Alternatif Tarih Tahayyülleri: Siyaset, İdeoloji ve Osmanlı Türkiye Tarihi

January 1, 2003 - Tarih Yazıcılığılı

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Geçmişi tarihsel olarak kurmak ‘onu gerçekten olmuş olduğu gibi’ tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi, tehlike anında tarihsel öznenin karşısında beklenmedik bir şekilde beliriveren geçmiş imgesini alıkoymaktır. Geleneğin hem kendi varlığı, hem de onu devralanlar tehlikededir. Her ikisi de aynı tehdit altındadır: Hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek. Geleneği, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin elinden çekip almak, her dönemde yeni baştan girişilmesi gereken bir çabadır.”[1]

Modern tarih anlayışı, geçmiş, bugün ve gelecek çizgisinde oluşturulmuş bir anlatı niteliği taşımaktadır. Bu tarih anlayışında geçmişin anlaşılması, bugünün açıklanmasını ve dolayısıyla geleceğin kurulmasını mümkün kılacak temel bir unsur olarak yer alır. Geçmiş, bugün ve gelecek hattında şekillenen çizgisel bir zaman kavrayışı ve bu çerçevede oluşturulan anlatının ön plana çıkardığı tarihsel öznellikler… Böylesi bir zaman ve tarihsel özne anlayışı, söz konusu tarihsel öznenin, geçmişi kurmuş, bugünü kurmakta olan ve geleceğin de kurucusu olarak tasavvur edilmesini mümkün kılmaktadır. Bu tarih anlayışının metodolojik boyutunu ise soyut kavramlara canlılık atfederek tarihin, söz konusu soyutlamaların çizgisel bir zaman hattında nedensellikler içinde sıralanışı olarak tasavvur edilmesi oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında örneğin ‘modernleşen Türkiye’nin tarihi’ anlatısının, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl Osmanlı-Türkiye siyasal ve toplumsal elitinin iktidarını pekiştiren bir ideolojik söylem olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bir ideoloji olarak modernist tarih anlayışının aşılması ve bir alternatif oluşturulması için doğrusal zaman algılayışının reddi vebugünün, yani içinde bulunulan anın sosyal ve siyasal gerçekliğinin ön plana çıkartılması gerekmektedir.[2] Walter Benjamin’in ifade ettiği gibi, “geçmişi tarihsel olarak kurmak ‘onu gerçekten olmuş olduğu gibi’ tanımak değil, tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.”[3] Benjamin historisist/modernist bir tarih anlayışını eleştirmekte ve alternatif olarak “bir geçiş olmayan, zamanın onda durduğu ve onun tarafından üstlenildiği bir bugün kavramı” üzerine bina edilmiş bir zaman ve tarih anlayışını önermektedir.[4] Benjamin’in söylediklerinden yola çıkarak burada, her tarih anlatısının veya geçmişe ilişkin temsil oluşturma çabasının kendi dönemi ve koşullarını yansıtıyor olduğu düşüncesinden daha farklı bir noktayı ön plana çıkarmaya çalışıyorum. Burada esas olarak doğrusal zaman kavramının ve bu kavramın tekabül ettiği tarih anlayışının aşılması, tarihin bir geçmiş inşası olarak kavranması ve bu inşanın bugüne politik müdahale işlevi açısından değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum. İçinde bulunduğumuz akademik bilgi üretiminin sosyal-politik bağlamıyla ilişkisinin kopartılıp dar bir entelektüelizm-akademizm kertesine indirgendiği, tarih de dahil olmak üzere bilginin günceli dönüştürücü içeriğinin postmodern siyasî yönelimlerle kenara itildiği veya neo-liberal piyasa rejiminin sunduğu imkânlarla içeriği boşaltılarak ticarî bir meta haline dönüştürülmeye çalışıldığı ortamda, aktivist bir bugün kavramı üzerine bina edilmiş bir tarih görüşü oluşturmak hiç kuşkusuz son derece önemlidir.[5] Alternatif tarih oluşturmak üzere geçmişe ilişkin hatırlamalarımız bugünün koşullarından geriye doğru bir sıçrama, bugünün sorunlarının çözümüne ilişkin bir ilham arayışı ve nihayetinde yeni bir geçmişinşasına yönelik bir çaba olarak nitelenebilir. İçinde yaşanan zamana aktif bir müdahale kaygısı taşımayan ve yalnızca geçmişin sözde temsillerini oluşturmakla yetinen bir tarih anlayışının vakanüvislik olmasa bile akademizm olduğunun altı çizilmelidir.

Çağlar Keyder, Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne başlığı altında bir araya getirilerek kitaplaştırılan makalelerinde, tarihe, bugüne politik bir müdahalede bulunmak ve bu doğrultuda bir toplumsal hafıza oluşturmak amacıyla başvuruyor. Bu nedenle Keyder’in tarihle kurduğu ilişki, yukarıda ifade etmeye çalıştığım alternatif tarih görüşüne yakın bir görünüm sergiliyor.[6] Ancak dünya tarihini, Avrupa Birliği’nde ‘nihayete erecek’ bir modernleşme süreci olarak kurguluyor olması nedeniyle burada önerdiğim alternatif çizgiden önemli ölçüde ayrışmaktadır. Keyder, amacını, tarihçi olmamasının da sağladığı olanaklarla, Avrupa Birliği’nin tartışıldığı bugüne fikirsel bir müdahalede bulunmak olarak belirleyip; bugünün siyaseti için bir “kolektif hafıza” oluşturmak üzere Osmanlı-Türkiye tarihinin iyimser bir okumasına girişiyor. Son yirmi yılın on dokuzuncu yüz yıl Osmanlı tarihçiliği literatürünün hemen hemen hiçbirisiyle bir diyaloga girişmeden bugüne ilişkin pozisyonuna destek oluşturmak üzere tarihten anekdotlar devşirmeye, geçmişin yeni bir temsilini oluşturmaya girişiyor. Yine de Keyder’in, tarihe, bugüne yönelik doğrudan ideolojik ve siyasal bir amaç doğrultusunda yönelmesi ve bu yaklaşımını hiç bir komplekse kapılmadan açıkça ortaya koyması son derece önemlidir. Bu durum, Keyder’in gerek bugünün siyasetine ilişkin alternatif önerilerinin gerekse Osmanlı geçmişine yönelik alternatif kurgusunun birlikte tartışılmasını gerektiriyor. Kitapta yer alan makalelerin Türkiye’nin içinde bulunduğu karmaşık siyasal ve sosyal sorunların tartışılmasına bir katkıda bulunması yazarın dileği olarak sunulmuş. Bu beklentiden yola çıkarak aşağıda Keyder’in Osmanlı-Türkiye tarihi ve bununla ilişkili olarak Türkiye’nin güncel siyasal ve toplumsal sorunlarına ilişkin görüşlerine yönelik bir tartışma yürüteceğim. Bu tartışma aynı zamanda tarih, güncel siyaset ve ideoloji konusundaki görüşlerimi ifade etmeme de imkân sağlayacak.

Farklı bağlamlar ve konularda yazılmış makalelerden oluşan derlemelerin monografik bir bütünlük arz etmeyeceği ve bir tür eğretilik hissi yaratacağı düşünülebilir. Oysa Keyder’in makaleleri, her ne kadar son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinin çeşitli sorunlarıyla, Güney Avrupa modernitesi, Mısır’da kapitalizmin gelişiminin sorunları ve Türk milliyetçiliğinin farklı açılardan tahlili gibi konulardan, küreselleşme ve devlet, Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin temsil ettiği farklı medeniyetler arasında sıkışmışlığı gibi daha güncel ve politik konular arasında gidip geliyor olsa da, kitapta yer alan bütün yazıların ortak paydasını içinde yaşadığımız küreselleşme ortamında Türkiye için alternatif bir siyasal perspektif geliştirme kaygısı oluşturuyor. Söz konusu güncel siyaset kaygısının, son dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet tarihine ilişkin bir “kolektif hafıza” oluşturma çabasıyla örülmüş olması, Keyder’in makalelerinin bir diğer ortak yönünü teşkil ediyor. Küreselleşme sürecinin günümüzde ulus-devlet olgusunu artık geçersiz kılmaya başladığını düşünen Keyder, bu görüşünü temellendirmek için tarihe başvurarak son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun, ulus-devlet modeli dışında alternatifleri de bünyesinde barındırdığını göstermeye çalışmakta. Bir anlamda, bugüne ilişkin oluşturulmak istenen “alternatif bir toplumsal kavrayış” ve siyaset ile, Osmanlı geçmişine ilişkin kurgunun bütünüyle örtüştüğünü görüyoruz. Bir başka ifadeyle Keyder’in Osmanlı-Türkiye tarihine ilişkin yazıları, tahayyül edilen geçmiş ile bizzat içinde yer alınan ‘bugünün’ aynı zamansal düzleme ait olduğunun kanıtları olarak beliriyor.[7]

Çağlar Keyder, Toplumsal Tarih Çalışmaları başlığı altında derlenen ve çoğu 1970’li yılların ikinci yarısında kaleme alınmış çalışmalarıyla 1970’li ve 80’li yılların sosyo-ekonomik tarihçiliğine önemli katkıda bulunmuş bir akademisyen.[8]Keyder’in görüşlerini daha sistematik hale getirdiği ve 1987 yılında yayınlananTürkiye’de Devlet ve Sınıflar kitabıyla son on beş yılda Osmanlı-Türkiye tarihine ilişkin görüşler üzerinde büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz.[9] Bu etki genel olarak 1970’li yıllarda Türkiye akademik ve entelektüel gündemini meşgul eden “azgelişmişlik” tartışmalarına Dünya Sistemi Teorisinin sağladığı imkânlarla katkıda bulunmuş olmasında yatmaktaydı. 1987-1993 tarihleri arasında yayımladığı makalelerden oluşan Ulusal Kalkınmacılığın İflası başlıklı diğer kitabında ise Keyder’in küreselleşme ve ulus-devletin yıpranmaya başladığı bir ortamda daha siyasî konulara ve demokrasinin imkânlarının tespitine yöneldiğini görüyoruz.[10] Son çalışmalarında Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunlara ilişkin politik bir perspektif oluşturma kaygısı ağırlık kazanmış olmakla birlikte bazı eski temaların Keyder’in yeni tahlillerinin eksenini oluşturduğunu söylemek mümkün. Liman kentlerinin, kozmopolit yerli-Osmanlı bir girişimci sınıfın oluşumu açısından yarattığı imkânlar; milliyetçi siyasetlerin, zorunlu göçlerin ve özellikle 1923 sonrası nüfus mübadelesinin gelişmekte olan gayri-Müslim yerli burjuvaziyi ortadan kaldırışı; İttihad ve Terakki ve Cumhuriyet siyasî elitinin Müslüman bir burjuvazi yaratma çabası; yeni oluşturulan Müslüman-Türk burjuvazinin devlete göbekten bağlı oluşu gibi temalar Keyder’in yeni ve eski çalışmalarında sıklıkla gündeme getirdiği ana sorunsallar arasında yer almaktadır. Ancak söz konusu ortaklığa rağmen yine de vurgularda akademik görünümlü bir gündemden daha siyasî bir yönelime doğru kayıldığı görülüyor. Örneğin Türkiye’de Devlet ve Sınıflar’da kapitalist gelişme koşullarında bürokratik elit ile gelişmekte olan burjuvazi arasında yaşanan sosyal ve siyasî gerilimlerin seyri, bir dünya ve bölge tarihi zemini üzerinde akademik bir betimleyicilik üslubuyla ele alınırken, yeni yazılarında söz konusu akademik betimleyiciliğin bir kenara bırakıldığını ve doğrudan politik bir gündemle geçmişe bakıldığını görüyoruz. Yeni kitabında Keyder, “küreselleşme döneminin ideolojik/akademik kazanımlarından en önemlisi” olarak gördüğü “ulus-devlet şeklinin tarihî ve normatif anlamda görelileştirilmesi” noktasından hareketle Osmanlı’nın son döneminde “ulus-devlete alternatif hangi siyasî formlar var?” sorusuna cevap bulmak üzere Osmanlı tarihinin iyimser bir okumasına yönelmiş durumda.

Keyder’in tarihle kurmuş olduğu ilişkiyi, yani geçmişe, bugünün toplumsal ve siyasal sorunlarından hareketle bir tarihsel hafıza oluşturmak üzere başvurmasını son derece önemli buluyorum. Keyder, Osmanlı-Türkiye tarihine, ulus-devletin göreliliğinin belirginleştiği günümüz koşullarında alternatif bir siyasî perspektif oluşturmak üzere başvuruyor. Bugüne ilişkin alternatifin izlerini, Osmanlı geçmişinin iyimser bir okunmasında veya geçmişe ilişkin oluşturulacak hafızalarda bulmak mümkün. Ancak, Keyder’in güncel siyasete ilişkin Avrupa Birliği ve küreselleşme taraftarı önerisinin ve bu önerinin ışığında şekillenen on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihini idealize eden yaklaşımının tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda bu çerçevedeki düşüncelerimi ayrıntılı bir şekilde açmaya çalışacağım. Ancak şimdilik kısaca belirtmek gerekirse, Keyder’e göre Osmanlı toplumu ulus-devlete alternatifin temellerini, Tanzimat’la başlayıp İttihadçıların, liberal, kozmopolit, çokkültürlü, dış siyasette uluslararası sistemle eklemlenmeyi hedefleyen ve iç siyasette keyfîlikten çok hukuk devleti normlarına dayanan zihniyet ve yapıya nokta koyduğu 1910’lu yıllara kadar uzanan süreçte şekillendirmeye başlamıştı. Yine söz konusu alternatifin tohumları, liman kentlerinin sosyal ortamında, bu mekanlarda gelişmekte olan gayri-Müslim burjuvazide, İmparatorluk yapısının çokkültürlü ve kozmopolit niteliğinde, İstanbul’un Rum elitinin izlediği merkezci siyasette, Batı Anadolu’nun Rum nüfusunun Yunan işgaline yakınlık göstermek yerine Osmanlı bütünlüğüne veya ayrı bir bölgesel devlet modeline yakın oluşlarında ve Prens Sabahattin’in veya Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın temsil ettiği siyasal görüşlerde yatmaktaydı.

***

Çağlar Keyder son beş-altı yüzyıllık Avrupa tarihini modernleşme süreci olarak kavramsallaştırmakta ve bu sürecin normatif ideal rotasını liberal bir toplumsal siyasal sistemin şekillenmesi, vatandaşlık olgusunun, sivil toplumun ve hukuk devleti normlarının yerleşmesi olarak tanımlamakta. Tarihsel gerçeklik kuşkusuz bu ideal normdan önemli ölçüde farklılaşmaları içermektedir. Keyder Avrupa tarihi açısından bu farklılaşmaları yine soyutlama düzeyinde kuzey ve güney modernite modelleri olarak kavramsallaştırmaktadır. Kaba hatlarıyla, milliyetçiliğin hakim olduğu, hukuk-devleti normlarından çok, keyfî ve zorlayıcı uygulamaların yaygın olduğu, sivil toplum ve kamusal alanın yeteri kadar gelişmediği bir ulus-devlet biçimi güney, keyfî ve zorlayıcı yöntemlerden çok “devletin altyapısal gücünün” geliştirilmesi yoluyla modern hukuk devleti normlarının hakim kılındığı bir modernleşme çizgisini ise kuzey modeli olarak tanımlanmakta… Modernleşme normatif ve pozitif bir olgu olarak tanımlandığı için ulus-devlet modelinin hakim olduğu tarihsel örneklerde modernleşmeye ket vurulduğu, modernleşme doğrultusunda bir ilerleme topyekun durdurulamamış olsa bile sürecin normal rotasından çıkartıldığı düşünülmektedir. Devletin modernleşmesi olarak da değerlendirilen bu tarihsel süreç, Keyder’e göre, küreselleşmeyle birlikte yeni bir evrenin eşiğine gelmiş bulunmaktadır.

Yukarıda basitleştirme pahasına özetlenen modernleşmeye ilişkin şema Keyder’in Osmanlı-Türkiye tarihine ilişkin tahlillerinin genel çerçevesini çizmektedir. Bu çerçevede Osmanlı-Türkiye modernleşmesine ilişkin en önemli tespit, milliyetçilik ve ulus-devlet modelinin modernleşmeye ket vurduğu şeklindedir. Ulus-devlet modelinin önemsizleşmeye başladığı günümüzde bu ket vurulmuşluk durumunun sona erme imkânları belirmiştir. Avrupa Birliği’ne girmekle, devletin keyfî uygulamalarına son verilmesi, hukuk-devleti normlarının yerleşmesi, devletin toplum üzerindeki egemenlik haklarının sınırlanması ve mülkiyet hakkının güvence altına alınması mümkün kılınacağından, ulus-devletin modernleşmeye ket vurması sona ermiş olacaktır. Milliyetçiliğin ve ulus-devletin aşılması olarak bize sunulan olgunun şeyin aslında Avrupa Birliği bünyesinde modernitenin evrenselleşmesinden başka bir şey olmadığı görülüyor. Ulus-devletin bir çok uygulamalarının normatif eleştirilerine ilişkin Keyder’in hassasiyetlerini önemsememek kuşkusuz mümkün değil. Ancak bu haklı hassasiyetler, Avrupa Birliği projesinin her şeyden önce küresel kapitalizm koşullarında piyasa ilişkilerinin daha da yaygınlaşmasının doğurduğu, gittikçe karmaşıklaşan ve derinleşen sosyal çelişkilerin bölgesel ölçekte yönetilebilir kılınmasına yönelik bir arayış olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir. Meselenin bu boyutuna yeniden döneceğim. Keyder’in çalışmalarının özgünlüğü, Avrupa Birliği projesine yüklenen normatif değerlerin tohumlarını, İttihadçılık veya Cumhuriyet ulus-devletçiliği öncesinde, Tanzimat modernleşmesinin yaratmaya çalıştığı liberal hukuk devleti ve ona uygun sivil toplum yapısında, yani İmparatorluk modelinde aramasında yatmaktadır. Bu arayış Keyder’in Osmanlı on dokuzuncu yüzyılını, Avrupa Birliği prizmasından okumasını ve dolayısıyla idealize etmesini mümkün kılmaktadır.

Çağlar Keyder’in on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumuna ilişkin tespitlerini bugünün Türkiye’sine ilişkin dileklerinin ve arzularının bir ifadesi olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Ancak, on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nu, bugünün Avrupa Birlikçi ve küreselleşmeci siyasî perspektifini ifade etmenin metaforik bir aracı haline getirebilmek için Keyder’in daha önceki görüşlerinde, özellikle on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik düşüncelerinde kapsamlı bir revizyon yapması gerekli olmuştur. Önceki çalışmalarında Keyder, Asya Tipi Üretim Tarzı modeline dayanarak, güçlü devlet ve yaygın küçük mülkiyete dayanan bir toplumsal formasyonun Osmanlı klasik döneminden Cumhuriyet Türkiye’sine uzanan bir perspektif içinde sürekliliğini vurgulamaktaydı. Oysa şimdi ATÜT kavramına başvurmuyor; ancak benzer bir soyutlamayı “klasik Osmanlı modeli” ismi altında muhafaza ederek ve bu kavramı daha çok Tanzimat öncesi dönemi ifade etmek üzere kullanırken aynı modelin 1910’lu yıllarla birlikte geri döndüğünü düşünüyor: “Osmanlı devlet-toplum ilişkisi son dönemlerinde değişmişti ve Türkiye artık bir önceki, klasik Osmanlı modeline dönüyordu.” Keyder’in ATÜT kavramına başvurduğu eski çalışmalarında Osmanlı’dan miras kalan güçlü devlet olgusu, yine Osmanlı’dan miras kalan küçük köylü mülkiyetinin yaygınlığıyla birlikte, Osmanlı-Türkiye’de kapitalizmin gelişiminin özgünlüklerini ve özellikle de 1950’li yıllara kadar “bürokrasinin” toplumsal ve siyasal hakimiyetini koruyabilmiş olmasını açıklamayı mümkün kılmaktaydı. Keyder artık “Cumhuriyet Türkiye’sinde gözlenen devlet geleneğinin Osmanlı geçmişinin doğrudan bir uzantısı olmadığını” savunuyor. Sorunsal, bürokrasinin iktidarının tarihsel ve sosyolojik kökenlerinin tespiti olduğu dönemlerde on dokuzuncu yüzyılın, genel bir Osmanlı toplumu-tarihi soyutlaması içinde eritilmesi ve sürekliliğin vurgulanması tercih edilmekteydi. Oysa Avrupa Birliği siyasî projesini düşünsel olarak temellendirmek kaygısının ön plana geçtiği günümüzde, on dokuzuncu yüzyılın ayrıştırılması ve söz konusu dönemde bugünün siyasî hedefleriyle uyumlu bir devlet-toplum ilişkileri yapısının kurgulanması gerekli görülmeye başlanmıştır.

Küreselleşme koşullarında Avrupa Birliği siyasetini savunmak için Osmanlı geçmişine ilişkin böylesine bir kurguya ihtiyaç var mıdır sorusunun cevabını bir kenara bırakıp Keyder’in söz konusu kurgusunun ayrıntılarına değinmek istiyorum. Keyder’e göre on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı Devleti, liberal bir düzenin oluşturulmasına yönelik bir modernleşme sürecinden geçmişti. “Devlet, vatandaşlık ve hukuk düzenine dayalı bir sivil toplumun gelişebilmesi için, kendi kendini kısıtlama fikrini benimsemeye başlamıştı.” On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı’sında “devletin modernleşmesi, kısmen politik elitin uluslararası baskılara boyun eğmesinin sonucuydu, ama aynı zamanda imparatorluğun merkezileşmesi ve güçlendirilmesi amacına yönelik bir girişimdi.” Keyder bu çabaların başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açan iki temel faktör üzerinde durmakta. Birincisi Osmanlı’da siyasal ve hukukî reformların, milliyetçi çözülmenin başını alıp gittiği bir ortamda, yani çok geç gelmiş olduğu tespitidir. “Eğer siyasal ve hukukî değişim daha erken gerçekleştirilmiş olsaydı, İmparatorluğun gelişen dünya kapitalizmiyle bütünleşmesi cazip bir seçenek olarak ortaya çıkabilirdi. İmparatorluğun bütün uyruklarının eşit statüye sahip vatandaşlar olarak tanınmasına yönelik siyasal reform, hem milliyetçi ayrılıkçılığı zayıflatabilir, hem de Avrupa ekonomisi tarzındaki birikim kalıbıyla uyumlu etkinliklere imkân tanıyabilirdi…Örneğin Balkan kökenli bir ticaret burjuvazisinin, imparatorluk genelinde sınıf hakimiyeti sağlama perspektifiyle böyle bir projeyi desteklemesi bu ortamda mümkün olabilir, sonra da bu durum, milliyetçi ayrılıkçılığa neden olan politik ve ekonomik faktörlerin bir bölümünü ortadan kaldırabilirdi.” Yukarıdaki alıntıda Keyder’in ön plana çıkardığı reformların gelişmekte olan periferi burjuvazisinin programı görünümünde olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşünün veya bütün çabalara rağmen çözülüşün engellenemeyişinin reformların gecikmişliğiyle açıklanmasına modern Türkiye tarihçiliğinde sıkça başvurulmuştur. Bu yaklaşımlarda gecikmişliğe, retrospektif bir biçimde, sonraki süreçlerin kaderini belirleyen ve çözülmeyi kaçınılmaz kılan bir rol atfedilmiştir.

Reformların başarısızlığına yol açan ikinci temel faktör ise imparatorluk modelinden uzaklaşılıp “ulus-devlet modernitesini taklit etmeye yeltenilmesi[yle]” ilgilidir. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşüne ilişkin bir tarih tartışması yapmak niyetinde değilim. Asıl amacım Keyder’in açık bir güncel politik duyarlılıkla ulus-devlet modeline geçişi olumsuzlaması ve bir alternatif oluşturmak üzere imparatorluk yapısının bazı sosyal ve politik koşullarını-ki bu koşulların Keyder’in kurgu süzgecinden geçerek şekillendiğini unutmamak gerekir-idealize eden yaklaşımına dikkat çekmektir. Zihniyet düzleminde Keyder’in Osmanlı geçmişine ilişkin tahayyülünü belirleyen unsurun günümüzün neo-liberalizmle eklemlenmiş küreselleşme fikri olduğu konusunda şüpheye yer yoktur. Türkiye’nin bugününe ve geleceğine ilişkin Avrupa Birlikçi söz konusu zihniyetin toplumsal öznesi her şeyden önce piyasanın, yani emek-sermaye çelişkisinin, dünya ölçeğinde yeniden yapılanmakta olduğu günümüzde, piyasanın uluslararası yeni yapısı içinde daha etkin bir konum elde etmek isteyen Türkiye’nin neo-liberal burjuvazisi ve bu kesimin ideolojik şemsiyesi/hegemonyası altında şu ve veya bu gerekçeyle toplanan bütün toplum kesimleridir. Keyder’in Avrupa Birlikçi ve küreselleşmeci bir perspektifle oluşturduğu Osmanlı geçmişinde zihniyet düzeyinde liberalizmin, modernleşme ideolojisinin, siyasal yapı olarak imparatorluk modelinin ve toplumsal özneler olarak da gelişmekte olan periferi burjuvazisinin ön plana çıkmış olması pek de şaşırtıcı değildir. Osmanlı geçmişinde gayri Müslim periferi burjuvazisinden, iktidarının temeli niteliğindeki toplumsal eşitsizlikleri aşmasını ve demokrasiyi kurmasını bekleyemeyeceğimiz gibi bugün de Türkiye liberal burjuvazisinden vatandaşlık söyleminin sözde eşitliğinin ötesinde bir toplumsal eşitlik kurmasını ve bu anlamda demokrasinin teminatı olmasını bekleyemeyiz. Demokrasinin ancak geniş toplum tabakalarının Avrupa Birliği projesinin de derinleştirmekte olduğu sayısız toplumsal eşitsizlik ve çelişkilere yönelik bugünden itibaren yürütecekleri mücadelelerle güvenceye alınabileceği açıktır.

***

Keyder’in devlet toplum ilişkilerinin kavramsallaştırılması doğrultusunda oluşturduğu sistemin hem zamansal hem de mekansal düzlemde sorunlar içerdiğini görüyoruz. Zamansal düzlemde sorun, tarihin, soyut kavramların gelgitleri şeklinde metaforik olarak kurgulanmasında yatmaktadır. Daha somut ifade etmek gerekirse, devlet-toplum ilişkilerinin Osmanlı-Türkiye tarihindeki seyri, “keyfîlik ve zorbalığa dayanan klasik Osmanlı modelinin” on dokuzuncu yüzyıl boyunca geriletilmesi, 1910’lu yıllardan itibaren bu modelin geri dönmesi ve günümüzde küreselleşme ve Avrupa Birliği projesiyle birlikte zor ve keyfîliğe dayanan söz konusu modelin kalıcı bir şekilde görelileşmesinin imkân dahiline girmesi şeklinde ideal kavramların hareketleri olarak soyutlanmaktadır. Bu tür tespitlerin analitik soyutlama adına meşru görülmesi gerektiği ileri sürülebilir. Ancak bu yaklaşımın arka planında yine kuzey-güney modelleriyle paralellik taşıyan bir biçimde, altyapısal gücü artırılmış modern hukuk devleti ve bunun tersi olarak keyfîlik ve zorbalığa dayanan modernite öncesine ait bir başka devlet biçimi şeklinde normatif düzlemde tanımlanmış bir kavram çiftine rastlıyoruz. Normatif bir soyutlama düzeyinde tanımlanan iki kavram bir yandan zamana (modernleşme tarihinin evreleri) diğer yandan da mekana (kuzey, güney modelleri) teşmil edilmektedir. Normatif bir siyasî perspektif olarak mekanların zaman içinde birleşmesinin, yani kuzey ve güneyin Türkiye’yi de kapsayacak şekilde Avrupa Birliği’nde buluşmasının bu çatallaşmanın aşılmasını mümkün kılacağı varsayılmaktadır.

İdeal kavram çiftinden birincisini oluşturan hukuk devleti kavramı, keyfî uygulamaların olmadığı, devletin sosyal sınıf ve tabakalardan ayrıştığı, ara tabakaların dolayısıyla sivil toplumun güçlü olduğu bir siyasal durumu ifade etmektedir. Önceki çalışmalarında Keyder Osmanlı-Türkiye toplumsal formasyonunu tarımda küçük üreticilik temeli üzerinde ‘güçlü’ ve merkezi bir devlet aygıtının varlığıyla tanımlamaktaydı. Bu yapı, sermaye birikiminin, burjuvazinin ve ara tabakaların gelişiminin önündeki en büyük engel olarak değerlendirilmekteydi. Türkiye’de sosyal bilimciliğin çerçevesini büyük oranda belirlemiş olan bu genel yaklaşımı, devlet-toplum ilişkilerinin kavranışı bakımından, yani tahlilin devlet ve toplum arasındaki kategorik bir ayrım üzerine inşa ediliyor oluşu nedeniyle ‘sivil toplumcu’ olarak nitelemek gerektiği açıktır. Ancak Keyder’in yeni çalışmalarında Cumhuriyet döneminde devletin güçlü olmadığı fikrini öne sürmeye başladığı görülmektedir. Bu yeni tespit, “devletin altyapısal gücü” kavramı ve güçlü devletin ölçütü olarak hukuk normlarının yerleşikliğinin temel alınmasıyla mümkün olmuştur. Burada devletin “altyapısal gücü” kavramıyla, bir bakıma, hukuk devleti normlarını temel alan ve açık zor ve baskı aygıtlarına başvurmayan bir yönetim tarzının eşitlendiğini görüyoruz. Bu tanımlardan hareketle Keyder, örneğin 1910’lu ve özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarıyla birlikte “pre-modern bir keyfîlik ve zorbalık çizgisine geri dönüldüğü” için Cumhuriyet devletinin güçlü olmadığını iddia etmektedir. Keza bu yeni kavramlardan hareketle Tanzimat sonrası ve İttihadçılık öncesi Osmanlı Devleti’nin de güçlü devlet olma yönünde adımlar atmakta olduğu düşünülmektedir. Kavramların tanımlanmasındaki bu değişikliğe rağmen Cumhuriyet devletinin keyfîliği ve zorbalığı konusunda eski fikirlerin korunmaya devam edildiğini de görüyoruz. Bir bakıma, ATÜT jargonuyla güçlü olarak nitelenen devlet, neo-Weberyen devlet teorileri çerçevesinde güçsüz olarak etiketlenmeyi gerektirmiştir. Güçlü devlet kavramının tanımlanması noktasındaki bu müdahale, bir yandan Osmanlı on dokuzuncu yüzyılının hukuk devleti olma doğrultusundaki çabalarından dolayı kutsanmasını, diğer yandan da İttihad Terakki iktidarıyla birlikte başlayan ve Cumhuriyet’le devam eden dönemdeki devletin ise hukuk devleti olmaktan uzaklaştığı gerekçesiyle yerilmesini mümkün kılmıştır.

Burada Keyder’in görüşlerinin bir tarih tartışması olmaktan çok normatif siyasî perspektifler olması itibariyle önem taşıdığının altını çizmek istiyorum. Bu açıdan bakıldığında ve belli bir soyutlama düzeyinde hukuk devleti normlarının savunulması ve keyfî ve zora dayanan yönetim tarzına karşı çıkılmasına katılmamak kuşkusuz mümkün değil. Ancak bu son derece genel siyasî tavırdan hareketle aynı genellikte tarih yorumlarına girişilmesi bir takım metodolojik sorunlar doğurmaktadır. Yukarıda da işaret ettiğim gibi bu noktadaki en önemli sorun, analizin soyut bir “modern hukuk devleti” ve “modern olmayan keyfî uygulamalara dayanan bir devlet yapısı” şeklinde kutupsallaştırılmış soyut kavram çiftiyle hareket ediliyor oluşunda yatmaktadır. Somut tarihsel durumların hiç bir zaman bu gibi ikiliklerle açıklanamayacağı fikrine kuşkusuz hiç kimse itiraz etmeyecektir. Ancak bu basit ilke analitik tahliller ve karşılaştırmalar adına kolayca bir kenara itilebilmekte ve soyut kavramlara canlılık atfedilip tarih bu soyut kavramların hareketi olarak kurgulanabilmektedir. Oysa, devlet-toplum ilişkileri ve hukuk normları açısından somut durumlar çoğu zaman devletin konvansiyonel yönetim teknikleriyle altyapısal tekniklerini bir arada içerir. Osmanlı-Türkiye tarihi açısından örneklemek gerekirse, İttihad ve Terakki dönemi dahil olmak üzere son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi devletleri, diğer bütün modern devletler gibi, yönetimi, meşruiyet ve zor unsurlarının gündelik siyasetin konjonktürel dinamiğinin belirleyiciliğinde şekillenen bir bileşimiyle yürütmüşlerdir. Kuşkusuz bu tespite de genel düzlemde itiraz gelmeyecektir. Ancak burada idealize edilmiş soyutlamaların tarihsel gerçekliğin yerine ikame edilmeye başlanmasının taşıdığı metodolojik sorunlara işaret etmek istiyorum. Örneğin biri hukuksal meşruiyet çizgisine ve diğeri “modernite öncesi normlara” yani keyfîlik ve zor uygulamalarına daha yakın kuzey ve güney modelleri şeklindeki soyut ve idealize edilmiş kavramlarla hareket edildiğinde, bir yandan kuzey olarak soyutlanan mekandaki keyfîlik ve açık zor unsurları, diğer yandan da güney olarak kavramsallaştırılan mekandaki meşruiyet ve devletin altyapısal kapasitesine ilişkin unsurların görülmesi imkânsızlaşacaktır. Daha somut bir ifadeyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, soyut ve ideal normatif bir kavrama referansla hukuk devleti olmadığının iddia edilmesinin hayli zor olduğunu herkes kabul edecektir. Burada amacım hiç şüphesiz Cumhuriyet tarihinde sayısız örnekleri bulunabilecek hukuk ihlalleri, keyfî zor ve şiddet uygulamalarının önemsizleştirilmesi değildir. Vurgulamak istediğim bu tür özelliklerin soyut kuzey ve güney modellerinden bağımsız olarak bütün modern devletlerin temel niteliği olduğudur. Son dönem Osmanlı İmparatorluğu gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti de hukuk devleti olmak normlarıyla zor ve baskı uygulamalarını gerek aynı momentte bir arada gerekse farklı konjonktürlerde değişen oranlarda uygulamaya koymuştur. Avrupa Birliği siyasî projesinin de bu özellikten azade olduğunu düşünmek mümkün değildir. Ancak karşılaştırma yapabilmek için bir tür derecelendirme ihtiyacının hasıl olacağı söylenebilir. Fakat daha önce de işaret ettiğim gibi karşılaştırma çabasının ulus-devlet analiz birimi ekseninden çıkartılıp temporal bir zemine kaydırılması epistemolojik açıdan daha isabetli olacaktır. Temporal bir perspektifle bakıldığı zaman modern ideal hukuk devleti normunun hiç bir Avrupa ülkesine teşmil edilemeyeceği açıklık kazanır. Ayrıca burada önemli olan, somut siyasal durumların, hukuk devleti normu ve zor ve keyfî uygulamaların hangi karmaşık bileşimine yol açtığının tespit edilmesidir. Daha da önemli olan bir diğer nokta ise hangi toplumsal öznelliklerin gerek hukuk normları gerekse keyfiyet ve zor unsurlarının ağırlık taşıdığı somutluklar şeklinde tezahür eden yönetim tarzlarının demokratik doğrultuda dönüştürülmesini mümkün kılacağının belirlenmesidir.

***

Çağlar Keyder’in modernleşme ve hukuk devleti olgularına ilişkin yukarıda tartıştığımız normatif ve soyut yaklaşımının mülkiyet ve vatandaşlık kavramlarında da ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu eğilim en açık ifadesini devletin mülkiyetle ilişkisinin, rejimin niteliğini belirleyen temel ölçütler arasında ele alınmasında bulmaktadır. “Mülkiyet kavramı—devletin mülkiyet haklarıyla ilişkisi ve bunlara duyduğu saygının derecesi—başarılı bir liberal rejimin kurulmasının belki de başlıca göstergesidir…Kökleşmiş bir mülkiyet kavramı olmaksızın, devlet yönetimi keyfî niteliğinden kurtulamaz.” Keyder’in analizlerinde mülkiyet kavramı, vatandaşlık kavramıyla da ilişkilendirilmekte ve böylece sosyal ve ekonomik düzlemde tanımlanan liberalizm savunusuna siyasî bir boyut da eklenmektedir. “Mülkiyet hakları, hukuk düzeni aracılığıyla bireyi devlet karşısında koruyan vatandaşlık haklarının temelidir.”

Özel mülkiyet ve vatandaşlık olgusuna ilişkin yukarıda çok kısaca özetlediğimiz soyutlamalardan hareketle Keyder Osmanlı tarihine yönelik iki tespitte bulunmaktadır. Birincisi 1858 Arazi Kanunnamesi ile birlikte toprakta özel mülkiyetin oluşumu sürecinin başladığıdır. Bu sürecin, vatandaşlık haklarının güvenceye alınması, bireyin devlete karşı korunması, ara tabakaların devletle aralarındaki mesafenin sağlam tutulması, periferi burjuvazisinin gelişiminin güvenceye alınması ve sivil toplumun temellerinin sağlam atılması, yani imparatorluk yapısının “global liberalizmin himayesi altında” muhafaza edilmesinin imkânlarını oluşturduğu düşünülmektedir. Keyder’in ikinci tespiti, zorunlu göçler ve özellikle nüfus mübadelesiyle birlikte mülkiyet hakkı ve dolayısıyla vatandaşlık hakkı ihlallerinin başladığı noktasındadır. Bu sürecin “Osmanlı’nın son dönemindeki liberal trendi tersine çevirdi[ği]” ve bunun sonucunda da “kapitalist mülkiyet anlayışının gelişmesi[ni] yıllarca sonraya ertele[diği]” düşünülmektedir.

Ermeni ve Rumların zorunlu göçe tabi tutulmaları ve terk edilen arazilerin hukukî olmayan bir biçimde politik bağlantıları bulunan kişilerin eline geçmesine ilişkin eleştirilere katılmamak kuşkusuz mümkün değil. Ancak incelediğimiz metinlerde hassasiyetlerin sadece bu soyutlama düzeyinde sınırlı tutulduğunu, mülkiyet ve vatandaşlık kavramlarına yine normatif pozitif değerler yüklendiğini, her iki kavramın somut toplumsal siyasal durumlara gönderme yaparak sorunsallaştırılmadığını ve dolayısıyla söz konusu iki kavramın liberal ideolojik bir yorumunun kolayca benimsendiğini görüyoruz. Normatif, ideal ve soyut bir mülkiyet hukuku söyleminin bir kenara bırakılıp, mülkiyet hukuku düzleminin sosyal eşitsizliklerin kurulduğu ve yeniden üretildiği bir zemin olduğu gerçeğinin ön plana çıkartılması gerektiğini düşünüyorum.[11] Bu noktada 1858 Arazi Kanunnamesi’nin uygulanmaya başlanmasıyla birlikte Osmanlı coğrafyasının farklı bölgelerinde toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesiyle sonuçlandığına ilişkin çalışmaları hatırlatmakla yetineceğim.[12] Liberal bir zihniyetle oluşturulan mülkiyet ve vatandaşlık hukuku kavramları aslında söz konusu toplumsal eşitsizliklerin göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Keyder, toplumsal ilişkilerdeki eşitsizliklerin hukuksal düzlemde yeniden kurulmasından çok, liman kentleri ve periferide gelişmekte olan gayr-i Müslim burjuvazinin İttihad ve Terakki iktidarı ve Cumhuriyet rejimi tarafından mülksüzleştirilmesi sorunuyla ilgilenmektedir. Kuşkusuz bugün olduğu gibi geçmişteki her türlü adaletsizliğin hatırlanması ve giderilmesine ilişkin bir politik tavır oluşturulması son derece önemlidir. Ancak söz konusu gayr-i Müslim burjuvazinin özel mülkiyetini ve sosyal iktidarını hangi eşitsizlikler temelinde oluşturduğu meselesini de aynı ölçüde dikkate almak ve bu eşitsizliklerin unutturulmamasına ilişkin bir söylem geliştirmek durumundayız. Benzer bir şekilde “mülkiyet hukuku vatandaşlık haklarının teminatıdır” ifadesindeki vatandaşlık kavramının da toplumsal eşitliksizliklerin görünmez kılınmasına yol açan bir söylem olduğunun altını çizmeliyiz. Liberal vatandaşlık kavramının sayısız sosyal eşitsizliklerle bölünmüş olan kitleleri sanki söz konusu eşitsizlikler yokmuşçasına eşitmiş gibi kabul eden bir ideolojik söylem olduğunu göz ardı edemeyiz.

***

Keyder’in ’sivil toplum’ kavramına yaklaşımında da önemli epistemolojik sorunlar olduğunu söylemeliyiz. ‘Sivil toplum’ ve ‘kamusal alan’ kavramlarına ilişkin tarih ve sosyal bilim alanlarında son yıllarda önemli tartışmalar cereyan etmiştir. Bu noktadaki yeni yaklaşımlar, sivil toplum kavramının dayandığı devlet ve toplumun birbirinden ayrıştırılabileceği fikrini köklü bir şekilde eleştirmişlerdir.[13] Ayrıca, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya ve Çin tarihiyle ilgili yeni literatürde kamusal alan veya sivil toplumun devlet dışında özerk bir alan olarak kavramsallaştırılamayacağı ve devlet ve toplum arasındaki sınırların belirsiz olduğu fikri daha fazla geçerlilik kazanmıştır.[14] Kamusal alan veya sivil toplum kavramlarını, normatif demokratik bir içerik atfetmeden, geniş anlamıyla siyasetin cereyan ettiği ortam olarak tanımladığımız takdirde sivil toplumun her türlü ideolojik-siyasal hegemonyanın kurulduğu dinamik zemin olduğu ortaya çıkar. Osmanlı Türkiye tarihine ilişkin “liberalizme dönük toplumsal-yapısal talep, özellikle uygun dünya koşullarının yokluğunda, sivil toplumda ideolojik hegemonya kuramadı” şeklindeki ifadesinden de anlaşılacağı gibi Keyder’in de zaman zaman sivil toplumun benim burada önerdiğim şekilde tanımlanmasına paralel olduğu izlenimi doğmaktadır. Ancak Keyder’in makaleleri dikkatle incelendiğinde sivil toplum kavramının liberal normatif bir tanımına, yani devlet ile toplum arasında bir alan, devletin otokratik ve keyfî uygulamalarını sınırlamanın imkânını taşıyan bir zemin olarak tanımlandığı görülür. Bu durum özellikle Cumhuriyet Türkiye’sine ilişkin aşağıdaki tespitte açıkça ortaya çıkmaktadır: “Cumhuriyet devleti, geç dönem Osmanlı devletiyle kıyaslandığında, çok daha az hesap veren bir devletti, dolayısıyla daha otokratik ve keyfî idi. Üstelik, toplum da hem kendisini devlet karşısında koruyacak hukukî çerçeve açısından, hem de özerk düzenlemeler için gerekli sivil toplum kurumları bakımından çok daha zayıf bir konumdaydı.”

Keyder’in sivil toplum kavramına liberal normatif bir içerik yüklemesinin yanı sıra bir başka sorun Osmanlı-Türkiye tarihine ilişkin çözümlemelerinde bu normatif değerin tarihsel taşıyıcısı olarak oluşum halindeki gayr-i müslim periferi burjuvazisini ön plana çıkarmasında yatmaktadır. Bu durum Keyder’in şu tespitinde açık bir şekilde ifade bulmuştur: “Sosyal sınıflar ve bunların devletle ilişkileri açısından Osmanlı Hıristiyan nüfusunun tasfiye edilmesinin temel sonucu, Osmanlı İmparatorluğu’nun oluşum halindeki burjuvazisi olarak tanımlanabilecek bir grubun yok edilişi olmuştur. Yani piyasa potansiyelinden yararlanma konusunda devletten bağımsız bir konuma ulaşmayı ve özerk örgütlenmeler ağı biçiminde bir sivil toplum oluşturmayı başarmış olan bir gurubun ulus-devletin milliyetçi politikaları aracılığıyla ortadan kaldırılması. Böylece, kendisini devletten özgürleştirebilecek özerk bir toplum oluşması potansiyeli de son derece azalmış oldu.” Cumhuriyet döneminde şekillenen “Müslüman işadamları, devlete çok daha fazla bağımlıydı.” Keyder burada milliyetçiliğin güçlenmesi ve ulus-devlet biçiminin yerleşmesiyle birlikte sivil toplum oluşumunun tarihsel ve sosyolojik imkânlarının yok olduğu vurgusunu yapmaktadır. Keyder’in burada gayr-i müslim burjuvazi ve Müslüman işadamları arasında (her iki kavramın da tarihsel gerçeklikler yerine ikame edilen soyutlamalar olduğuna dikkat edilmelidir) yapmış olduğu ayrımı kültüre referansla değil de tarihsel ve sosyolojik olgularla açıklaması kuşkusuz önemlidir. Ancak gayr-ı müslim burjuvazisinin bir tür demokrasinin, yani Keyder’in kendi ifadesiyle devletten bağımsız ve “özerk örgütlenmeler ağı biçimindeki bir sivil toplumun,” tarihsel öznesi olduğu düşüncesinin, Keyder’in sivil toplum kavramına yüklediği normatif liberal anlamdan başka bir tarihsel gerekçesi olduğunu söylemek zordur. Devletten özerk bir sivil toplum söyleminin, periferi burjuvazisinin, verili sosyal ve tarihsel bağlam içinde, kendi ayrıcalıklı statüsünü yani sosyal iktidarını kurmasının siyasal ve ideolojik ifadesi olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Sivil toplum söylemi, periferi burjuvazisinin, özel çıkarlarını genel çıkarlar olarak sunmasını mümkün kıldığı oranda söz konusu burjuvazi için bir anlam ifade etmiştir. Periferi burjuvazisinin illâ da merkezi devletten bağımsız bir siyaset yürütmesinin gerekmediğine, kendi yerel sosyal iktidarını kurmak için konjonktürün imkân verdiği durumlarda merkeze yaklaştığına ve ayrıca yerel sivil toplum veya kamusal alanın güçlendirilmesinin yerel güç odaklarıyla merkezi bürokrasinin ortak çıkarı olabildiğine ilişkin çok sayıda tarihsel örnek bulmamız mümkündür. Keyder’in kendi çalışmalarında da bu doğrultuda örnekler bulunmaktadır. Ancak Keyder’in ulus-devlet modelinin görelileşmesine ilişkin tespiti ve buradan hareketle Osmanlı geçmişine bakışı liman kentleri burjuvazisinin olumlu normatif tarihsel bir görev yüklenerek tarihsel kurguda fazla merkeze alınmasına yol açmıştır. Bu çerçevede, eski çalışmalarda Osmanlı ekonomisinin dünya sistemiyle bütünleşmesinin bağlantı noktaları olarak önem taşıyan liman kentleri, yeni çalışmalarda çokkültürlülük, yoğun küresellik, iktidar merkezinden uzaklık, özyönetim girişimlerinin yaygınlığı, sivil toplumun görece güçlülüğü gibi siyasal, toplumsal ve kültürel özellikleriyle ön plan çıkartılmıştır.

Burada son olarak Keyder’in Osmanlı-Türkiye tarihiyle ilgili görüşlerinin bugüne yönelik siyasî perspektifiyle ilişkisine değinmek istiyorum. Keyder’in, son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda global liberalizmin himayesi koşullarında gayri müslim periferi burjuvazisine yükleşmiş olduğu güçlü bir sivil topluma dayanan bir toplum ve siyaset modelinin tarihsel öznesi olma rolünün bir benzerini bugünün küreselleşme koşullarında ve Avrupa Birliği’ne katılma çabalarının gündemde olduğu bir ortamda Türkiye büyük burjuvazisine, daha doğrusu bu burjuvazinin Avrupa Birliği’ne katılım siyasî projesi çerçevesinde kurmuş olduğu ‘tarihsel bloğa atfetmiş olduğunu söylemek isabetsiz olmayacaktır. Keyder’in Cumhuriyet devletinin himayesi altında palazlanan burjuvazinin özellikle 1980’li yıllarla birlikte devletle göbek bağını artık kesin olarak kopardığını gösterme çabası bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Söz konusu burjuvazi artık Avrupa Birliği projesi çerçevesinde demokrasinin ve sivil toplumun teminatı olarak görülmeye başlanmıştır. Türkiye büyük sermayesinin küreselleşmeci, sivil toplumcu ve Avrupa Birlikçi ideolojisi etrafında oluşan tarihsel bloğun, milliyetçilik ve ulus-devletçilik eksenli toplumsal cephe karşısında, Türkiye’de demokrasinin teminatı olarak görülmesinin ancak sosyal bilimci bir soyutlama düzeyinde mümkün olduğunu düşünüyorum. Türkiye siyasetini, küreselleşmeci ve Avrupa Birlikçi liberal hat ile milliyetçi ve ulus-devletçi çizgi arasındaki gerilime indirgemenin, gerek küreselleşmenin gerekse Avrupa Birliği projesinin, yığınların gündelik hayatında yarattığı sayısız sosyal çelişki ve gerilimlerin aşılmasına yönelik toplumsal dönüşüm projeleri kurgulanmasını zorlaştıracağına dikkat çekmek istiyorum. Böylesi bir alternatif tahayyül çabasının ütopik olacağı veya gerçekçi olmayacağı şeklindeki bir düşünce ancak söz konusu tarihsel bloğun söylemi olabilir. Osmanlı geçmişindeki sosyal eşitsizliklerin periferi burjuvazisinin sivil toplumcu söyleminin temsil ettiği demokrasi potansiyeli adına göz ardı edilmesine izin verilmemesi gerektiği gibi, Türkiye’nin bugününe ilişkin dikkatimizi sivil toplumcu, küreselleşmeci Avrupa Birliği projesinin bünyesinde barındırdığı sosyal eşitsizliklerin aşılmasını temel alan bir söylemin reel politik olmadığı gerekçesiyle göz ardı edilmesine izin vermemek gerekir.

***

Yukarıda Keyder’in modernleşme, devlet, mülkiyet, vatandaşlık ve sivil toplum olgularını Osmanlı-Türkiye tarihi ve bugünün siyaseti çerçevesinde liberal bir ideolojik içerikle nasıl kavramsallaştırdığı üzerinde durdum. Keyder’in söz konusu kavramların içeriğini bu şekilde doldurmasındaki amacının milliyetçilik ve ulus-devletin tarihsel ve normatif olarak görelileştirilmesi olduğu açıktır. Son dönem Osmanlı tarihinin iyimser bir okuması yoluyla Osmanlı toplumsal ve siyasal yapısının ulus-devlet dışında başka alternatifleri de bünyesinde barındırdığını göstermek Keyder’in tarihsel sosyolojik analizinin temel hedefini oluşturmaktadır. Ancak ulus-devlet ve milliyetçiliğin karşısına alternatif olarak yalnızca liberal bir imparatorluk yapısını koyuyor olmayı hem metodolojik hem de politik açıdan sorunlu buluyorum. Söz konusu yaklaşımın, milliyetçilik/ulus-devlet veya liberalizm/imparatorluk alternatiflerinin dışında başka toplumsal-siyasal alternatiflerin ihmal edilmesi veya hafızalardan silinmesi anlamına gelmektedir.

Bu çerçevede öncelikle 1908 ile başlayan süreçte Osmanlı elit siyaset düzleminde bile alternatiflerin İttihatçılığın ulus-devletçiliği ile Hürriyet ve İtilaf veya Prens Sabahattin’in temsil ettiği liberal çizginin oluşturduğu bir kutupsallığa indirgenemeyecek çoğullukta olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Osmanlı-Türkiye tarihini belli bir soyutlama düzeyinde liberalizm ve milliyetçilik arasındaki gerilimin hikayesi olarak anlatmanın modern Türkiye tarihçiliğinin en yerleşik paradigmalarından birisi olduğunu ve bu anlamda Keyder’in yeni bir hafıza oluşturmak çabasının pek inandırıcı olmadığını düşünüyorum. Keyder’in özgünlüğü, belki de, eski liberal siyasî hattı bugünün sivil toplumculuk, çok kültürcülük ve Avrupa Birlikçiliği projeleriyle uyumlu bir sosyal bilimsel dille ifade etmesinde yatmaktadır. Oysa 1908-1918 tarihleri arasında İttihatçı siyasetin bile tek bir milliyetçilik kavramıyla ifade edilemeyecek çoğullukta olduğunu biliyoruz. Osmanlı-Türkiye siyasî düşünce tarihçiliğinin ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuş olduğu üzere İttihad ve Terakki liderliğinin unsurları bir ulus-devlet modeline angaje olmaktan çok İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük olarak isimlendirebileceğimiz her biri ulus-devlet modelinin sınırlarını aşan daha geniş siyasî tahayyüller peşinde olmuşlardır. Kuşkusuz bu siyasî stratejilerin son tahlilde merkeziyetçi ulus-devlet modelini temel aldığı ve liberal imparatorluk modeline uzak olduğu söylenebilir. Ancak burada konuya düşünce tarihçiliğinin metinleri düzeyinde değil sosyal-siyasal gerçekliğin karmaşıklığı ekseninde yaklaştığımızda söz konusu alternatif stratejilerin peşinden gidildiği takdirde ortaya çıkacak muhtemel siyasal yapıların karmaşık tarihsel dinamikler tarafından süreç içinde belirleneceği açıklık kazanır. Geçmişe ilişkin alternatif hafıza oluşturma çabalarımıza determinist bir tarih anlayışı ve fizibilite hesaplarıyla yaklaşılmasının, geçmişteki başka türlü alternatiflerin yok edilmesiyle sonuçlanan siyasetlerin özürcü bir savunusuyla sonuçlanacağını hatırlatmaya sanırım gerek yok.

Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği ve Avrupa’nın göbeğinden Çin’e kadar uzanan coğrafyanın toplumsal-siyasal altüst oluşlarla sarsıldığı devrimler ortamında siyasî alternatiflerin, milliyetçilik/ulus-devlet veya liberalizm/imparatorluk ikiliğini aşan bir çoğulluğa sahip olduğu inkar edilemez. İkinci Meşrutiyet yıllarında Rusya kökenli Müslüman-Türk aydınların Türk milliyetçiliğinin oluşumunda önemli etkileri olduğu iyi bilinmektedir.[15] Örneğin Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset risalesinde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türk milliyetçiliği siyasetlerini karşılaştırıp üçüncüsü yönünde bir tercihte bulunduğu sıkça işlenmiştir.[16] Bununla birlikte Rusya kökenli aydınların siyasî tahayyüllerinin ve seçeneklerinin Akçura’nın kapsamı hayli daralmış projelerine indirgenemeyeceğini biliyoruz. Osmanlı-Türkiye ile de temas halinde olan bir çok Rusya kökenli aydın hem coğrafi hem de sosyal içeriği itibariyle daha geniş siyasî tahayyüller peşinde olmuşlardır. Zeki Velidi Togan’ın, Bolşevik devrimi ve devrim dalgasının doğuya doğru yöneldiği bir ortamda konfederatif bir Türkistan birliği projesi, bir tür milliyetçilik ideolojisi olmakla birlikte, öngördüğü konfederatif siyasal yapı itibariyle bu çerçevede değerlendirilebilir.[17]Yine, “Asya Asyalılarındır!” sloganında ifadesini bulan sömürgeciliğe karşı geniş bir doğu halkları ittifakı oluşturma çabaları bir başka örneği oluşturmaktadır.[18]Bolşevik Devrimi’nin yarattığı altüst oluşun ardından Doğu Halkları Kurultayı’nda ifade bulan sosyal ve siyasal devrim projelerini yine aynı çerçevede değerlendirmek gerekir.

Keyder’in, milliyetçilik ve ulus-devlet modeline karşı liberalizm ve imparatorluk eksenli bir alternatif oluşturmaya çalışırken tarihsel-sosyolojik bir analiz düzleminde hareket ettiği ve benim burada gündeme getirdiğim alternatiflerin ise daha çok siyasal projeler veya stratejiler niteliğinde olduğu düşünülebilir. Oysa Avrupa’nın göbeğinden Hindistan ve Çin’e kadar uzanan coğrafyada gündeme gelen devrimci siyasî alternatiflerin tamamının kendi sosyolojik realitelerine sahip oldukları açıktır. Orta ve Doğu Avrupa’nın sosyalist hareketlerinin proletarya enternasyonalizmi fikri ve Doğu halklarının kurtuluş mücadelesi söyleminin köylü toplumlarının sosyolojik gerçeklikleri üzerinden bir siyaset yürütme çabaları bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Kısacası, imparatorlukların yıkıldığı, kapitalizmin göbeğinde toplumsal-siyasal altüstlerin yaşandığı ve sömürgeciliğin ciddi bir yara almakta olduğu Birinci Dünya Savaşı sonrası dünya ve Osmanlı-Türkiye koşullarında siyaset alternatiflerinin sosyolojik temelleriyle birlikte liberalizm-milliyetçilik ikiliğine hapsedilemeyecek çoğullukta olduğunun göz ardı edilmesini hiç bir analitik veya sosyal bilimsel soyutlama meşru gösteremez.

***

Bu yazıya çizgisel bir zaman kavramı üzerinde şekillenmiş modernist tarih anlayışının aşılmasının önemi ve alternatif bir tarih anlayışı için bugünün sosyal ve siyasal gerçekliğinin ön plana çıkartılması gerektiğine vurgu yaparak başlamıştım. Bu şekliyle tarih bugüne müdahale amacıyla bir hafıza oluşturma çabası olarak anlam kazanmaktadır. Yine Keyder’in Osmanlı-Türkiye tarihine ilişkin çalışmalarının, belki de tarihçi olmamasının sağladığı imkânlarla, bu tarz bir toplumsal hafıza oluşturma çabasını çağrıştırdığına işaret etmiştim. Tarihsel düşüncenin bu şekilde politikleştirilmesi tartışmanın bir siyaset ve ideoloji tartışmasına dönüşmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Keyder’in siyasî görüşü, ulus-devlet milliyetçiliğine karşı Avrupa Birlikçi liberalizm olarak şekillenmiş bulunmaktadır. Yukarıda Avrupa Birliği projesinin emek sermaye çelişkisinin yeni dünya koşullarında yönetilebilir kılınmasına yönelik bölgesel bir arayış olduğu ve sosyal demokratik refah uygulamalarıyla takviye edilmiş bir liberal Avrupa imparatorluğu fikrinin de bu çerçevede anlam taşıdığına işaret etmiştim. Keyder’in milliyetçilik ve ulus-devletin ‘günahlarının’ eleştirilmesi isabetli noktasından hareketle oluşturduğu soyut, idealize edilmiş ve normatif Avrupa tahayyülünün gerçekliği yansıttığını düşünmek mümkün değildir. Bu noktada ayrıntılara girmeden Avrupa Sosyal Forumu kapsamındaki bir çok hareketin Avrupa Birliği’ne yönelik sosyal içerikli eleştirilerine dikkat çekmekle yetineceğim. Kısacası, Osmanlı-Türkiye tarihine ilişkin Keyder’inkinden farklı kurguların gerekli olduğuna ilişkin vurgu, daha farklı bir Türkiye, Avrupa ve Dünya tasavvurunu mümkün kılacak bir geçmiş ve bugün tahayyülünü gerektirmektedir.

Yukarıdaki tespit tarih çalışmamızı ve geçmişe ilişkin alternatif tahayyüller oluşturma çabamızı, sosyal eşitsizlikleri, geniş kitlelerin bu eşitsizliklere ilişkin gündelik deneyimlerini hiç bir şekilde unutturulmamasına yönelik bir çizgide şekillendirmemizi gerektirmektedir. Osmanlı-Türkiye tarihi çok büyük oranda siyasî elitlerin tarihsel öznellikleri olarak kurgulandığı için, alternatif tarih arayışlarında Osmanlı-Türkiye siyasî elitini merkezden uzaklaştıran bir kurguya ulaşmak henüz mümkün olamamıştır. Örneğin benim de bir önceki kısımda kısaca değindiğim sosyal devrimler dışındaki alternatiflerin neredeyse tamamının ‘siyasî elitler’ tarafından oluşturulduğunu ifade etmek durumundayız. Bu alternatiflerin söz konusu siyasî elitlerin kendi sosyal gerçekliklerinin ve temsilcisi olmak durumunda kaldıkları daha geniş sosyal tabakaların çıkarlarına tekabül eden bir toplumsal iktidar yapısı doğuracağı açıktır. Bu özel çıkarların genel çıkarlar görünümünü alması, bir çok toplumsal eşitsizliğin görünmez kılınmasını ve yeniden üretilmesini zorunlu kılmaktadır. Bugüne ilişkin bir hafıza oluşturmak üzere tarihin yeniden okunması kuşkusuz söz konusu eşitsizlikleri üreten toplumsal iktidar ilişkilerinin hatırlanması ve bu eşitsizlikleri aşacak tarihsel öznelliklerin ve alternatif toplumsal tahayyüllerin kurgulanması anlamına gelecektir. Walter Benjamin’in “geleneğin hem kendi varlığı hem bugün onu devralanlar[ın] tehlikede…” olduğu tespiti yukarıdaki çerçevede tarih konusunun önemsenmesi gerektiğini açıklıkla ortaya koymaktadır. Tarih konusuna bu perspektiften yaklaşım bizi araştırmalarımızda geniş kitlelerin gündelik hayatlarında karşılaştıkları sayısız eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerin yeniden üretilmesini mümkün kılan yönetim zihniyetlerinin ve pratiklerinin incelenmesine yöneltecektir. Bu yaklaşım tarih çalışmalarımızda geniş kitlelerin deneyimlerini merkeze alan, tarihçiyi ve soyutlamalarını kenara iterek ikamecilik tehlikesini azaltan ve deneyimi esas alan bir duyarlılığı gerekli kılmaktadır. Geçmişe ilişkin böylesi bir yaklaşımın, bugüne ilişkin, küresel kapitalizmin yaratmakta olduğu sosyal eşitsizlikleri bizzat kendi gündelik yaşamlarında tecrübe eden geniş kitlelerin deneyimlerini esas alan bir siyaset anlayışının sonucu olduğu açıktır.

Geniş kitlelerin gündelik deneyimlerini esas alan bir tarihçilik vurgusu, hiç şüphesiz 1960’lı yıllarda şekillenen aşağıdan yukarıya sosyal tarihçilik anlayışını çağrıştıracaktır. Sosyal tarihçiliğin bu varyantına postmodern ve postkolonyal teori tarafından son on, on beş yıl içinde yoğun eleştiriler yöneltilmiştir. Foucault’cu bir epistemolojiden de esinlenen söz konusu eleştiriler, geçmişin bilgisine ulaşmanın mümkün olduğu fikrinin geriletilmesi doğrultusunda hayli başarı kazanmıştır. Postmodern ideolojinin bu iddiasının, bugünden ‘okunması’ veya ‘dinlenmesi’ yoluyla, seslerinin yeniden duyurulmasını mümkün kılacak izleri geçmişte daha az bırakmış olan geniş kitlelerin tarihi söz konusu olduğunda, daha cüretkar olduğunu görüyoruz. Konuya Türkiye tarihçiliği açısından yaklaşıldığına bir sosyal tarihçilik geleneğinden bahsetmek mümkün gözükmemektedir. Ancak son yıllarda subaltern okulunun sunduğu teorik imkânlarla Osmanlı-Türkiye tarihine ilişkin yeni yorumlar oluşturma çabaları ilgi çekmektedir.[19] Subaltern okulu 1980’li yılların başında Çin Devrimi, Gramsci’nin hegemonya kavramı ve E.P. Thompson’un sosyal tarihçilik anlayışından da esinlenerek Hindistan köylülüğünün unutturulmuş seslerini geriye kazanmak iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Oysa postmodern ve postkolonyal söylemin de etkisiyle subaltern okulunun yeni temsilcileri, yoksulların sesinin yeninden kazanılması çabasının beyhude olduğu sonucuna ulaşmış bulunmaktadırlar. Türkiye’de de bir yandan subaltern okulunun yoksulların tarihini yazmak açısından sunduğu metodolojik ve epistemolojik imkânlara heyecanla yaklaşıldığını, ancak diğer yandan aynı okulun yeni temsilcilerinin siyaseti dışlayan postmodern çizgisiyle hesaplaşmak konusunda yeteri kadar özenli davranılmadığını görüyoruz.

Burada, geniş yığınların deneyimlerini temel alan ve ulus-devlet ve imparatorluk alternatiflerinin dışında bir Osmanlı-Türkiye tarihi kurgusunun nasıl oluşturulabileceğine ilişkin bir tartışma yürütmeye çalışıyorum. Bu noktaya ilişkin örneğin Necmi Erdoğan, isabetli bir şekilde, madun olanların seslerinin “bir daha geri getirilemez bir şekilde” kaybolduğunu ancak “…resmi metinlerin suskunluklarında veya folk anlatılarda bu seslerin tarihsel veya folklorik yankılarını arama[nın], madun öznenin buralarda dolaşan ‘hayaletinin’ izlerini sürmenin” hem mümkün hem de gerekli olduğuna işaret ediyor. Necmi Erdoğan’ın yine bu sorunla ilgili “bu metinleri konuşturma girişimimizin incelikli ve ‘empatik’ olmaktan öteye geçmeyen bir monolojik susturma ediminden ibaret kalması”nın da kuvvetle muhtemel olduğu şeklindeki uyarısı, Arif Dirlik’in, tarihsel öznelerin deneyimleri karşısında tarihçinin konumunun görelileştirilmesi gerektiğine ilişkin vurgusunu çağrıştırıyor.[20] Her iki uyarının da tarih yazıcılığına ilişkin önemli metodolojik ve epistemolojik sorunlara parmak bastığı açık. Ancak bu son derece isabetli uyarıların, geçmişle kurduğumuz ilişkinin, ikâmecilik veya monolojik susturmaya dönüşebileceği endişesiyle, “bir programa dönüştürülemeyecek olan tikel, indirgenemez olayları, kavramı olmayan örnekleri öne çıkarmak” noktasına kadar çekilmemesi gerektiğini düşünüyorum.[21] Geçmişe ilişkin hatırlamalarımız, bugüne ilişkin bir toplumsal değişim modeliyle ilişki kurabildiği ölçüde anlam kazanacaktır. Geleneğin hem kendi varlığı hem de onu devralanlar açısından tehlikenin uzaklaştırılması, toplumsal yapının geçmişte ve bugün ürettiği ve üretmekte olduğu sosyal eşitsizliklerin hatırlanması ve aşılması çabasının başarısına bağlıdır.

KAYNAKÇA

Akçura, Yusuf. Üç Tarz-ı Siyaset. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1991.

Arai, Masami. Jöntürk Dönemi Türk Milliyetçiliği. (çeviren:Tansel Demirel). İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.

Benjamin, Walter. “Tarih Kavramı Üzerine.” Nurdan Gürbilek (der.) Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar içinde, 39-50. İstanbul: Metis Yayınları, 2001.

Bradley, Joseph. “Subjects into Citizens: Societies, Civil Society, and Autocracy in Tsarist Russia.” American Historial Review 107, no. 4 (2003): 1094-1123.

Dirlik, Arif. “Civil Society/Public Sphere in Modern China: As Critical Concepts Versus Heralds of Bourgeois Modernity.” Chinese Social Sciences Quarterly (Zhongguo She Hui Ke Xue Ji Kan) 3 (1993): 10-22.

———. “Culturalism as Hegemonic Ideology and Liberating Practices.” The Postcolonial Aura, Third World Criticism in the Age of Global Capitalism içinde, 23-51. Colorado: Westview Press, 1997.

Erdoğan, Necmi. “Devleti ‘İdare Etmek’: Maduniyet ve Düzenbazlık.” Toplum ve Bilim, no. 83 (2000): 8-32.

Georgeon, François. Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura (1876-1935). Ankara: Yurt Yayınları, 1986.

Haj, Samira. The Making of Iraq, 1900-1963: Capital, Power, and Ideology. Albany, New York: State University of New York Press, 1997.

Harootunian, Harry D. “The Benjamin Effect: Modernism, Repetition, and the Path to Different Cultural Imaginaries.” Michael P. Steinberg (der.) Walter Benjamin and the Demands of History içinde, 62-87. Ithaca: Cornell University Press, 1996.

———. History’s disquiet : modernity, cultural practice, and the question of everyday lifeThe Wellek Library lecture series at the University of California, Irvine. New York: Columbia University Press, 2000.

———. “In the Tiger’s Lair: Socialist Everydayness Enters Post-Mao China (Review essay on Streetlife China by Michael Dutton).” Postcolonial Studies 3, no. 3 (2000).

———. “Historical Materialism’s Task in an “Age of Globalization”.” Radical History Review, no. 79 (2001): 95-98.

Keyder, Çağlar. Toplumsal Tarih Çalışmaları. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 1983.

———. Türkiye’de Devlet ve Sınıflar. (çeviren:Sabri Tekay). İstanbul: İletişim Yayınları, 1989.

———. Ulusal Kalkınmacılığın İflası. İstanbul: İletişim Yayınları, 1993.

———. Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne. İstanbul: İletişim Yayınları, 2003.

Özbek, Nadir. “Zeki Velidi Togan ve Milliyetler Sorunu: Küçük Başkurdistan’dan Büyük Türkistan’a.” Toplumsal Tarih 8, no. 44 (1997): 15-23.

———. “The Bashkır Nationality Question and Zeki Velidi Togan in the Russian Revolution and the Civil War, 1917-1921.” Türklük Araştırmaları Dergisi, no. 11 (2002): 161-180.

———. “From Asianism to Pan-Turkism: The Activities of Abdürreşid İbrahim in the Young Turk Era.” Selçuk Esenbel ve Inaba Chiharu (der.) The Rising Sun and the Turkish Crescent: New Perspectives on the History of Japanese-Turkish Relationsiçinde, 86-104. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayıları, 2003.

Rowe, William T. “The Problem of “Civil Society” in Late Imperial China.” Modern China 19, no. 2 (1993): 139-157.

İslamoğlu, Huri. “Property as a Contested Domain: A Reevaluation of the Ottoman Land Code of 1858.” Roger Owen ve Martin P. Bunton (der.) New Perspectives on Property and Land içinde, 3-61. Cambridge MA: Harvard University Press, 2001.

Trentmann, Frank, der. Paradoxes of Civil Society: New Perspectives on Modern German and British History. New York: Berghahn Books, 2000.

W.Clowes, Edith , Samuel D.Kassow ve James L.West, der. Between Tsar and People. Educated Society and the Quest for Public Identity in Late Imperial Russia. New Jersey: Princeton University Press, 1991.

Wakeman, Frederic JR. “The Civil Society and Public Sphere Debate, Western Reflections on Chinese Political Culture.” Modern China 19, no. 2 (1993): 108-138.


     [1]      Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine,” Nurdan Gürbilek (der.) Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar içinde 41 (İstanbul: Metis Yayınları, 2001).

     [2]      Harry D. Harootunian, “In the Tiger’s Lair: Socialist Everydayness Enters Post-Mao China (Review essay on Streetlife China by Michael Dutton),”Postcolonial Studies 3, no. 3 (2000). Harry D. Harootunian, History’s disquiet : modernity, cultural practice, and the question of everyday lifeThe Wellek Library lecture series at the University of California, Irvine (New York: Columbia University Press, 2000). Harry D. Harootunian, “Historical Materialism’s Task in an “Age of Globalization”,” Radical History Review, no. 79 (2001).

     [3]      Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine,” 41.

     [4]      ibid. 47.

     [5]      Aktivist bir bugün kavramı için bkz. Harootunian, “In the Tiger’s Lair: Socialist Everydayness Enters Post-Mao China (Review essay on Streetlife Chinaby Michael Dutton).”

     [6]      Çağlar Keyder, Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003).

     [7]      Harry D. Harootunian, “The Benjamin Effect: Modernism, Repetition, and the Path to Different Cultural Imaginaries,” Michael P. Steinberg (der.) Walter Benjamin and the Demands of History içinde (Ithaca: Cornell University Press, 1996).

     [8]      Çağlar Keyder, Toplumsal Tarih Çalışmaları (Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 1983).

     [9]      Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, çev. Sabri Tekay (İstanbul: İletişim Yayınları, 1989).

    [10]      Çağlar Keyder, Ulusal Kalkınmacılığın İflası (İstanbul: İletişim Yayınları, 1993).

    [11]      Huri İslamoğlu, “Property as a Contested Domain: A Reevaluation of the Ottoman Land Code of 1858,” Roger Owen ve Martin P. Bunton (der.) New Perspectives on Property and Land içinde (CambridgeMA: Harvard University Press, 2001).

    [12]      Örnek olarak bkz. Samira Haj, The Making of Iraq, 1900-1963: Capital, Power, and Ideology (Albany, New York: State University of New York Press, 1997).

    [13]      Frank Trentmann, der., Paradoxes of Civil Society: New Perspectives on Modern German and British History (New York: Berghahn Books, 2000).

    [14]      Çin’le ilgili tartışmalar için bkz. Arif Dirlik, “Civil Society/Public Sphere in Modern China: As Critical Concepts Versus Heralds of Bourgeois Modernity,”Chinese Social Sciences Quarterly (Zhongguo She Hui Ke Xue Ji Kan) 3 (1993). William T. Rowe, “The Problem of “Civil Society” in Late Imperial China,” Modern China 19, no. 2 (1993). Frederic JR. Wakeman, “The Civil Society and Public Sphere Debate, Western Reflections on Chinese Political Culture,” Modern China19, no. 2 (1993). Rusya için bkz. Edith W.Clowes, Samuel D.Kassow ve James L.West, der., Between Tsar and People. Educated Society and the Quest for Public Identity in Late Imperial Russia (New Jersey: Princeton University Press, 1991). Joseph Bradley, “Subjects into Citizens: Societies, Civil Society, and Autocracy in Tsarist Russia,” American Historial Review 107, no. 4 (2003).

    [15]      François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura (1876-1935) (Ankara: Yurt Yayınları, 1986). Masami Arai, Jöntürk Dönemi Türk Milliyetçiliği, çev. Tansel Demirel (İstanbul: İletişim Yayınları, 1994).

    [16]      Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1991).

    [17]      Nadir Özbek, “Zeki Velidi Togan ve Milliyetler Sorunu: Küçük Başkurdistan’dan Büyük Türkistan’a,” Toplumsal Tarih 8, no. 44 (1997). Nadir Özbek, “The Bashkır Nationality Question and Zeki Velidi Togan in the Russian Revolution and the Civil War, 1917-1921,” Türklük Araştırmaları Dergisi, no. 11 (2002).

    [18]      Nadir Özbek, “From Asianism to Pan-Turkism: The Activities of Abdürreşid İbrahim in the Young Turk Era,” Selçuk Esenbel ve Inaba Chiharu (der.)The Rising Sun and the Turkish Crescent: New Perspectives on the History of Japanese-Turkish Relations içinde (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayıları, 2003).

    [19]      Necmi Erdoğan, “Devleti ‘İdare Etmek’: Maduniyet ve Düzenbazlık,”Toplum ve Bilim, no. 83 (2000).

    [20]      Arif Dirlik, “Culturalism as Hegemonic Ideology and Liberating Practices,”The Postcolonial Aura, Third World Criticism in the Age of Global Capitalism içinde (Colorado: Westview Press, 1997).

    [21]      Erdoğan, “Devleti ‘İdare Etmek’: Maduniyet ve Düzenbazlık.”

Bu yazı 2003 yılında Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanmıştır.
Özbek, Nadir. “Alternatif Tarih Tahayyülleri: Siyaset, İdeoloji ve Osmanlı-Türkiye Tarihi.” Toplum ve Bilim, no. 98 (2003): 234-54. PDF.