarak yeterli olmadığı görülüyordu. Ancak bu yanıltıcı olabilir. Çünkü 1932 kararnamesine göre Devlet Demiryollarına ait bütün depolar Ziraat Bankası’nın hizmetine açılıyordu. Dahası önceleri mültezimler tarafından kullanılan aşar ambarları hala kullanılır durumdaydı. Bütün bu silo ve ambarların teknik olarak yeterli olmadıkları doğrudur. Ancak daha önce değindiğimiz gibi, 1930’ların ilk yarısındaki sorun aşırı buğday üretimiyle başa çıkmak değil, daha ziyade, fiyatların dönem içinde dengelenmesi amacıyla hasat dönemi alım yapmaktı. Dolayısıyla mevcut ardiyelerin ve 1934-35 arasında inşa edilen yeni depoların ihtiyacı büyük ölçüde karşıladığını düşünebiliriz.[33] Bununla beraber 1930’ların ilk yarısında eldeki altyapı olanaklarının büyük ve uzun dönemli buğday stoklarının oluşturulmasına ve bu anlamda buğday piyasasının düzenlenmesine olanak verdiğini söylemek zordur.

Hükümetin alımlar yoluyla buğday üreticisine bir gelir transferi yapıp yapmadığı, yapmışsa bunun büyüklüğü, cevaplanması gereken önemli sorulardandır. Kanun metninin üçüncü paragrafının birinci kısmı buğday alımlarında yıllık bir milyon Türk Lirasına kadar zararın göze alındığını ortaya koymaktadır. Aynı paragrafın ikinci kısmı ise buğday alımı yoluyla zarar etmek bir yana kâr etmenin mümkün olduğunu itiraf etmektedir. Kâr edilmesi durumda söz konusu kârın yeni depoların yapımı için harcanacağı hükme bağlanmıştır. İlginçtir ki Ziraat Vekili Muhlis Bey, bir sonraki yıl dünya buğday üretim hacminde bir daralma beklendiğini ve bu nedenle yeni fiyat koşullarında Ziraat Bankası’nın büyük ihtimalle kâr edeceğini açıklamıştır. Üçüncü paragrafla ilgili Meclis tartışmaları sırasında, Eskişehir mebusu Emin Bey, kâr etme niyetinin, üreticilerin ürünlerini düşük fiyattan Bankaya satmak durumunda bırakılmaları anlamına geldiği yönünde itirazda bulunmuştur.[34]

Bu noktada sorun, Ziraat Bankası’nın belirlediği buğday alım fiyatlarının iç ve dış piyasalardaki fiyatlardan daha yüksek olup olmadığıdır. 1932’de çıkartılan tamimin dördüncü paragrafı, birinci yıl için sabit alım fiyatının nasıl belirlendiğini açıklar.[35] Bu belgeye göre, birinci yıl uygulanacak fiyat, hasat öncesi aylardaki buğday fiyatların ortalamasına eşit olacaktı. Daha önce belirttiğimiz gibi, Ağustos ayı öncesinde fiyatlar en yüksek seviyesine ulaşıyordu. Dahası, tamimde Ziraat Bankası’nın 1932 yılı için önerdiği fiyatın, gümrük vergileri çıkartıldığında, İstanbul’da ithal edilen buğdayın fiyatından daha yüksek olacağı belirtiliyordu. Özetle, 1932’de Ziraat Bankası buğday alım fiyatlarının hem ortalama iç piyasa fiyatından, hem de dünya piyasalarındaki fiyatlardan yüksek olması öneriliyordu. Grafik 1 ve Tablo 5 den de takip edilebileceği gibi, 1932 yılında Ziraat Bankası buğday alım fiyatı, gerçekten de ortalama ABD buğday fiyatından yüksekti. Ancak Banka’nın belirlediği buğday fiyatı, ortalama iç piyasa fiyatının fazla üzerine çıkamamıştır. (Bkz. Tablo 5)

Banka tarafından teklif edilen fiyatların ortalama iç piyasa fiyatlarıyla karşılaştırılması, ilk üç yıl için banka fiyatlarının iç piyasa fiyatlarından yüksek olmasına rağmen, bu farkın ihmal edilebilir derecede küçük olduğunu gösteriyor. Dahası, 1935’ten sonra iç piyasa fiyatları ortalamasının Banka alım fiyatları ortalamasından daha yüksek gerçekleştiği görülüyor. Buna göre 1935 yılı Buğday Kanunu uygulamasında bir dönüm noktasına işaret eder. Banka fiyatları 1935 öncesinde göreli olarak yüksekken, 1935’ten itibaren göreli olarak daha düşük gerçekleşmiştir. Aşağıda da ifade edileceği gibi, fiyatlardaki eğilimler, Banka’nın aldığı buğday miktarı ile uyumlu bir seyir izlemektedir. Dolayısıyla yasanın etkinliğini tartışırken, 1930’ları iki alt döneme ayırarak incelemek daha doğru olacaktır.

Ziraat Bankası buğday alım fiyatlarını Amerikan piyasa fiyatlarıyla karşılaştırmak da ayrıca aydınlatıcıdır. 1932’den itibaren ABD fiyatları yükselmeye başlamıştır. Ziraat Vekili’nce de belirtildiği gibi, 1932 yılı dünya buğday fiyatlarında bir dönüm noktasını temsil eder; 1932’den itibaren dünya buğday fiyatları Büyük Buhran’dan sonra ilk defa artmaya başlamıştır. Benzer biçimde Türkiye’de fiyatların artması eğilimi 1934 yılında başlamıştır. Ancak Banka alım fiyatı 1933’te düşmüş ve 1930’lar boyunca düşük seviyede kalmıştır. Son derece ilginçtir ki, T.C. hükümeti Ziraat Bankası aracılığıyla buğday alım politikasına tam da dünya fiyat eğrisinin yukarıya döndüğü bir zamanda başlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Banka alımları hiçbir zaman buğday fiyatlarını korumaya veya yüksek tutmaya yönelik işlememiş, tersine muhtemel fiyat artışlarını sınırlamaya yardım etmiştir. Aslında bu durum çok da şaşırtıcı değildir; çünkü Ziraat Vekili daha önce de değinmiş olduğumuz açıklamalarında Buğday Kanunu’yla hedeflenenin tam da bu olduğunu ifade etmişti.

 

 

 

 

 

 

TABLO 4: Ziraat Bankası tarafından satın alınan Buğday Miktarları: 1932-37

(Alımların toplam üretime ve pazarlanan miktara oranları)[36]

 

 

Ziraat Bankası’nın buğday alım programını ne ölçüde yürütebildiği, kanunun etkilerine ilişkin bir analizin yapılabilmesi için gereklidir. Tablo 4’te gösterildiği gibi, alımların toplam üretime oranı ilk yıl % 1 olarak gerçekleşmiştir. Altı yıl içerisinde, 1932’den 1937’ye, bu oran % 7’yi hiç geçmemiş ve ortalama olarak % 3 seviyesinde kalmıştır. Bu düşük alım oranları aslında yanıltıcıdır. Piyasaya sunulan buğday miktarının düşük olduğu Türkiye örneğinde, bakılması gereken gösterge, alımların pazarlanan buğday miktarına oranı olmalıdır. Tablo 4’te görüldüğü gibi, ilk yıl için bu oran % 4’tür. Ancak ikinci yılda, buğday bölgelerinde kurulan alım merkezlerinin sayısı iyiden iyiye arttığında, bu oran % 30’a ulaşmıştır. 1932-1937 ortalaması ise % 15’tir. Bu hesaplamalar şunu göstermektedir: Eğer birinci yıla ait rakamları bir kenara bırakırsak, 1933 ve 1934 yıllarında, Banka Türkiye’nin buğday üreticisi hemen her yöresinden, önemli miktarda, diğer bir ifadeyle toplam üretimin % 6’sı, pazarlanan ürünün % 25,5’i oranında alım gerçekleştirmiştir. Ancak 1935’te, alım merkezlerinin sayısının 56’ya ulaşmasına rağmen bu oranlar en düşük seviyesine gerilemiştir.

Ziraat Bankası’nın 1932-1938 yılları arası buğday alımlarından kâr edip etmediğini tespit etmek, buğday üreticisine bütçeden bir gelir transferinin yapılıp yapılmadığı sorusuna cevap vermek için gereklidir. Söz konusu yedi yıl boyunca Ziraat Bankası’nın satın aldığı toplam buğday miktarı 541.393 ton iken, toplam satış miktarı 425.239 ton olmuştur. Aynı dönemde 58.535 ton buğday Kızılay’a ve göçmenlere verilmiştir. Yedi yıllık uygulama sonucunda, 1938’de Banka stoklarında kalan buğday miktarı 30.619 tondur. Alışlar için toplam 22.052.279 Türk Lirası ödenirken, satışlardan toplam 23.573.363 TL gelir elde edilmiştir. 1938 yılında uygulamaya son verildiğinde Ziraat Bankası 1.520.924 TL nakit fazlasına ve 1938 ortalama fiyatlarıyla hesaplandığında 1.316.617 TL’na karşılık gelen 30.619 ton buğday stokuna sahipti. Bu iki rakamı topladığımızda Banka’nın 1932-38 yılları arası faaliyetinden doğan kazancının 2.837.601 TL olarak gerçekleştiği görülür. Kuşkusuz bu miktar Banka’nın uygulama masraflarını bütünüyle karşılamaktan uzaktı.[37] Ne var ki bu miktar alım fiyatlarının göreli düşüklüğüyle birlikte düşünüldüğünde, buğday üreticilerine yapılan transferin ihmal edilebilir derecede düşük olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında alım programı uygulamasının hükümete maliyetinin çok yüksek olmadığı açıktır.

Alım fiyatlarının göreli düşüklüğüne rağmen Ziraat Bankası’nın bu kadar yüksek miktarda buğday alımı yapabilmiş olması nasıl açıklanabilir? Bunun tek bir açıklaması olabilir: Kanunda ifade edilen amaca ulaşmak için, banka tarafından teklif edilen fiyatların, hasat zamanının mevsimsel olarak aşırı düşmüş olan fiyatlarından daha yüksek olması gerekirdi. Ziraat Bankası’nın belirlemiş olduğu buğday alım fiyatları yıllık ortalama fiyatlardan fazla olmamakla birlikte, hasat zamanı fiyatların aşırı düşmesini önemli ölçülerde engellemeyi hedeflemişti. Hiç şüphesiz bu imkân sadece Ziraat Bankası’nın alım yaptığı bölgeler için geçerlidir. Buğday alımlarının dönemsel fiyat dalgalanmalarını engellemekte ne ölçüde başarılı olduğu, ancak kanunun yürürlükte olduğu dönemle uygulama öncesindeki aylık fiyatların ve Banka’nın alım yaptığı bölgelerdeki buğday fiyatlarıyla diğer bölgelerdeki fiyatların karşılaştırılmasıyla anlaşılabilir. Ne var ki 1930’lu yıllar için farklı bölgelerdeki aylık fiyat değişimlerini yansıtan istatistiki veriler elimizde bulunmamaktadır. Ancak, Tökin’in 1931 ve 1932 yılları için Ankara, İstanbul ve Konya piyasalarında aylık buğday fiyatlarına ilişkin sunduğu bilgiler ve yaptığı hesaplamalar bizim beklentilerimizle uyumlu sonuçlar içermektedir.[38]

Bu tür bir analiz devletin bütçeden buğday üreticilerine kayda değer bir kaynak transferi yapmamış olmasına karşın, buğday üreticisi küçük ve orta köylülerin Ziraat Bankası’nın buğday alım uygulamasından bir ölçüde kazançlı çıktıklarını göstermektedir. Bir bakıma Ziraat Bankası’nın hasat mevsiminde görece yüksek fiyatlarla piyasaya bir alıcı olarak dahil olmasıyla, daha önce aracılar tarafından el konan artığın yoksul ve orta köylülere transfer edilmesi mümkün olabilmiştir. Bir başka ifadeyle Ziraat Bankası, aracı tüccar gibi hareket etmiştir; ticari sermayeyi temin etmiş ve bu yolla muhtemel ticari kârı piyasa için üretim yapan orta çiftçilere aktaran bir mekanizma oluşturmuştur. Bu durumda kaybedenler, kuşkusuz, yerel tüccarlar, tefeciler ve aracılar olmuştur. Ancak bu, aracıların tamamen devre dışı bırakılmış oldukları anlamına gelmez. Her şeyden önce Banka’nın buğday alımı yapmadığı bölgelerde fiyatlar hala düşüktü ve bazı tüccarlar bu bölgelerde ucuz fiyattan buğday toplayıp alım merkezlerine götürerek bankaya satıyorlardı. İkinci bir nokta 1932’de Banka bütün buğday çeşitleri için tek bir fiyat açıklamıştı.[39] Bu durumda tüccarlar ikinci kalite buğdayı Banka’ya satarken, birinci kalite buğdayı piyasada daha yüksek fiyatla satma fırsatını bulmuşlardı. Bunu engellemek için hükümet 1933’ten itibaren iki ayrı fiyat açıklamaya başladı. Diğer bir nokta tüccarın, Banka’nın sene içindeki alımlarını tamamladıktan sonra üreticiden buğday almayı tercih etmesiydi. Böylece tüccar üreticiye, Banka’nın önerdiği fiyatların altında fiyatlar ödeyebiliyordu. Bu durum Banka’nın alım merkezleri kurduğu bölgelerde dahi geçerli olmuştur.

1935’ten sonra Ziraat Bankası alım fiyatlarındaki göreli düşüşün sonucunda köylünün ürününü pazarlama tercihini değiştirdiği düşünülebilir. Ancak 1936 ve 1937 yıllarında Banka tarafından alınan buğday miktarları yine de çok düşük değildi. Bu durum birinci kalite buğdayın piyasada pazarlanırken, ikinci kalite buğdayın Banka’ya satıldığı varsayımıyla açıklanabilir. Diğer bir açıklama ise ulaşım masrafları ve diğer giderler dolayısıyla yerel pazar fiyatlarının düşük olduğu bölgelerde, Ziraat Bankası’nın teklif ettiği alım fiyatlarının yine de tercih edilebilir olmasıydı.[40] Tamamen piyasaya yönelik üretim yapan büyük toprak sahibi çiftçiler için, Kanun’un uygulanmasının reel bir getirisi kuşkusuz yoktu. Ancak unutulmamalıdır ki, orta köylüler için uygun koşulların devamı piyasa fiyatlarının düşük olduğu bir ortamda Banka alım fiyatlarının yüksek olmasına ve alım miktarının büyüklüğüne bağlıydı.

 

 

 

 

Ziraat Bankası Alım Fiyatları

Ortalama Buğday Fiyatları-Türkiye

Ortalama Buğday Fiyatları-Amerika

1932 / 1933

4.29

4.2

3.3

1933 / 1934

3.86/4.29

3.7

5.09

1934 / 1935

3.80/4.25

3.6

4.4

1935 / 1936

3.80/4.25

4.6

4.34

1936 / 1937

3.80/4.25

4.7

5.36

1937 / 1938

3.80/4.25

4.7

5.03

 

TABLO 5, Buğday Fiyatları krş/kg

 

 

 

 

 

 

GRAFİK 4, Buğday Fiyatları, krş/kg.

 

Sonuç Yerine

 

Kemalist bürokrasinin 1930’lu yıllarda izlediği iktisat politikaları, büyük ölçüde, kentsel ve endüstriyel bir yaklaşımın ürünüydü. Büyük Buhran konjonktürünü takiben, tarımsal üreticilerden sermaye birikiminin sağlanması için gereken artığı üretmeleri bekleniyordu. Kemalist bürokrasi sabit fiyatlarla buğday alım politikasını yürütürken bu temel ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Yukarıda sunduğumuz argümanların gösterdiği kadarıyla, Ziraat Bankası’nca yürütülen program buğday üreticileri lehine bir fiyat politikası oluşturmamıştır. Uygulamanın ilk üç yılı bir kenara bırakılırsa, program sonucunda buğday üreticilerine önemli bir gelir transferi yapıldığı sonucu çıkartılamaz. Banka tarafından önerilen fiyatlar hem iç piyasadaki ortalama fiyatların hem de dünya piyasalarındaki fiyatların altında kalmıştır. (Bkz. Tablo 5, Grafik 4) Ayrıca iç piyasadaki pamukla Amerikan pamuğunun fiyat eğilimleri karşılaştırıldığında dönem boyunca iç piyasanın genel yapısının buğdayı değil, pamuğu avantajlı kıldığı görülmektedir. Bununla birlikte, program Ziraat Bankası alımlarının hasat döneminde buğday fiyatlarının düşüşünü engellediği ölçüde, buğday üreticisi orta köylülere bir takım yararlar sağlamıştır. Ancak bu, sadece alım merkezlerinin kurulduğu ve alımların belli bir büyüklüğe ulaştığı bölgeler için geçerlidir. Bu bakımdan en çok demiryolu hatlarının ulaştığı bölgelerin orta çiftçileri programdan yararlanma fırsatına sahip olmuşlardır. Aracılar ise 1930’ların başlarındaki göreli konumlarını büyük ölçüde kaybetmişlerdir.  Sonuç olarak, Birtek ve Keyder’in söyledikleri aksine, hükümetin orta köylülükle ciddi bir sınıf ittifakı kurma kaygısında olduğunu düşünmek doğru olmayacaktır. Buğday üreticilerinin 1930’lardaki hikayesi, köylü kitlelerinin siyasi arenadan uzak oldukları sürece hükümetlerin üreticiler lehine radikal uygulamalara yönelmeyeceklerine örnek oluşturmaktadır. Türkiye siyasetinde bu durum ancak 1950’lerden sonra değişmeye başlayacaktır.

Ziraat Bankası aracılığıyla yürütülen buğday alım politikasının, Cumhuriyet rejiminin 1920’li ve 1930’lu yıllarda Anadolu köylüsü lehine kısmî de olsa olumlu sonuçlar doğuran iki temel uygulamasından biri olduğunun altı çizilmelidir. Diğer uygulama ise 1925 yılında çıkartılan bir kanunla aşâr vergisinin kaldırılmasıydı. Anadolu köylüsünün aşâr yükü ve özellikle mültezim zulmünden kurtarılmış olması, Cumhuriyet rejiminin köylü için sınırlı da olsa olumlu kazanımlar getirdiğine işaret etmekteydi. Ancak bu dönüşümü, Cumhuriyet rejiminin halkçı söyleminin doğal bir tezahürü ve bir devrim olarak değerlendirmek yerine, on yıldan fazla bir süredir savaşların yüküyle topyekun bir yıkımın eşiğini çoktan aşmış olan köylüyü kısmen rahatlatmak ihtiyacıyla açıklamak daha isabetli olacaktır. Ayrıca, aşâr vergisinin kaldırılması küçük köylülük için göreli bir rahatlama sağlamış olmakla birlikte, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın Türkiye tarımında yarattığı yıkım, küçük köylünün kazanım olanaklarını büsbütün ortadan kaldırmıştır. Bu yazıda incelemiş olduğumuz 1930’lu yıllara ait buğday alım politikaları ise mevsimlik fiyat dalgalanmalarını düzenlemiş olmanın ötesinde yoksul köylülüğe fazla bir katkıda bulunmamıştır.

 

 

 

 

BUĞDAY ALIMIYLA İLGİLİ KANUN VE KARARNAMELER (1932 – 1938):

 

– Kanun No:2056, 3/7/1932, “Hükümetçe Ziraat Bankasına mubayaa ettirilecek buğday hakkında kanun”, Resmi Gazete, Sayı 2146, 10 Temmuz 1932.

– Kararname No: 13204, Talimatname (Ziraat Bankasınca alınacak buğdaylar hakkında), & Tamim: Buğday kanunu münasebetiyle Ziraat Vekaletinin vilayetlere gönderdiği tamim sureti, Resmi Gazete, Sayı 2164, 2 Ağustos 1932.

– Kanun No: 2303, 11/6/1933, “Silo ve ambarlar hakkında kanun”, Resmi Gazete, 22 Haziran 1933.

– Kararname No: 14757, 31/7/1933, (Ziraat Bankasınca alınacak buğdaylar hakkında)Talimatname, Resmi Gazete, Sayı 2473, 9 Ağustos 1933.

– Kararname No: 2/1002, 12/7/1934, Talimatname (Ziraat Bankasınca alınacak buğdaylar hakkında), Resmi Gazete, Sayı 2759, 24 Temmuz 1934.

– Kanun No: 2466, 29/5/1934, “Buğdayı koruma karşılığı kanunu”, Resmi Gazete, 30 Mayıs 1934.

– Kanun No:2643, 22/12/1934, ”Buğdayı koruma karşılığı kanunun bazı maddelerini değiştiren kanun”, Resmi Gazete, 27 Kanunuevvel 1934.

– Kararname No:2/2880, 26/6/1935, Talimatname (Ziraat Bankasınca alınacak buğdaylar hakkında), Resmi Gazete, 11 Temmuz 1935.

– Kararname No:2/5789, 29/12/1936, Resmi Gazete, Sayı 3528, 8 Şubat 1937.

– Kanun No: 3491, 24/6/1938, “Toprak Mahsulleri Ofisi Kanunu”, Resmi Gazete, 13 Temmuz 1938.

BUĞDAY ALIM MERKEZLERİNİN BULUNDUĞU VİLAYET VE KASABALAR:

 

Kararname 13204, 23/7/1932

Ankara, Polatlı, Balıkesir, Denizli, Eskişehir, Akşehir, Konya, Kütahya, Sivas, Tekirdağ, Yerköy(Yozgat)

 

Kararname 14757, 31/7/1933

Afyonkarahisar, Dinar, Ankara, Polatlı, Balıkesir, Uzunköprü(Edirne), Eskişehir, Konya, Akşehir, Ereğli, Kütahya, Seyhan, Sivas, Şarkışla, Tekirdağ, Zile(Tokat), Yerköy(Yozgat), Çerikli, Hacışerefli

 

Kararname 2/1002, 12/7/1934

Afyonkarahisar, Çay, Dinar, Ankara, Gölbaşı, Polatlı, Yahşıhan, Antalya, Söke, Balıkesir, Bandırma, Bozöyük, Bursa, Çanakkale, Karabiga, Çankırı, Denizli, Çivril, Uzunköprü(Edirne), Eskişehir, Tarsus, Dikili, Babaeski, Lüleburgaz, Konya, Akşehir, Karaman, Çumra, Ereğli, Ilgın, Sarayönü, Kütahya, Uşak, Bor, Havza, Seyhan, Ceyhan, Sivas, Şarkışla, Zile(Tokat), Yerköy(Yozgat), Çerikli, Hacışerefli, Alpulköy, Baladız, Fakılı, Hacıbayram, Köllük, Sarıköy

 

 

Kararname 2/2880, 26/6/1935

Afyonkarahisar, Çay, Dinar, Ankara, Gölbaşı, Polatlı, Yahşıhan, Antalya, Söke, Balıkesir, Bandırma, Bozöyük, Bursa, Çanakkale, Karabiga, Çankırı, Denizli, Çivril, Diyarbakır, Uzunköprü(Edirne), Eskişehir, Beylikahır, Bayburt, Tarsus, Çatalca, Dikili, Babaeski, Lüleburgaz, Konya, Akşehir, Karaman, Çumra, Ereğli, Ilgın, Sarayönü, Kütahya, Uşak, Malatya, Bor, Havza, Seyhan, Ceyhan, Sivas, Şarkışla, Tekirdağ, Çorlu, Zile(Tokat), Urfa, Yerköy(Yozgat), Çerikli, Hacışerefli, Alpulköy, Baladız, Çardak, Fakılı, Köllük, Sarımsaklı

 

 

REFERENCES

Atasağun, Yusuf Sami. Türkiye Cumhuriyeti Ziraat  Bankası: 1888-1939. İstanbul, 1939.

Bahtiyar, Galip. “Milli Bugday Meselesi-2.” İstanbul Sanayive Ticaret Odası Mecmuası 49, no. 11-12 (1933): 355-58.

Birtek, Faruk, and Çağlar Keyder. “Agriculture and the State: An Inquiry into Agricultural  Differentiation and Political Alliances: The Case of Turkey.” The Journal of Pesant Studies (1977): 447-63.

Boratav, Korkut. “Büyük Dünya Bunalımı İçinde Türkiye’nin Sanayileşme ve Gelişme Sorunları: 1929-1939.” In Tarihsel Gelişme İçinde Türkiye Sanayi, 1977.

———. “Kemalist Economic Policies and Etatism.” In Atatürk: Founder of a Modern State, edited by A. Kazancıgil and E Özbudun, 165-90, 1981.

———. Türkiye İktisat Tarihi, 1908-1985. İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1988.

Bulutay, Tuncer, Yahya Tezel, and Nuri Yıldırım. Türkiye Milli Geliri (1923-1948). Ankara, 1974.

“Fransa’da Buğday Meselesi.” İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası Mecmuası 49, no. 1 (1933): 22-23.

“Fransa’da Bugday Meselesi.” İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası Mecmuası, no. 3 (1935): 92-93.

Gökgöl, Mirza. Türkiye Buğdayları. İstanbul, 1935.

Hatioğlu, Şevket Raşit. Türkiye’de Zirai Buhran. Ankara, 1936.

Kuruç, Bilsay. Belgelerle Türkiye İktisat Politikası, 2.Cilt (1933-1935). Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1993.

———. Belgelerle Türkiye İktisat Tarihi, 1.Cilt (1929-1932). Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1993.

“İngiltere’de Milli Buğday Siyaseti: Londra Büyükelçiliği Tarafindan Tanzim Olunan Rapordan.” İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası Mecmuasi, no. 5 (1932): 228-29.

Pamuk, Şevket. “War, State Economic Policies and Resistance by Agricultural Producers in Turkey, 1939-1945.” In Peasants and Politics in the Modern Middle East, edited by F. Kazemi and J. Waterbury, 125-42, 1991.

Tekeli, İlhan, and Selim İlkin. “Buğday Üzerine Yapılan Düzenlemeler.” In Uygulamaya Geçerken   Türkiye’de Devletçiliğin Oluşumu, 109-14. Ankara: ODTÜ Yayınları, 1982.

Tezel, Yahya. Cumhuriyet Döneminin İktisat Tarihi. 3 ed. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994.

Tokdemir, Ertuğrul. Türkiye’de Tarımsal Yapı (1923-1933). İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Yayını, 1988.

Tökin, İsmail Hüsrev. “Türkiye’de Fiyat Politikası.” Türk Ekonomisi, Aylıİktisat ve Maliye Dergisi 1, no. 1 (1943): 155-58.

———. “Türkiye’de Hububat Siyaseti.” Türk Ekonomisi, Aylık İktisat ve Maliye Dergisi 1, no. 1 (1943): 9-16.

Vehbi, Mehmed. “1928’de ve 1931’de Buğday Meselesi.” İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası Mecmuası, no. 8 (1981).

Webster, Donald Everett. The Turkey of Atatürk. Philedelphia, 1939.

 


     [1]      Kanun No: 2056, 3/7/1932, “Hükümetçe Ziraat Bankasına Mübayaa Ettirilecek Buğday Hakkında Kanun”, Resmi Gazete, Sayı 2146, 10 Temmuz 1932. 1930’lu yıllarda buğdaya ilişkin çıkartılan kanun ve kararnamelerin listesi makalenin sonunda sunulmuştur.

     [2]      Savaş yıllarında TMO tarafından yürütülen destekleme ve alım politikaları bu yazının konusu dışındadır.

     [3]      Faruk Birtek and Çağlar Keyder, “Agriculture and the State: An Inquiry into Agricultural  Differentiation and Political Alliances: The Case of Turkey,” The Journal of Pesant Studies (1977).

     [4]      Korkut Boratav, “Büyük Dünya Bunalımı İçinde Türkiye’nin Sanayileşme ve Gelişme Sorunları: 1929-1939,” in Tarihsel Gelişme İçinde Türkiye Sanayi (1977), 20.

     [5]      Yoksul köylü ile ailenin yeniden üretimi için yeterli toprak ve iş aletlerine sahip olmayan bir kategori ifade edilmektedir. Orta köylüler yeterli toprak ve iş aletlerine sahip olmaları dolayısıyla piyasa için artık üretebilen kesimdir. Bu kategori içinde yer alan köylüler aile emeğiyle sadece kendi topraklarını işleyebildiği gibi artık üretimini geliştirmek için toprak kiralayabilir ve ücretli emek kullanabilir. Köylülüğün farklılaşmasına ilişkin yaklaşımların genel bir eleştirisi için bkz. Korkut Boratav, “Kemalist Economic Policies and Etatism,” in Atatürk: Founder of a Modern State, ed. A. Kazancıgil and E Özbudun (1981), 78-82.

     [6]      Böyle bir hesaplama için bkz. Şevket Pamuk, “War, State Economic Policies and Resistance by Agricultural Producers in Turkey, 1939-1945,” in Peasants and Politics in the Modern Middle East, ed. F. Kazemi and J. Waterbury (1991), 135.

     [7]      Kiranın toplam ürünün değerinin yarısı olduğu kabul edilmiştir.

     [8]      Pamuk, “War, State Economic Policies and Resistance by Agricultural Producers in Turkey, 1939-1945,” 134.

     [9]      1940 ve 1950 yıllarında hazırlanmış raporlara dayalı başka bir tahmine göre Orta Anadolu’da 100 hektardan büyük toprakların sayısı 1349’du. Yahya Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisat Tarihi, 3 ed. (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994), 338. Bu rakam Orta Anadolu’da azımsanmayacak sayıda büyük toprak sahibi köylülerin de olduğunu göstermektedir.

    [10]      Bkz. Tablo 4.

    [11]      Bkz. Tablo 2, dn.12.

    [12]      Demiryolu hattı Kayseri’ye 1927’de, Sivas’a 1930’da, Malatya’ya 1931’de, Elazığ’a 1934’te ulaştı. Bkz. Donald Everett Webster, The Turkey of Atatürk (Philedelphia: 1939), 259.

    [13]      Bu tablo iller bazındaki buğday üretimi ve nüfus rakamları kullanılarak oluşturulmuştur. Bkz. DİE İstatistik Yıllığı, 1937. Yine kişi başına yıllık buğday tüketimi 154 kg olarak kabul edilmiştir.

    [14]      Genelde mal piyasalarının, özelde de tahıl piyasalarının görünümüne ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Mirza Gökgöl, Türkiye Buğdayları (İstanbul: 1935), 365-74.

    [15]      Fransa ve İngiltere örnekleri Türkiye ile bazı benzerlikler taşımaları açısından yol göstericidir. Bu ülkelerin hükümetleri üretim hacminin büyümesi ve fiyatları düşmesi sorunuyla başetmek amacıyla 1930’ların başında buğday üreticilerini koruyacak fiyat ve vergi politikaları uygulamaya çalıştılar. Ayrıntılar için bkz. “İngiltere’de Milli Buğday Siyaseti: Londra Büyükelçiliği Tarafindan Tanzim Olunan Rapordan,” İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası Mecmuasi, no. 5 (1932). “Fransa’da Buğday Meselesi,” İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası Mecmuası 49, no. 1 (1933). Galip Bahtiyar, “Milli Bugday Meselesi-2,” İstanbul Sanayive Ticaret Odası Mecmuası 49, no. 11-12 (1933). “Fransa’da Bugday Meselesi,” İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası Mecmuası, no. 3 (1935).

    [16]      Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, 1908-1985 (İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1988), 58.

    [17]      Boratav, “Kemalist Economic Policies and Etatism,” 173.

    [18]      Aşırı üretim krizlerine ilişkin yaklaşımların eleştirisi için bkz. Şevket Raşit Hatioğlu, Türkiye’de Zirai Buhran (Ankara: 1936), 102.

    [19]      Ertuğrul Tokdemir, Türkiye’de Tarımsal Yapı (1923-1933) (İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Yayını, 1988), 124-35. İsmail Hüsrev Tökin, “Türkiye’de Hububat Siyaseti,” Türk Ekonomisi, Aylık İktisat ve Maliye Dergisi 1, no. 1 (1943).

    [20]      1931’den 1936’ya kadar buğday ihracatı sırayla 17, 32, 27, 87, 65 ve 34 bin ton olarak gerçekleşmiştir.

    [21]      Mehmed Vehbi, “1928’de ve 1931’de Buğday Meselesi,” İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası Mecmuası, no. 8 (1981): 285-89.

    [22]      Ibid.: 286.

    [23]      Ibid.

    [24]      İlhan Tekeli and Selim İlkin, “Buğday Üzerine Yapılan Düzenlemeler,” in Uygulamaya Geçerken Türkiye’de Devletçiliğin Oluşumu (Ankara: ODTÜ Yayınları, 1982), 111.

    [25]      Kanun no. 2056.

    [26]      Kararname no. 13204, 23/7/1932, Resmi Gazete, n.2164, 2 Ağustos 1932.

    [27]      Meclis tartışmaları için bkz. Bilsay Kuruç, Belgelerle Türkiye İktisat Politikası, 2.Cilt (1933-1935) (Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1993), Bilsay Kuruç, Belgelerle Türkiye İktisat Tarihi, 1.Cilt (1929-1932) (Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1993).

    [28]      “Buğday kanun münasebetiyle Ziraat Vekaletinin vilayetlere gönderdiği tamim sureti”, Resmi Gazete, Sayı 2164, 2 Ağustos 1932, s. 1760-1762. Bundan sonra “Tamim”.

    [29]      Kararname no. 13204, 23/7/1932, Resmi Gazete¸ n. 2164, 2 ağoustos 1932.

    [30]      Bkz. Tablo 2.

    [31]      Kararname no.14757, 31/7/1933, Resmi Gazete, n. 2473, 9 Ağustos 1933.

    [32]      Kararname no. 2/1002, 12/7/1934, Resmi Gazete, n. 2759, 24 Temmuz 1934.

    [33]      Silo ve ambarlar için bkz. Gökgöl, Türkiye Buğdayları, 357-87. Ayrıca Kanun no. 2303, 11/6/1933, “Silo ve Ambarlar Hakkında Kanun”, Resmi Gazete, 22 Haziran 1933.

    [34]      “Hükümetçe Ziraat Bankasına Mübayaa Edilecek Buğday Hakkında Kanun Layihası Görüşmeleri”, Kuruç, Belgelerle Türkiye İktisat Politikası, 2.Cilt (1933-1935), 285-86.

    [35]      Tamim, s. 1760.

    [36]      Bu tablodaki hesaplamalar için aşağıdaki kaynaklardan yararlanılmıştır. Yusuf Sami Atasağun, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat  Bankası: 1888-1939 (İstanbul: 1939). Tuncer Bulutay, Yahya Tezel, and Nuri Yıldırım, Türkiye Milli Geliri (1923-1948) (Ankara: 1974).

    [37]      Bütün bu rakamlar için bkz. Atasağun, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat  Bankası: 1888-1939, 307-11.

    [38]      İsmail Hüsrev Tökin, “Türkiye’de Fiyat Politikası,” Türk Ekonomisi, Aylık İktisat ve Maliye Dergisi 1, no. 1 (1943): 27-29.

    [39]      Tamim, s. 1760.

    [40]      Ziraat Bankası alımlarının farklı bölgelerde ki etkelerini anlamak için Ziraat Bankası şubelerinin hazırladıkları aylık ve yıllık raporlara bakılmalıdır. 1932 buğday kararnamesi uyarınca Banka bu raporları hazırlamakla yükümlüydü.

Bu yazı 2003 yılında Toplum ve Bilim Dergisinde yayımlanmıştır:
Özbek, Nadir. “Kemalist Rejim ve Popülizmin Sınırları: Büyük Buhran ve Buğday Alım Politikaları, 1932-1937.” Toplum ve Bilim, no. 96 (2003): 219-40. PDF.