Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Sosyal Devlet

January 1, 2002 - Osmanlı Tarihi / Sosyal Politika / Türkiye Cumhuriyeti Tarihi

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Son yıllarda Türkiye’de toplumsal sorunlara ilişkin söylemlerin ve siyaset tartışmalarının gündemini, gittikçe artan oranda yoksulluk konusu belirlemeye başladı. Yazılı ve görsel iletişim araçlarında neredeyse her gün artan yoksulluk oranları, yoksulluğun yaratmış olduğu toplumsal risk faktörü, sosyal yardım faaliyetleri ve sosyal güvenlik sisteminin mali sorunları üzerine birden çok haber bulmak mümkün bir hale geldi.[1] Sosyal devlet kavramının gözden düşürüldüğü ve sosyal politikaların yavaş yavaş erozyona uğratıldığı son yirmi yıllık sürecin ardından gelinen nokta itibariyle yoksulluk meselesinin, Türkiye gündemini uzun yıllar meşgul edecek sorunlardan birisi olduğuna kuşku yoktur. Yoksulluğun yaygınlaşması ve derinleşmesi olarak tezahür eden süreci, salt son bir iki yılın ekonomik ve mali sıkıntılarıyla sınırlamanın mümkün olmadığı açıktır. Meselenin  kaynakları derinlerdedir ve yapısaldır: Durum daha çok son çeyrek asır zarfında sermaye birikim sisteminin küresel ölçekte yeniden yapılanma sürecinin yaratmış olduğu sancılarla ilişkilendirilebilir. Bu sancılı süreçte bir yönetim tarzı (governmentality) olarak ‘sosyal devlet’ olgusunun temelleri altüst edilmiş ve küresel kapitalizm koşullarıyla daha uyumlu yeni yönetim biçimleri arayışına gidilmiştir.

Güncel toplumsal sorunlara ilişkin tartışmaların yoksulluk merkezli bir söylem ve gündem etrafında şekilleniyor oluşu, kuşkusuz karmaşık siyasal ve sosyal süreçler tarafından belirlenmektedir. Ancak söz konusu yönelimi yalnızca yoksulluk oranındaki artış ve gelir dağılımındaki bozukluğun bir yansıması olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Bu durumu, emek-sermaye çelişkisi eksenli ekonomi-politik yaklaşımların ve sınıf tahlilini esas alan politik söylemlerin artık geçerliliklerini kaybettiklerine dair neo-liberal söylemin yaygınlaşan ve güçlenen etkisiyle ilişkilendirmek mümkün ve hatta gereklidir. Ancak yoksulluk gibi daha çok günlük yaşam deneyimleri, öznel ve kültürel öğeler üzerinden tanımlanabilen olguların, yapısal ve indirgemeci olmayan bir yaklaşımla kendi karmaşıklıkları içinde kavramasallaştırılmaya çalışılması, yönetim biçimlerinin söylemsel ve temsili boyutlarıyla sosyal/kültürel yapının derinliklerine nüfuz eden ve günlük hayatın tamamını kuşatan bir niteliğe sahip olduklarını teşhir etmesi böylece daha kapsayıcı ve radikal politik açılımları mümkün kılması bakımından son derece önemlidir. Bununla birlikte, yoksulluk söylemleri veya yoksulluğun kültürel temsillerini de kapsayan bir tahlil yöntemi, her ne kadar farklı iktidar biçimlerinin ince ayarlarını gözler önüne serme yeteneğine sahipse de, böylesi bir yaklaşımın küresel kapitalizm koşullarında henüz pratik öznesi ve stratejisi belirgin bir mücadele açılımı sunmaktan uzak olduğunu da teslim etmek gerekmektedir. Bu noktadaki belirsizlikler giderilmediği sürece toplumsal ve siyasî tahayyülümüzde yoksullar, ‘yönetim zihniyetlerinin’ veya ‘yönetim tarzlarının’ nesneleri olmaktan kurtulamayacaklar ve yoksullukla mücadele, gündelik hayatların dar çerçevelerini aşan daha genel bir düzleme taşınmaktan yoksun kalacaktır.

Bu yazıda Türkiye’de yaşanmakta olan yoksulluk ve refah rejimi sorunlarını tarihsel bir çerçeve içinde, ancak konunun siyasî açılımları ve tarih yazıcılığına yönelik yöntem kaygılarını da dikkate alarak inceleyeceğim. Amacım, bir yönetim tarzı olarak sosyal devlet olgusunun Osmanlı-Türkiye tarihsel coğrafyasındaki seyrini izlemek. Güncel refah rejimine ilişkin meseleleri Osmanlı tarihinin sorunlarıyla birlikte tartışmam bir kısım okuyucu tarafından aykırı bulunabilir. Veya Osmanlı geçmişi ile güncel sorunlar arasında nedensellikler kurma eğiliminde olduğum ve bu anlamda da özcü bir yaklaşıma sahip olduğum düşünülebilir. Bu noktada tarihsellikten ne anladığımı açıkça ifade etmem gerekmektedir. Yapmak istediğim şey refah rejimi açısından Osmanlı dönemiyle Cumhuriyet Türkiye’si arasındaki tarihsel kopuş veya sürekliliklerin saptanması değil. Yine aynı şekilde tarihsellikle kastettiğim örneğin ‘geleneksel bir refah rejiminden’ ‘modern bir refah rejimine’ geçişin sorunlarını tarihsel çerçevesi içinde incelemek de değil. Bu yazıdaki hareket noktam, ‘sosyal devletin’ tarihsel oluşumunun ve içinde bulunduğu güncel krizinin, ancak ondokuzuncu ve yirminci yüzyılları bütünselliği içinde kavrayan uzun dönemli bir yaklaşımla anlaşılabileceği düşüncesidir. Bununla sosyal devlet olgusunun sadece İkinci Dünya Savaşı sonrasının Keynesyen refah devleti biçimine indirgenemeyeceğini ve modern devlet oluşumu sorunsalı içinde kavramsallaştırılması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Sosyal devlet olgusuna böylesi bir yaklaşım son iki yüz yıllık Osmanlı-Türkiye tarihinin, Osmanlı tarihçiliğindeki yaygın özgülcü eğilimlerin aksine, daha genel bir dünya-tarihsel çerçeve içinde anlamlandırılmasını da mümkün kılacaktır.

Aşağıda ilk olarak modern bir yönetim tarzı olarak sosyal devlet olgusunun Avrupa ve Osmanlı-Türkiye coğrafyasında izlediği seyri belirlemeye etmeye çalışacağım. Ondokuzuncu yüzyılın başlarından yirminci yüzyılın ortalarına kadar uzanan evrede devlet müdahalesini mümkün, gerekli ve meşru kılan bir alan olarak sosyal alanın oluşumu fikri, incelememin temel aldığı önemli temalardan birisi. Böylelikle, bir yandan son dönem Osmanlı tarihini Avrupa tarihiyle  ortak paradigmalar çerçevesinde ele alırken diğer yandan da Osmanlı’daki refah uygulamalarını Cumhuriyet dönemiyle aynı tarihsel çerçeve içine oturtmam mümkün olacak. İkinci bölümde ise önce 1945 sonrasında Türkiye’de ‘sosyal sorunun’ bir ‘işçi sorununa’ dönüşmesi ve yönetim tarzının bu doğrultudaki kırılmalarına kısaca değineceğim. Bu kısa değerlendirmeyi Türkiye’deki güncel yoksulluk ve refah rejimi sorunlarının tartışılması izleyecek. Üçüncü ve son bölümde toplumsal uzlaşma üzerine kurulu sosyal devlet olgusunun tarihsel temellerinin küresel kapitalizm koşullarında yok oluşu ve bu durumun yarattığı epistemolojik meseleler ve politik alternatifler üzerinde duracağım.

Modern Sosyal Devletin Oluşumu: 1850-1950

Bir yönetim tarzı olarak modern sosyal devletin oluşumunu her şeyden önce bir dizi ekonomik, sosyal ve siyasî dönüşüm bağlamında ele almak gerekir.[2] Bu dönüşümleri ana hatlarıyla tarımsal üretimin ticarileşmesi ve buna bağlı olarak geleneksel kırsal yapıların çözülmesi, modern sanayiin ortaya çıkışı, kentleşme ve demografik dönüşümler ve kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması olarak sıralayabiliriz. Sosyal devleti, çok genel bir soyutlama düzeyinde, modernite olarak nitelediğimiz aşağı yukarı son iki yüz yıllık tarihsel süreçteki ekonomik ve sosyal dönüşümler neticesinde şekillenen bir yönetim tarzı, devlet ve toplum arasında özel bir ilişki biçimi olarak tanımlamak mümkündür. Bu kısa tanım refah devleti olgusunun modern devletin oluşum süreciyle ilişkisini temel almaktadır. Ancak refah uygulamaları ve sosyal dayanışma olgusu modern devlet oluşum sürecini aşan bir tarihselliğe sahiptir. Modern dönemi de kapsayacak şekilde tarihin herhangi bir anında belli bir toplumda refah uygulamalarının, yoksullukla mücadele ve sosyal dayanışma biçimlerinin son derece karmaşık bir bütünlük arz ettiği açıktır. Söz konusu karmaşıklığı ve bütünlüğü ifade etmek üzere bu yazıda refah sistemi veya rejimi gibi daha esnek kavramları kullanacağım.

Yukarda söylemeye çalıştığımı daha somut ifade etmem gerekirse: Merkezî devletin sosyal alana müdahale imkanının sınırlı olduğu tarihsel koşullarda, aile ve kan bağı ilişkileri, mahalle, köy, cemaat dayanışmaları, lonca gibi üretim temelli dayanışmalar, tarikat, zaviye gibi dini içerikli odaklaşmalardan oluşan bir dizi beşeri ilişki, bireyin ailevi, sosyal ve doğal krizler karşısında korunmasını sağlayan bir refah sisteminin temellerini oluşturmuştur. Bu gibi beşeri dayanışma ilişkilerinin yanı sıra, özellikle siyasal erkin yoğunlaştığı kent merkezlerinde, yönetici elitin çeşitli kaygılarla yoksullara yönelik kurumsal bir koruyucu sistem oluşturma eğiliminde olduğunu ve bu tür kurum ve ilişkilerin izlerinin tarihin derinliklerine kadar uzandığını biliyoruz.

Birçok tarihsel coğrafyadaki durumu kapsayacak genellikte ifade ettiğim yukarıdaki saptamalarımı Osmanlı tarihi özelinde örneklemek istiyorum. Osmanlı tarihinde Bursa, Edirne ve İstanbul gibi imparatorluk merkezî olmuş kentler, Hicaz ve Kudüs gibi kutsal yerler ve dünya ticaret ağlarının bağlantı noktalarını oluşturan bölgelerde merkezî ve yerel elitin çeşitli kesimlerinin girişimleriyle oluşturulmuş ve çoğunlukla vakıf gelirleriyle desteklenen sosyal kurumların varlığı iyi bilinen bir gerçektir. Özellikle külliyeler ve imaretler, eğitim ve sağlık hizmetleri sunmanın yanı sıra, iktidarın bütün ihtişamıyla görünür kılınma ve siyasî meşruiyet sağlama gibi çok daha geniş siyasî ve ideolojik işlevler yerine getirmişlerdir. Tarihçiliğimizde vakıflar, külliyeler ve imaretlerden oluşan kurumsal yapıların sosyal yardım işlevleri genellikle mübalâğa edilmiş ve hatta bazı tarihçilerimiz klasik dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun bir ‘refah devleti’ olduğunu iddia etmekte bir beis görmemişlerdir (İnalcık, 1997). Bu yaklaşımlarda Osmanlı toplumsal ve siyasal yapısını adem-i merkeziyetçi Batı feodalizminin zıddı, merkezî devletin hep güçlü olduğu kendine özgü bir medeniyet olarak yorumlama eğiliminin izini görmek mümkündür. Ancak Ömer Lütfi Barkan’ın imaret sitelerinin muhasebe defterleri üzerine yaptığı çalışmalar ve vakıflarla ilgili bazı yeni araştırmalar, bu kurumların sosyal yardım işlevlerinin diğer fonksiyonlarıyla karşılaştırıldığında hayli sınırlı olduğunu açığa çıkarmıştır.[3] Böylesi bir durum, yukarda değindiğimiz aile ve kan bağı veya mahalle ve hemşehrilik ilişkileri benzeri dayanışma biçimlerinin belirgin olduğu bir koruyucu sosyal yapının ağırlığına işaret eder. Burada işaret etmek istediğim nokta, Osmanlı tarihinin erken modernitesi olarak niteleyebileceğimiz onbeşinci yüzyıl sonrası dönemde yoksulluk ve ihtiyaç durumu karşısında bireylerin, özellikle kentsel bölgelerde yaşayan kitlelerin, bir yandan devletin veya elitlerin inisiyatifiyle şekillenmiş kurum ve uygulamalardan, diğer yandan da aile, kan bağı ve hemşehrilik gibi toplumsal yapının kendi bağrından çıkan dayanışma biçimlerinden oluşan karmaşık bir refah sistemine, refah uygulamaları alanında görece zengin bir seçenekler yumağına sahip olduklarıdır.[4] Bu şekliyle Osmanlı İmparatorluğu’nda modernite öncesi refah sisteminin tek bir unsura indirgenemeyeceğinin altını çizmek gerekiyor. Refah sistemi olarak ifade ettiğimiz bileşkenin çok boyutluluğuna ve bu sistem içinde unsurların rekabet halinde değil birbirlerinin tamamlayıcısı olduklarına dikkat etmek gerekiyor. Aslında böylesi bir bileşkenin varlığını ve iç dinamiğini, Osmanlı İmparatorluğu’nda modern devlet oluşum sürecinin belirgin tarihsel izleri olarak değerlendirmek de mümkündür.[5]

Yeri gelmişken, günümüz refah rejimlerini anlamak açısından önemli olduğunu düşündüğüm refah sisteminin veya seçenekler yumağının ikinci öbeğini oluşturan ve günümüz refah devleti normlarıyla ‘enformel’ olarak nitelenebilecek aile-mahalle-cemaat eksenli sosyal dayanışma biçimlerinin zamana karşı gösterdiği direncin ve daha da önemlisi bu öğelerin geleneksel-modern ayrımını aşan bir tarihselliğe sahip olduklarını vurgulamak istiyorum. Bu vurgunun işaret ettiği önemli bir sonuç, yoksullukla mücadele için bireylerin başvurduğu dayanışma biçimlerinin ve refah uygulamalarının kendi başlarına geleneksel veya modern olarak nitelenmelerinin anlamsızlığı ve böylesi bir çabanın da açıklayıcı olmadığıdır. Bu vurgu, refah rejimleri söz konusu olduğunda moderniteyi belirleyen aslî unsurun saptanmasını gerekli kılmaktadır.

Moderniteyi belirleyen temel unsur, sosyal alanın devlet müdahalesini bir yandan gerekli kılan diğer yandan da bu müdahalenin meşruiyetini sağlayan yeni bir alan olarak ortaya çıkışıdır.[6] Bir başka ifadeyle modern devleti diğer devlet biçimlerinden ayrıştıran temel özellik, sosyal alana müdahale eğilimi ve bu alanı kontrol edebilme kapasitesidir. Ancak bu kontrol yalnızca düzenin korunması çerçevesinde değil, daha çok nüfusun üretken kapasitesini geliştirmek doğrultusunda şekillenmiştir. Yoksa, modernite öncesi her tarihsel dönemde, özellikle siyasî erkin yoğunlaştığı kentsel mekanlarda denetim ve sosyal kontrol faaliyetlerinin izlerini bulmak mümkündür.[7] Osmanlı tarihi bu söylediklerimi örneklemek açısından zengin bir malzeme içermektedir. Tarihinin bütün dönemlerinde Osmanlı devletinin nüfus hareketlerini denetleme çabası içinde olduğunu biliyoruz.[8] Bu durum özellikle imparatorluk merkezine yönelik nüfus hareketleri söz konusu olduğunda daha da belirginlik kazanır. Osmanlı devleti İstanbul’un fethinden itibaren şehre giriş ve çıkışları dikkatle denetlemek gayretinde olmuştur. Ayrıca sokaklar, hamamlar ve kahvehaneler gibi mekanlar devletin gözetimi altında tutulmuştur. Ancak ondokuzuncu yüzyıl öncesi sosyal kontrolün, örneğin düzenli bir bilgi toplama, kaydetme ve bu bilgi ve kayıtlar ışığında bireylerin takip ve kontrol edilmesi sistemine dayanmadığı açıktır. Özellikle sokakların ve pazar yerlerinin denetlenmesinden sorumlu ihtisab nezaretinin faaliyet tarzı incelendiğinde örneğin yüksek fiyatla veya hileli mal satmak, veya ısrarcı bir şekilde dilencilik yaparak halkı rahatsız etmek gibi kural dışı davranışlar, bu tür ‘cürümleri’ işlemiş kişilerden bir kaçının ibret olsun türü bir zihniyetle ağır bir şekilde cezalandırılmasıyla önlenmeye ve kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren bu yönetim tarzının dönüşüme uğramaya başladığını görüyoruz.[9]

Konuya Avrupa tarihi açısından bakıldığında yeni bir yönetim tarzının oluşumunu, onyedinci ve onsekizinci yüzyılın müdahaleci bir devlet zihniyetine dayanan kameralist ve merkantilist yönetim tarzının ondokuzuncu yüzyıldan itibaren liberal bir doğrultuda dönüşüme uğraması süreciyle ilişkilendirebiliriz. Modern devletin oluşumu olarak da nitelendirdiğimiz bu süreçte sosyal kontrol daha çok, örneğin bireylerin sağlığının ve refahının korunması gibi uygulamalar etrafında nüfusun üretken kapasitesinin açığa çıkartılması ilkesi üzerinde temellenmiştir (Gordon, 1991). Özetle, bir yönetim tarzı olarak modern devlet biçimini belirleyen yalnızca sosyal kontrol olgusu değil bu kontrolün niteliğindeki değişim olmuştur. Bir başka ifadeyle, ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki Avrupa’da, hakim şekliyle yeni yönetim tarzı, kameralist ve merkantilist yönetim tarzlarındaki ‘devletçi’ damarın liberal bir doğrultuda törpülenmesi esasına dayanmıştır.

Siyasal tarih yazınında klasik liberalizm çoğunlukla bireyi ve toplumu temel alan ve devlet müdahalesine karşı duran bir siyasî felsefe olarak değerlendirilmiştir. Bu noktada iki ayrımla liberalizmin yalnızca bir siyasal düşünce olarak değil bir yönetim tarzı olarak kavramsallaştırılması gerektiği fikrini vurgulayacağım. Öncelikle klasik liberalizmin aslında merkantilist ve kameralist siyaset geleneğine bir tepki olarak şekillendiği ve müdahaleciliğe yalnızca bu yönetim tarzlarının aşırılıklarını sınırlamak anlamında karşı çıktığı unutulmamalıdır. Bu anlamıyla liberalizmin bir sosyal kontrol biçimi, ancak bu kontrolün minimum maliyet ve devlet müdahalesiyle gerçekleştirilmesi ilkesine dayanan bir yönetim tarzı olduğunu belirtmek gerekir.[10] İkinci ayrım liberal yönetim tarzının ve modern sosyal kontrolün pozitif bir anlamla toplumun üretken kapasitesini artırma ilkesi etrafında şekillendiğidir. Her iki saptama modern sosyal devletin oluşumunu belirleyen uzun dönemli tarihsel sürecin temel niteliklerine işaret eder. Bu temel nitelikler, onsekizinci yüzyıl sonlarından itibaren şekillenmeye başlayan liberal yönetim tarzının, ondokuzuncu yüzyıl sonlarından itibaren oluşan solidarizmin ve hatta yirminci yüzyılın ikinci yarısında biçimlenen sosyal-demokratik Keynesyen refah devletinin ortak bir kavramsal çerçeve içinde anlamlandırılmalarını mümkün kılar. Kabaca 1850-1950 arasını modern sosyal devletin oluşum süreci olarak tek bir dönem olarak değerlendirmemizi mümkün kılan da işte bu temel niteliklerdir.

Yukarıda çizdiğim genel çerçeve içinden ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihine bakıldığında özellikle İkinci Mahmut döneminden itibaren kamu sağlığının, örneğin çiçek hastalığına karşı aşılama kampanyalarının ve karantina teşkilatı oluşturulmasının devletin gündemine girmiş olması yeni bir yönetim tarzının belirtileri olarak değerlendirilebilir.[11] Fakat burada altının çizilmesi gereken önemli nokta yalnızca devletin söz konusu dönemde sosyal alana müdahale kapasitesinin istikrarlı bir şekilde artıyor oluşu değil, bu artışın niteliğiyle ilgilidir. Tarihçiliğimizde ondokuzuncu yüzyıla ait dönüşümler yeni bir yönetim tarzı olarak modern devletin oluşumu açısından incelenmemiştir. Bu dönem çoğunlukla merkezî devletin güçlendirildiği, bürokratik aygıtın yeniden yapılandırıldığı ve yeni bir hukuk sisteminin oluşturulduğu bir evre olarak ele alınmıştır. Oysa İkinci Mahmud ve Tanzimat dönemlerindeki reformların, sosyal devlet ve yeni bir yönetim tarzının oluşumuyla ilişkileri açısından yorumlamak mümkündür. Söz konusu düzenleme ve uygulamaların ayrıntısına girmek bu yazının sınırlarını aşar. Ancak bu uygulamaların önemlilerini kısaca sıralamak gerekirse: Sağlık alanında karantina teşkilatının oluşturulması, aşılama, ebelik eğitimi gibi koruyucu uygulamaların yerleşmesi, ülke çapında devlet hastanelerinin açılması, aile alanında dul ve yetim maaşlarının düzenlenmesi, yetim çocukların vasilik sorununun devlet tarafından nizamname ile düzenlenmesi; ilk eğitimin yaygınlaştırılması çabaları, kız ve erkek çocuklar için memleket çapında ıslahhanelerin ve sanayi mekteplerinin kurulması; ihtisap nezareti yerine modern polis teşkilatının oluşturulması ve ceza kanunun kabul edilmesi dahil ilgili kanunî düzenlemelerin yapılması; kent yoksullarının denetim altında tutulmasına yönelik nizamnamelerin gündeme getirilmesi; dahilî ve haricî pasaport sisteminin yürürlülüğe konulması; görece düzenli nüfus sayımlarının yapılması gibi bir dizi hukuki ve kurumsal düzenleme ve uygulamalar, sosyal devlet mefhumunun yeni bir yönetim tarzı olarak bütün boyutlarıyla Osmanlı toplumunda şekillenmeye başladığının açık işaretleridir.[12]

***

Liberal yönetim tarzı, işçi hareketlerinin bir toplumsal ve siyasal güç olarak Avrupa tarih sahnesinde etkisini hissettirmeye başladığı ondokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren önemli bir kırılmaya maruz kalmıştır. İşçi hareketlerinin güçlenmesi ve piyasa ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte sosyal alanı minimal devlet müdahalesiyle denetim altında tutmak gittikçe imkansızlaşackatır. 1840’lardan başlayıp İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar süren yüz yıllık dönem, radikal alternatiflerin ancak sosyal alanın devlet müdahalesi altında genişlemesiyle sınırlanabileceğinin belirginleştiği bir dönem olmuştur. Sınıf çatışmaları, savaşlar ve devrimlerle dolu söz konusu uzun tarihsel süreci, refah devletinin modern biçimini aldığı bir evre olarak değerlendirebiliriz. Bu çerçevede bir yandan ondokuzuncu yüzyıl sonu itibariyle Fransız solidarizmi belirginleşmiş, diğer yandan iki savaş arası dönemde otoriter açılımlar tüketilmiş ve süreç ancak savaş sonrasında sosyal-demokratik Keynesyen refah devleti modelinin belirginleşmesiyle durgunlaşabilmiştir. Sonuç itibariyle, modern refah devletinin, emek-sermaye çelişkisini törpülemek ve kontrol altında tutmak üzere kapitalizmin söz konusu yüzyıllık tarihsel süreç içinde üretebildiği yönetim tarzı olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamıyla refah devleti, toplumsal uzlaşma temeli üzerinde kurulmuş bir yönetim tarzıdır. Sosyal alanın ayrı bir zemin olarak genişlemesi, devleti, toplumun dışında ve üzerinde, sınıflar ötesi bir mertebeye yükseltmiş ve devlet sosyal alana mutlak müdahale hakkına kavuşmuştur. Solidarizm, korporatizm, faşizm ve nihaî olarak Keynesyen refah devleti biçimleri, yönetim tarzları olarak böylesi bir siyasal dönüşüm üzerinde temellenmişlerdir.

Sosyal alan ve devlet müdahalesi olgusunun, bir başka ifadeyle bir yandan devlet müdahalesini gerekli kılan diğer yandan da bu müdahalenin meşruiyetini sağlayan bir zemin olarak sosyal alanın oluşması sürecinin, salt sanayileşme, şehirleşme ve güçlü bir siyasal işçi hareketinin yarattığı sorunlarla sınırlandırılamayacağı vurgulanmalıdır. Böylesi bir tespit, ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumundaki siyasî ve sosyal dönüşümlerin ve Osmanlı Devletinin modern bir sosyal devlete dönüşme sürecinin daha genel bir dünya-tarihsel çerçeve içinde anlamlandırılması açısından son derece önemlidir. Osmanlı devletinin bir sanayi toplumu olmadığı ve imparatorluğun yıkılışına kadar tarımsal üretim yapılarının ezici ağırlığını koruduğu bilinen bir gerçektir. Genel bir ilke olarak, modern kapitalist ilişkilerin yerleşikliğini, döngüsel tarım krizlerinin[13] etkisinin azalması hatta ortadan kalkması ve bunun yerine iş çevrimlerinin ağırlık kazanmasıyla izlemek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumunun esas olarak tarımsal kriz döngülerinin etkisi altında olduğu düşünülebilir. Ancak bu düşünce yanıltıcı olacaktır. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı tarımsal üretiminin uluslararası ticaret aracılığıyla dünya ekonomisine eklemlenmiş olması dünya piyasasındaki çevrimsel dalgalanmaların hızlı ve yıkıcı bir şekilde aktarılmalarını kolaylaştırmıştır. Osmanlı toplumu gibi bir yandan geleneksel tarımsal yapıları çözülmemiş diğer yandan da dünya kapitalizmine ticari bağlarla eklemlenmiş toplumlarda her iki döngüsel krizin bir arada yaşandığı ve dolayısıyla üreticiler üzerindeki yıkıcı etkinin katmerleştiği gerçeği dikkate alınmalıdır.[14] Sonuç itibariyle, her ne kadar sosyal sorun Avrupa örneğinde olduğu gibi bir ‘işçi sorunu’ görünümü almış olmasa da, ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumunda da ticari kapitalizmin gelişmişliği ve dünya ekonomisiyle eklemlenmiş bir üretim yapısının varlığı, devlet müdahalesinin konusu ve bu müdahalenin meşruiyetini sağlayan bir olgu olarak sosyal alanın oluşmasının koşullarını yaratmıştır. Bir başka ifadeyle Osmanlı devleti de yüzyıl boyunca bir yandan nüfusun üretken potansiyelini artırma kaygısında olmuş, diğer yandan da özellikle çevrimsel ve doğal krizlere karşı kalıcı ve kurumsal biçimler dahilinde olmasa da gittikçe artan oranda yeni bir koruyucu refah sistemi geliştirmek durumunda kalmıştır.[15]

Sosyal refah devletinin en genel hatlarıyla piyasa ekonomisinin üretmiş olduğu toplumsal ve siyasal gerilimleri yumuşatma ve kontrol altında tutma ihtiyacından doğduğunu vurgulamıştım. Bu anlamıyla bir sosyal uzlaşmanın ürünü olan refah devleti, ‘sosyal vatandaşlık’ hakları olarak tanımlayabileceğimiz bir çerçevede emek gücünü piyasanın yarattığı risklerden korumaya yönelik uygulamalar çerçevesinde hayata geçmiştir.[16] Bir başka ifadeyle sosyal devletin, piyasa mekanizmasının emek gücünü metalaştıran eğilimlerini sınırlamak veya telafi etmek (de-comodification) doğrultusundaki uygulamaları, sosyal vatandaşlık kavramının altyapısını kurmuştur. Ancak ‘sosyal vatandaşlık’ kavramını salt emek-piyasası ve emek gücünün dekomodifikasyonu olgusu ile sınırlandırılmamak, aksine daha geniş tarihsel ve sosyo-ekonomik bir çerçeve içinde ele almak gerekir. Özetle, devletin bireyi, sosyo-ekonomik yapının doğurduğu her türlü risk unsuruna karşı koruma doğrultusundaki bütün girişimlerin her biri aslında bir tür ‘sosyal vatandaşlık’ olgusu yaratma potansiyeline sahiptir. Bu çerçevede sosyal alan ve sosyal vatandaşlık kavramlarının birbirinden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir.

Ondokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı devletinin sağlık ve eğitim hizmetlerini yaygınlaştırması devlet-fert ilişkisinin yeni temeller üzerinde inşa ediliyor olduğunun en önemli göstergesidir. Osmanlı tarihçiliğinde vatandaşlık olgusu çoğunlukla Tanzimat ve Islahat fermanlarının daha sonra da 1876 Kanun-ı Esasisi’nin getirdiği haklar çerçevesinde salt siyasî ve hukukî bir olgu olarak ele alınmıştır. Halbuki vatandaşlık olgusunun, bireylerin her türlü iktisadi, sosyal ve doğal risk unsurları karşısında korunması doğrultusundaki uygulamaların tamamını içerecek şekilde kavramsallaştırılması gerektirmektedir. Bu çerçevede İkinci Abdülhamid döneminde (1876-1908) özellikle ilk eğitim olanaklarının kasaba ve köyler düzeyine kadar ulaştırılmış olması[17] ve bir çok vilayet merkezinde devlet hastanelerinin açılmış olması son derece önemlidir.[18] Aynı dönemde sosyal yardım alanında da merkezî devletin gittikçe artan oranda varlık göstermekte olduğunu görüyoruz (Özbek, 2001). Özetle, sosyal alanın ayrı bir zemin olarak belirmesi ve bu çerçevede sosyal vatandaşlık olgusunun genişlemesi bakımından İkinci Abdülhamid dönemi üzerinde dikkatle durulması gerekir.

Kuşkusuz Abdülhamid dönemi Osmanlı refah sistemi, dönemin siyasal özelliklerinden ve özellikle de iktidarın monarşik biçiminden oldukça etkilenmiştir. Abdülhamid’in kişiliğine ilişkin motiflerle sarmalanmış ve bu nedenle seküler ve bürokratik bir görünümden çok monarşik ve paternalist bir görünüm kazanan devlet yapısı, refah rejimine de benzeri bir karakter kazandırmıştır. Bu koşullarda sosyal alan, toplumun dışında ve üzerinde kurgulanan siyasal erkin gittikçe artan müdahalesine maruz kalırken aynı zamanda bu siyasal erkin önemli meşruiyet araçlarından birisine dönüşecektir. Her ne kadar Abdülhamid dönemi Osmanlı toplumunda emek-sermeye çelişkisi etrafında şekillenen bir sosyal sorunun varlığından bahsetmek mümkün değilse de siyaset zemininin sosyolojik anlamda kitleselleşmesi monarşik bir görünüm kazanan siyasal iktidarın meşrulaştırılması ihtiyacını ciddi ölçüde artırmıştır (Deringil, 1993; Deringil, 1991; Deringil, 1998). Bu çerçevede Abülhamid dönemi refah rejiminin yaratmış olduğu sosyal vatandaşlık kavramı, monarşik iktidar için ‘halk onayı’ sağlama ihtiyacı üzerine bina edilmiştir. İkinci Abdülhamid’in 1909’da devrilmesi ardından iktidardan indirilmesi refah rejiminin monarşik görüntüsünü ortadan kaldırıcı bir etki yaratmış ve iktidarın meşruiyetini sağlayan siyasal söylemde önemli bir kayma gerçekleşmiştir. Abdülhamid döneminin monarşist ve legitimist siyasî kültürü yerini liberal, solidarist, korporatist ve milliyetçi söylemlerin dinamik bir bileşkesinden oluşan yeni bir siyasî söyleme bırakmıştır. Ancak siyasal söylem ve meşruiyet temasındaki kaymanın refah uygulamaları alanında ve devletin sosyal alana müdahale olgusu olarak sosyal vatandaşlık kavramının sosyolojik kısa süre içinde önemli bir değişim yarattığını düşünmek yanıltıcı olur. Son dönem Osmanlı ve Türkiye tarihine bir bütün olarak bakıldığında söz konusu sosyolojik arka planın yirminci yüzyılın ortalarına kadar sürekliliğini koruduğu görülür.

Hangi biçimiyle olursa olsun devletin sosyal alana müdahalesini, bireylerin sağlığı, refahı ve eğitimiyle ilgili uygulamalarını, kısmi de olsa koruyucu bir sosyal güvenlik sistemi oluşturmasını, bir başka ifadeyle devletin müdahale zemini olarak sosyal alanın genişlemesini, salt pozitif bir olgu olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Sosyal alanın kontrolü meselesi aynı zamanda sosyal disiplin ve moral regülasyon öğeleri de taşır. Modern sosyal kontrol ve disiplin olgusunun yalnızca dar anlamıyla ‘polis’ faaliyetleri ve hapishaneler gibi ceza kurumları aracılığıyla gerçekleştirildiğini düşünmek de yanıltıcı olacaktır. Sosyal kontrol ve disiplin aynı zamanda ‘terbiye’ unsurunu önemseyerek yeni ahlaki normların ve buna uygun hukuk sisteminin oluşturulmasını gerekli kılar. Bu süreç bir yandan devletin kurumsal bir ağla bütün toplumu kuşatmasının zeminini hazırlarken diğer yandan birinciyle eşgüdümlü bir şekilde bireye ve özellikle aileye aile içinde de kadına yeni normların yerleştirilmesinde aslî görevler yükler (Donzelot, 1979). Böylece sosyal kontrol ve disiplin toplumsal yaşamın en ücra köşelerine kadar uzanır.

İkinci Meşrutiyet ve tek-parti dönemleri yukarıda söylediklerimi somutlaştırmak açısından son derece zengin bir tarihsel malzeme yumağı sunmaktadır. Burada sadece tek bir örnekle, kent yoksullarının kontrol altında tutulmasına yönelik hukukî düzenlemeleri tartışmakla yetineceğim. İkinci Meşrutiyet döneminde oluşan ilk Osmanlı Mebusan Meclisi’nin öncelikli iş olarak “serserilik” ve “dilenciliği” önlemeye yönelik bir kanun çıkarmaya girişmesini bir rastlantı olarak değerlendirilmemek gerekir.[19] Bu yeni kanunla Osmanlı polisinin görevleri arasına serserileri, kanundaki tanımıyla işsiz güçsüz etrafta başı boş dolaşanları, yani bir başka söyleyişle çalışabilecek durumda olduğu halde iş sahibi olmayan kent yoksullarını denetim altında tutma işlevi de eklenmiştir. Bu hukukî düzenlemenin konumuz açısından önemi meşrutiyet rejiminin serseriliği bir suç olarak görmemesinde yatmaktadır. Serserilik bir suç değildir, ancak önü alınması gereken toplumsal bir sorundur. Yeni düzenleme polisin mahkemelerle işbirliği yaparak işsiz güçsüz takımını çalışmaya zorlamasını öngörmektedir. Bu ve benzeri kanunların ‘iş yoluyla terbiye’ düşüncesi etrafında devletin moral kontrol altyapısını güçlendirmek işlevi gördüğü açıktır.[20] Meşrutiyet rejiminin bir yandan devletin moral regülasyon kapasitesini artırmaya çalışırken diğer yandan da bazı başka kanun ve uygulamalarla yoksullara doğrudan yardım götürmeyi planladığını görüyoruz. Söz konusu ikinci gurup uygulamalar geniş bir kent yoksulları kitlesinin, yani işsizler ordusunun ‘potansiyel suçlu’ olarak görülmesi sürecini tamamlayıcı bir işlev görmüştür.[21]

Devletin moral regülasyon kapasitesini artırma çabalarının yanında liberal Meşrutiyet rejiminin sosyal yardım uygulamaları açısından kayda değer bir atılım gerçekleştirdiğini söylemek hayli zordur. Başlangıçta Fransa’daki ‘assistance publique’ (sosyal yardım) örneğinden esinlenen idari düzenlemeler ve Muhtacin Maaşı gibi yoksullara aylık maaş bağlanması uygulamaları gündeme gelse de bunlar kapsamlı ve yaygın olamamıştır.[22] Ayrıca Meşrutiyet Döneminin ilk yıllarındaki pratik uygulamalarda ifadesini bulduğu şekliyle öngörülen refah sisteminde devletin rolü aslî olmaktan çok toplumdan gelen girişimleri tamamlayıcı nitelikte olacaktır. Merkezî devlet ve yerel yönetimler, genel olarak fukaraperver cemiyetleri olarak isimlendirilen hayır cemiyetleri aracılığıyla oluşacak sosyal yardım sistemini destekleyici bir işlev göreceklerdir.[23] Meşrutiyetin ilk yıllarında devletin sosyal yardım alanına müdahalesini en aza indirgemeyi öngören bu yaklaşım, devletin moral regülasyon işlevlerini artırma çabasının tamamlayıcı unsuru olmuştur.

Ancak Meşrutiyet yıllarının söz konusu yöneliminin, Balkan Savaşları’yla başlayıp Birinci Dünya Savaşı’yla devam eden sancılı ortamda olgunlaşmasını beklemek mümkün değildir. Savaş yıllarında sosyal alana devlet müdahalesinin çıplak ve mutlak artışını görüyoruz. Bu koşullarda refah rejiminin militarist ve milliyetçi temalar etrafında şekillendiğini görüyoruz.[24] Osmanlı’dan Cumhuriyet rejimine miras kalan refah rejimini işte bu koşullar belirlemiştir. Cumhuriyet rejimi Osmanlı’dan devraldığı bu yönetim tarzını artan devlet müdahalesiyle pekiştirecektir. Tek-parti döneminde zaman zaman öjenist bir renk de kazanan çocukların himaye edilmesi, eğitimi ve ıslahı, aile değerlerinin korunması ve sağlık konularındaki söylem ve uygulamalar ön planda olmuştur. Yeni söylem ve yönetim tarzı bir yandan içtimaî inkılap teması çerçevesinde pozitif bir boyut taşırken aynı zamanda terbiye ve ıslah temaları etrafında sosyal ve moral regülasyon kaygısını taşımıştır.

Kurumsal yapılar ve pratik uygulamalar bir kenara bırakılırsa, bir yönetim zihniyeti ve söylemi olarak refah rejimi bağlamında, Osmanlı’yla Cumhuriyet rejiminin bağını kuran en önemli unsurun Ziya Gökalp’in görüşlerinde somutlaşan solidarizm fikri olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye tarihçiliğinde solidarizm veya liberalizm üzerine yapılan çalışmalar konuya daha çok siyasî düşünce veya Tek-parti rejiminin demokratik niteliğinin sınırları ekseninde yaklaşmışlardır. Bu çalışmalarda liberalizm çoğunlukla devletçi ve otoriter bir siyasal söylem ve pratiğin alternatifi olarak değerlendirilmiş, liberal söylem ve aynı zamanda örneğin Ziya Gökalp’in ‘solidarist korporatizmi,’ otoriter veya faşizan korporatizme bir alternatif olarak sunulmuş ve bu anlamda yüceltilmiştir. Bu noktada bir kez daha siyasal bir düşünce olarak kavramsallaştırılan ve çoğunlukla idealize edilen liberalizm ile bir yönetim tarzı olarak liberalizm ayrımına dikkat çekmek istiyorum. Liberalizmin aslında sosyal kontrolün en az devlet müdahalesiyle gerçekleştirilmesi ilkesine dayanan bir yönetim tarzı olduğunu daha önce vurgulamıştım. Benzer bir şekilde, solidarizmin veya sosyal liberalizmin, yenilenmiş bir liberal yönetim tarzı olarak ikili bir karakter sergilediği, meşruiyetini sosyal alana pozitif müdahalelerle sağlarken sosyal alanı ve bireyi tahakküm altına alma eğiliminde olduğunun altı çizilmelidir.[25] Liberalizme bir yönetim tarzı olarak bakıldığı takdirde, Gökalpizmin, Kemalizmin liberal bir alternatifi olarak değerlendirilemeyeceği, her iki düşüncenin tek bir yönetim tarzı mantığı içinde ele alınması gerektiği ortaya çıkacaktır.

Yazının buraya kadar olan kısmında sosyal devlet olgusunu uzun dönemli bir tarihsel perspektif içinde bir yönetim tarzı olarak incelemeye çalıştım. Osmanlı ve Türkiye tarihine bu açıdan bakıldığında, ondokuzuncu yüzyılın ikinci çeyreğinden yirminci yüzyılın ortalarına kadar uzanan süreçte devletin sosyal alana nüfuzunun gittikçe arttığı görülür. Kabaca 1850-1950 tarihleri arasını kapsayan dönemi, içinde bulunduğumuz coğrafya için modern sosyal devletin oluşum evresi olarak değerlendirmek mümkündür. Osmanlı-Türkiye tarihinin bu döneminde sosyal alana müdahale olgusu, özellikle başlarda, emek-sermeye ilişkilerinin yarattığı gerilimleri denetim altına alma ihtiyacından çok, siyasal elitin gündemini teşkil eden tanzimat, terakki ve içtimaî inkılap olarak ifade edilen dönüşümleri gerçekleştirme çabası tarafından belirlenmiştir. Ancak Türkiye toplumunun sanayileşmesi ve kentleşmesiyle birlikte sosyal sorunun sınıf niteliği belirginlik kazanmaya başlayacaktır. Ancak Tek-parti döneminde sosyal sorunun, daha çok korporatist temayüllerin ve sınıfsız kaynaşmış bir toplum perspektifinin hakimiyeti altında, içtimaî inkılap ve ulusun üretken kapasitesinin açığa çıkartılması anlamında ‘nüfus’ eksenli bir zihniyet etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz. Böylesi bir zihniyet ve söylem, sosyal sorunun sınıf niteliğinin örtülmesi işlevini de görmüştür. İkinci Dünya Savaşı’na doğru ilerleyen süreçte ve özellikle savaş sonrası dönemde kapitalizmin altın çağının getirmiş olduğu imkanlar Türkiye coğrafyasında sosyal alanın daha berrak bir şekilde emek-sermaye ilişkileri bağlamında yeniden şekillenmesini mümkün kılacaktır.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Cumhuriyet Türkiye’si ve Sosyal Devlet

Cumhuriyet Türkiye’sinde devletin sosyal alana müdahalesinin korporatist bir zihniyet ve sınıfsız kaynaşmış bir toplum tahayyülünün kalıplarından kurtulup çalışma hayatı, sendikalaşma, işçi sigortaları ve sosyal güvenlik eksenli bir rotaya oturması ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında mümkün olabilmiştir. Aşağıda ilk olarak sosyal devletin mahiyetindeki bu değişime ve refah rejimine ilişkin yeni düzenlemelere, ardından son yirmi yıldır yaşamakta olduğumuz küresel dönüşümlerin Türkiye’de refah uygulamaları ve yönetim tarzında meydana getirdiği değişikliklere değineceğim.

Türkiye’de savaş sonrası dönemde sosyal devlet olgusunun gelişimini genel hatlarıyla Keynesyen refah devleti kavramı çerçevesinde incelemek mümkündür. Keynesyen refah devletinin bir çok varyasyonuyla birlikte dünya ölçeğinde bir norm halini alması ‘refah devleti çalışmaları’ şeklinde isimlendirebileceğimiz geniş bir literatürün oluşmasına yol açmıştır. Bu literatür çoğunlukla refah devletini teknik ve ölçülebilir parametreler çerçevesinde tanımlama eğilimindedir. Örneğin bazı araştırmacılar sosyal harcamalara gayri safi millî hasıladan ayrılan payın oranını refah devletini tanımlamanın bir kriteri olarak kullanmışlardır.[26] Yine benzer bir şekilde daha önce de değindiğimiz dekomodifikasyon kavramı ölçülebilir teknik bir kavram haline dönüştürülmekte, bu ve benzeri kriterler kullanılarak karşılaştırmalı çalışmalar yapılmaktadır.[27] Refah alanında ülkeler arasındaki farklılıkları açıklamak için ‘refah rejimi’ kavramı etrafında daha esnek prototipler oluşturulmakta ve böylece refah devletleri tek bir analitik model etrafında sınıflandırılabilir hale gelmektedir.

‘Refah devleti çalışmaları’ olarak isimlendirdiğim bu akademik disiplinin özellikle analitik ve karşılaştırmalı bir perspektif sunuyor olması nedeniyle önemi göz ardı edilemez. Ancak böylesi teknik bir yaklaşımın farklı refah rejimleri arasında gelişmişlik derecesi itibariyle hiyerarşik bir ilişki tasavvur etmeye açık kapı bıraktığına dikkat çekmek istiyorum. Burada özellikle ölçülebilir bir veri olarak devletin sosyal harcamalarının ve buna bağlı sosyal vatandaşlık haklarının gelişkin olduğu örneklerin modern refah devletinin ideal biçimi olarak yüceltilmesi ihtimali önem taşımaktadır. İdealize edilmiş prototiplere uymayan bütün örnekler, modern refah devletinin yeteri kadar gelişmemiş olduğu, yada çarpık veya eksik gelişmiş olduğu tespitine yol açacaktır. Yine aynı çerçevede, yerel nitelikli bütün toplumsal dayanışma biçimlerinin, aktüel sosyo-kültürel koşulları içinde anlamlandırılmak yerine, pejoratif bir yaklaşımla geleneksel yapıların hakimiyetini sürdürüyor olduklarının kanıtı olarak değerlendirilebilecektir. Böylece niceliksel olarak ölçülebilir kılınan refah devleti kavramına normatif değerler yüklenecektir. Türkiye’deki Keynesyen refah devleti uygulamalarının Batı Avrupa ülkeleri ve özellikle İskandinav örnekleriyle ölçülebilir veriler ışığında karşılaştırıldığında son derece zayıf ve geride kalacağı şüphesizdir. Ancak buradan hareket ederek teknisist bir yaklaşımla ve idealize edilmiş bir ‘modern refah rejimi’ tanımına referansla bu coğrafyadaki refah sistemini geleneksel veya eksik modernleşmiş olarak nitelemenin kendi başına açıklayıcı olmadığını da vurgulamalıyım. Teknisist olmayan alternatif bir yaklaşım ancak yoksulluk ve sosyal devlet olgularına gerçek sosyal öznelerin güncel eylemlerinin tarihsel ve kültürel olarak belirlenen siyasî aktüalite çerçevesinde yarattıkları etkiler bağlamında yaklaşmakla oluşturulabilir.

Cumhuriyet tarihinin her alt döneminde refah rejimi ve sosyal sorunun algılanışına ilişkin ayrıntılı bir tartışma sunmak tahmin edileceği gibi bu yazının sınırları içinde mümkün değildir. Buradaki amacım daha çok yazının başında tanımladığım anlamda sosyal alan ve devlet olgularını genel hatlarıyla ve kuşbakışı bir çerçevede tartışmaktır. Bu açıdan bakıldığında daha önce de işaret ettiğim gibi 1940’lı yıllar emek piyasası ve çalışma ilişkileri merkezli bir sosyal politika gündeminin oluşumu açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönüşümde kuşkusuz tek-parti yıllarının sanayileşme politikalarının yaratmış olduğu ve niceliksel boyutu göz ardı edilemeyecek bir işçi sınıfının varlığı ve savaş sonrasının demokrasi söylemi üzerine kurulu yeni dünya düzenine uyum sağlama ihtiyacının payı büyük olmuştur. Savaş öncesi Cumhuriyet rejiminin refah uygulamaları zaman zaman ırkçı ve öjenist söylemlerden de etkilenen korporatist bir ideoloji çerçevesinde şekillenmişti. Bu noktada yeni bir ulus yaratma projesi çerçevesinde devletin bu dönemde eğitim ve sağlık alanına verdiği önemin altı çizilmelidir. Ayrıca Çocuk Esirgeme Kurumu ve Türkiye Kızılay Cemiyeti gibi oluşumlar devlet aygıtının dolaylı uzantıları olarak sosyal yardım alanında çok önemli görevler üstlenmişlerdir. Sadece Kızılay’ın Savaş yıllarında büyük şehirlerde kurmuş olduğu aşevleri bu noktada kayda değer bir örnek oluşturmaktadır (Türkiye Kızılay Derneği İstanbul Aşocakları, 1948). Bununla birlikte savaş sonrasının emek piyasası ve çalışma ilişkileri merkezli sosyal güvenlik ve refah sistemine geçişin ani ve keskin olduğunu da söylemek mümkün değildir. Nazi Almanya’sından kaçan sosyal-demokrat bilim adamlarının öncülüğünde İstanbul Üniversitesi’nde kurulan İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü ve bu Enstitü bünyesindeki faaliyetler bir bakıma savaş sonrası döneme yumuşak geçiş için bir zemin hazırlamıştır.[28] Yine bu çerçevede 1936 yılında kabul edilen ve 1937’de yürürlüğe giren İş Kanunu’nun sigortayla ilgili hükümlerinin önemini göz ardı etmemek icap eder. Keza 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıha Kanunu ve benzeri başka kanunlar da sosyal güvenlik ve sosyal hizmetler açısından önemli maddeler içermekteydiler. Ancak savaş sonrası refah sisteminin rengini önemli ölçüde çalışma ilişkileri merkezli bir söylem belirlemeye başlayacaktır. Bu çerçevede daha çok İngiltere örneği takip edilerek Çalışma Bakanlığı’nın kurulması gündeme gelmiştir (Güzel, 1988). Cumhuriyet Türkiye’sinde İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayıp günümüze kadar uzanan bir süreçte bir dizi kanunla çalışan kesimlerin önemli bir kısmını kapsamına alan bir sosyal güvenlik sistemi oluşacaktır.[29] Devlet memurlarını kapsamına alan bir sosyal güvenlik sisteminin tarihinin ise çok daha eskilere gittiğini biliyoruz.[30] Ancak bir bütün olarak bakıldığında memurlar dahil çalışan kesimlerin büyük bir çoğunluğunu kapsamına alan bir sosyal güvenlik sisteminin oluşması ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu sürecin bir sonucu olarak 1960 ve 1970’li yılların sosyal gündemi daha çok sendikal sorunlar ve gittikçe siyasallaşan işçi sınıfı hareketleri çerçevesinde belirginleşecektir. Kabaca 1945-1980 arası dönemde Türkiye’de devletin sosyal alana müdahalesi popülist tarım politikalarıyla bir arada düşünüldüğünde iktisadi kalkınma olarak tanımlanan sürecin yaratacağı muhtemel sosyal çelişkileri törpüleme kaygısı tarafından belirlenmiştir. Özet olarak söz konusu dönemde muhafazakar, popülist ve zamana zaman da ortanın solu renklerine bürünen Türkiye’deki siyasal rejimi Keynesyen sosyal refah devleti olarak nitelemek mümkündür. Ölçülebilir veriler olarak sosyal vatandaşlık mefhumunun geriliği ve dekomodifikasyon olgusunun göz ardı edilemeyecek ölçülerde sosyal güvenlik sisteminin dışında yerel dayanışma ilişkileri bünyesinde gerçekleşiyor oluşu kuşkusuz bu saptamamızla çelişmemektedir. Bilakis bu nitelikleri Keynesyen refah devletinin Türkiye’deki biçimlenişinin özgünlükleri olarak değerlendirmek mümkündür.

***

Keynesyen refah devletini İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası siyasî konjonktürün belirleyiciliğinde modern devletin yeni biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu biçimiyle refah devleti, daha önce de işaret ettiğim gibi, 1850-1950 arasını kapsayan uzun dönemli tarihsel dönüşümlerin neticesi olarak şekillenen bir toplumsal ve siyasî uzlaşmanın da ifadesidir. Ancak refah devleti 1970’li yıllara gelindiğinde soldan, 1980’li yıllarla birlikte de neo-liberal sağdan ciddi bir eleştiriye maruz kalmıştır.[31] Oysa, modernist kalkınmacı yaklaşımlar için sosyal refah devleti, tarihin kendiliğinden ilerleyişinin bir sonucu olarak er veya geç ulaşılacak gerçek bir hedefti. Bununla birlikte 1980’li yıllarda Reagan ve Thatcher politikalarında en açık ifadelerini bulan neo-liberalizmin, sosyal devlet ve refah uygulamalarını tasfiyeye girişmesiyle bu inancın büyüsü dağılmıştır.[32] İçinde bulunduğumuz nokta itibariyle refah devleti, neo-liberal muhafazakarlığın ideolojik ve pratik saldırılarına yirmi yıldan fazla bir süre maruz kalmış bulunmaktadır. Söz konusu çeyrek asırlık süreç, Keynesyen refah devletinin tarihselliğini saptamak açısından yeterli zamansal mesafeyi yaratmıştır. Aşağıda kısaca Türkiye’de bir yönetim tarzı olarak sosyal devletin 1980 sonrası dönemde aldığı biçimi irdelemeye çalışacağım.

Refah devleti açısından dünya ölçeğinde son çeyrek asrı belirlemiş olan en önemli unsur sosyal devletin küçültülmesi doğrultusundaki siyasî söylem ve bu doğrultudaki faaliyetlerdir. Kuşkusuz tek tek her bir ülkede bu doğrultuda alınan mesafeler farklılıklar göstermektedir. Refah devleti ve uygulamalarının bugünden yarına kısa bir sürede tamamıyla tasfiye edilebildiğini söylemek zordur. Ancak önemli nokta dünya ölçeğinde sosyal devletin bir toplumsal uzlaşma olma özelliğinin giderek kaybolması ve refah uygulamalarının sosyal alanı kontrol altında tutma işlevinin önem kazanmasıdır. Gerçi Türkiye’de devletin sosyal harcamalarının Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında hep sınırlı olduğu bilinmektedir. Bu gerçekliğe rağmen 1980’lerle birlikte sosyal devletin daha da küçültülmesi doğrultusundaki söylemler iyice güç kazanmıştır.

Şu anki durum itibariyle Türkiye’deki refah rejiminin son derece karmaşık ve dağınık bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Genellikle Türkiye’de sosyal devlet olgusunun zayıf olduğu düşüncesi etrafında bir mutabakat vardır. Ancak bu düşüncenin doğruluğu şüphelidir. Refah rejiminin enformel yapısının sisteminin karmaşıklığını ve kapsama alanının genişliğini gizlediği söylenebilir. Bu karmaşık yapının ana unsurlarını sıralamak gerekirse öncelikle doğrudan ve formel devlet katkısının görece sınırlı olduğu sistemde Kamu İktisadi Teşebbüslerindeki istihdam politikaları, gecekondulaşma olgusuna göz yumulması ve aile temelli dayanışma biçimlerinden oluşan üçlü sacayağının taşıdığı ağırlık vurgulanmalıdır (Buğra, 2001). Tarımsal kesim için destekleme fiyatları ve çeşitli sübvansiyonların da dolaylı transferler olarak refah rejimi çerçevesinde değerlendirilmesi ve bu yapıya sosyal güvenlik sistemini de eklenmesi gerekmektedir.[33] Bugün Türkiye gündemindeki önemli tartışmalardan birini sosyal güvenlik sisteminin bütçe üzerinde yarattığı yük oluşturmaktadır.[34] Ancak burada önemli olan nokta devletin sosyal harcamalarının kısılması doğrultusundaki söylemin bütün şiddetine rağmen hükümetlerin sosyal güvenlik kurumlarına kaynak aktarmak uygulamasından kaçınamayışlarıdır. Refah sistemine ilişkin tabloyu tamamlamak için buraya kadar kabaca tasvir ettiğimiz karmaşık yapıya hükümetlerin ve yerel yönetimlerin nakdî ve aynî sosyal yardım harcamalarını da eklememiz gerekmektedir.

Refah uygulamalarına ilişkin 1980 sonrasında yaşanan en önemli değişim devletin bir yandan doğrudan sosyal yardım harcamalarını artırması, diğer yandan da sosyal dayanışmayı teşvik edici uygulamalarla oluşacak mali külfeti mümkün olduğu ölçüde topluma aktarma çabası içinde oluşudur. Bu çerçevede Başbakanlığa bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu bünyesinde yapılan harcamalar öne çıkmaktadır.[35] Yerel yönetimlerin kent yoksullarına yönelik yardım faaliyetleri de benzer nitelikler taşımaktadır. Yerel yönetimlerin siyasileşmesi ölçüsünde bu tür kampanyaların siyasî meşruiyet işlevlerinin artmakta olduğu söylenebilir. Ancak mevzuat itibariyle kent yoksullarına yönelik koruyucu önlemler almakla yükümlü olan belediyeler, kurumsal ve kalıcı olmayan perakende yardım faaliyetleriyle bu yükümlülüklerini yerine getiriyor görüntüsü vermektedirler.

Yoksullara ilişkin gerek hükümetler gerekse yerel yönetimler bünyesinde gittikçe artan yardım faaliyetlerinin ve bu doğrultudaki harcamaların ayrıntılarını burada ele almak mümkün değildir. Ancak şu kadarını söyleyelim, artan ekonomik kriz koşullarında bu tür sosyal yardım uygulamalarına hükümetlerin daha fazla önem verdiğini görmekteyiz. Örneğin 2001 yılında Dünya Bankası’ndan alınan 500 milyon dolarlık bir kredinin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’na aktarılıp ‘Sosyal Riski Azaltma Projesi’ kapsamında harcanması öngörülmüştür.[36] Bu kısa değerlendirmenin de gösterdiği gibi Türkiye’deki refah sistemi küresel kapitalizm koşullarında özellikle 1980’li yıllardan itibaren önemli yapısal dönüşüm sürecine girmiş bulunmaktadır. Yazının başında da belirttiğim gibi şiddetlenen ve yaygınlaşan yoksulluk sorunu, sosyal güvenlik sisteminin teknik çıkmazları, eğitim ve sağlığa ayrılan kaynakların gittikçe azalıyor olması gibi sorunlar gündeme yerleşmiş bulunmaktadır. Tarımı destekleme politikalarından vazgeçilmesi doğrultusundaki arayışlar, erken veya zorunlu emeklilik gibi yöntemlerle kamudaki istihdamın küçültülmesi çabaları ve gecekondulaşma olgusunun yaratmış olduğu sosyal dayanışma imkanlarının tükeniyor oluşu[37] yoksulluk ve refah rejimi sorununun önümüzdeki yıllarda yapısal olarak daha da şiddetleneceği tespitini güçlendirmektedir (Buğra, 2001).

İçinde yaşadığımız konjonktür sosyal politikalar ve sosyal devlet mefhumunun geleceği açısından paradoksal bir durum yaratmıştır. Bir yandan sosyal devletin küçültülmesi doğrultusunda çabalara hız verilmekte, diğer yandan da güncel, tekil ve  birbirinden kopuk yoksulluk örneklerine ilişkin yardım harcamaları artırılmaya çalışılmaktadır. Sosyal devletin tırpanlandığı bir ortamda yoksullar, yönetenler tarafından artık açık şekilde ve öncelikle bir risk unsuru olarak görülmeye başlanmıştır. Devletin sosyal yardım harcamalarına, Keynesyen refah devleti veya sosyal demokratik refah devleti bağlamında olduğu gibi sosyal vatandaşlık hakları çerçevesinde algılanmayıp, açık bir şekilde yoksulların kontrol altında tutulabilmesinin ve muhtemel bir sosyal patlamanın önlenmesinin araçlarından biri olarak yaklaşılmaktadır. Yukarda değindiğim Dünya Bankası kredisi örneğinde de görüldüğü gibi bir yandan devletin sosyal yardım harcamaları artarken aynı zamanda eğitim ve sağlık gibi sosyal harcamaların kısılmasından bahsedilmektedir. Yine aynı çerçevede sosyal refah alanında devletin sorumluluğunu azaltmak üzere toplumsal girişimler teşvik edilmeye çalışılmakta ve sivil toplum söylemi neo-liberal ideolojinin bir uzantısı haline dönüştürülmektedir. Fordist üretim, tüketim ve bölüşüm kalıplarının artık sermaye birikiminin küresel ihtiyaçlarına cevap veremez olduğu konjonktürde devletin sosyal harcamaları ve özellikle sosyal yardım faaliyetlerinin aslında yoksulların yönetilmesinin araçları olduğu gerçeği daha görünür bir hal almaktadır.

Keynesyen Refah Devletinin Tarihsel Krizi

Keynesyen refah devletinin krizi olarak yaşanan süreci bir çok düzlemde incelemek mümkündür. Kriz her şeyden önce tarihe modernist yaklaşımların itibarını sarsmıştır. Özellikle 1980’lerin sonlarından itibaren refah uygulamaları tarihi alanında yeni yaklaşımların berraklık kazandığını söyleyebiliriz.[38] Bu yaklaşımlar, ima ettikleri politik açılımlar itibarıyla farklılıklar gösterse de, genel olarak refah devleti istikametinde doğrusal bir ilerleme öngören teleolojik tarih anlayışlarını şiddetle eleştirmişler ve tarihin birçok anında refah sistemlerinin, devlet ve toplum arasındaki sınırların belirsizliği üzerine kurulu karmaşık, akışkan ve dinamik bir niteliğe sahip olduklarını vurgulamışlardır. Bu olumlu katkıya rağmen yeni yaklaşımların, devletin sosyal alana müdahalesini mutlak ve meşru gören modernist ve ilerlemeci sosyal-demokratik ütopyanın büyüsünü bozduğu ölçüde Keynesyen refah devletinin getirmiş olduğu ‘sosyal kazanımlar’ olarak niteleyebileceğimiz uygulamaların, özellikle devletin sosyal harcamalarının, meşruluğunun sorgulanmasına açık bir kapı bıraktıklarına dikkat çekmek istiyorum. Bu haliyle yeni yaklaşımların, devletin küçültülmesi teması üzerine kurulu neo-liberal söylemlere tarihsel bir meşruiyet sağlama eğiliminde olduğu da düşünülebilir. Ancak yoksulluk ve refah uygulamaları alanında teleolojik tarih anlayışlarının eleştirisi, her tarihsel anda gerçek tarihsel öznelerin eğilimlerine, motivasyonlarına ve çıkarlarına önem atfetmemizi mümkün kılmıştır. Başka bir ifadeyle tarih, önceden belirlenmiş bir doğrultuda ilerleyen bir süreç olarak değil, bilakis gerçek tarihsel öznelerin eylemleriyle, mücadeleleriyle şekillenen bir süreç olarak kurgulanabilir bir hale gelmiştir.

Refah devletinin krizi olarak yaşanan süreci daha genel bir tarihsel çerçeve içinde nasıl anlamlandırmak gerekir? İçinde bulunulan kriz süreci nasıl bir gelecek hazırlamaktadır? Her iki soru itibariyle Jürgen Habermas ve Jacques Donzelot’nun tartışmaları epistemolojik ve politik açılımları da olan bir çerçeve sunmaktadır. Burada tartışmalarımı öncelikle bu görüşlere kısaca değinerek sürdüreceğim (Habermas, 1989). 1980’li yıllarla birlikte içine girilen dünya tarihsel süreç yalnızca Sovyetler Birliği’nde yaşandığı şekliyle sosyalist veya komünist idealin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Süreç aynı zamanda sosyal-demokratik ütopyanın da sonunun geldiğini göstermiştir. Daha genel bir çerçeveden bakıldığında yaşanan kiriz emek-gücü üzerine temellenmiş ütopyaların krizidir. Yoksa Aydınlanmayla birlikte şekillenmiş olan ‘ütopik zaman mefhumunun’ artık geçerliliğini yitirdiğini söylemek mümkün değildir.[39] Habermas, geç kapitalizm koşullarında emek-gücü üzerine temellenmeyen yeni ütopyalar geliştirmek gerektiğini düşünür ve Foucault’cu kavramsal araçlardan aldığı ilhamla sosyal demokratik refah devleti pratiğini eleştirmeye girişir. Önerisi, varolan rejimin disipline edici, normalleştirici, toplumu bütünsel bir şekilde tahakkümüne dayalı yönlerini tersine çevirmektir. Bunun pratik yolu ise alternatif mikro kamusal alanların oluşturulmasından geçer. Alternatif, merkezsiz ve mikro kamusal alanlardaki faaliyetlerin ve mücadelelerin kendiliğinden vektörel bileşiminin etkisi sosyal demokratik refah devletinin kusurlarını aşma imkanı yaratacaktır. Habermas’ın önerisinin pratik boyutlarının tartışmaya açık olduğunu belirtmeye sanırım gerek yok. Gerçi Habermas’ın kaygısı bu mücadelenin pratik sorunlarından çok genel ilkeleri üzerine yoğunlaşmıştır. Ama yine de belirtmeliyiz ki Habermas’ın önerisi, mikro kamusal alanlardaki bireylerin söylemsel faaliyetlerinin rasyonelliği üzerine temellendirilmiş durumdadır, ve bu anlamıyla da ayaklarının yere basmadığı düşünülebilir.

Refah devletinin krizinin yaratmış olduğu konjonktürün değerlendirilmesine ilişkin Jacques Donzelot da Habermas’ın önerileriyle aynı çerçevede tartışılabilecek saptamalarda bulunmuştur (Donzelot, 1991). Donzelot için Keynesyen refah devletine alternatif, ‘siyasetin merkezsizleşmesiyle’ gündeme gelebilecektir. Siyasetin merkezsizleşmesi fikri, modern devletin normalleştirici ve toplumu kuşatıcı etkisini eleştirmesi anlamında Habermas’ın ‘mikro alternatif kamusal alanlar’ yaklaşımını çağrıştırıyor gibi görünse de Donzelot’nun tespitinin farklı politik açılımlara sahip olduğu açıktır. Donzelot önerisini, refah devletinin, emek-sermaye çatışması üzerinde temellendiği tespitine dayandırır. Ona göre içinde yaşadığımız süreç belki de ondokuzuncu yüzyılda şekillenen bu çatışmaya dayalı siyaset zihniyetinin ortadan kalkmasını getirecektir. Ancak bu saptamanın erken bir iyimserlik olduğunu vurgulamalıyım. Son yirmi yılın tecrübeleri, küresel kapitalizmin, çatışmaları ortadan kaldırma doğrultusunda değil, bilakis küresel ölçekli çelişki ve çatışma dinamiklerini gittikçe artan bir yaygınlıkla yerel ölçeklerde yeniden üretme eğiliminde olduğunu göstermiştir (Dirlik, 1997). Belki de Donzelot’nun merkezsizleşme tespitini, küresel kapitalizm koşullarında dünya ekonomik ve politik sisteminin merkezinin akışkanlığı şeklinde yorumlayarak, çatışmaya dayalı bir siyaset olgusunun yaygınlaştığı ve politik tahakkümün yerel ölçeklere nüfuz gücünün arttığı şeklinde tersine çevirmek daha isabetli olacaktır. Donzelot’nun erken iyimserliği ile karşılaştırıldığında, Habermas’ın siyasî erke karşı mikro kamusal alanlardan bir karşı duruş önerisinin daha radikal bir politik açılım taşıdığını teslim etmeliyiz.

Tartışılması gereken bir diğer önemli nokta Keynesyen refah devletinin yerine getirmiş olduğu tarihsel işlev, özellikle meşruiyet işlevidir. Habermas daha önceki saptamalarında refah devletini, geç kapitalizm koşullarında devletin sermaye birikiminin ihtiyaçları lehine sosyal alana gittikçe artan müdahalesini meşrulaştırma ihtiyacıyla ilişkilendirmişti. Refah devleti ve meşruiyet ilişkisi gerçekten de önemli bir olgudur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta neo-liberal politikalarla birlikte devletin refah uygulamalarının hızla tasfiyesine girişilmesi olgusudur. Bu durum, refah devletinin geç kapitalist toplumlarda devletin meşruiyet araçlarından biri olduğu görüşüyle çelişiyor görünmektedir. Gerçekten de bazı araştırmacılar refah devletinin böylesi bir meşruiyet işlevi yerine getirdiği görüşüne karşı çıkmışlar, en azından böylesi bir durumun İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarının mümkün kıldığı konjonktürel bir durum olduğunu iddia etmişlerdir (Krieger, 1987). Örneğin neo-liberal politikalar aracılığıyla refah rejimlerinin bu kadar hızla tasfiyesine girişilmesini aslında bu uygulamaların meşruiyet sağlama işlevine sahip olmadığının bir işareti olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu düşünceye şöyle itiraz edilebilir: Öncelikle neo-liberal ideolojik bombardımana rağmen refah uygulamaları top yekun tasfiye edilememiştir. Bazı araştırmacılara göre söz konusu olan aslında refah rejimlerinin yeni koşullara uyum sağlaması ve dönüşüm geçirmesidir.[40] ABD, Avrupa Birliği ülkeleri ve hatta Türkiye örneği de dikkate alındığında refah uygulamalarının ve hatta devletin sosyal harcamalarının çeyrek asırlık neo-liberal bombardımana rağmen radikal biçimde tasfiye edildiğini söylemek neredeyse imkansız görünmektedir. Kapitalizmin uzun tarihi dikkate alındığında bir sınıf uzlaşması olarak Keynesyen refah devletinin geçici ve konjonktürel bir durum olduğu tespiti son derece doğru olmakla birlikte, refah uygulamaları ve meşruiyet ilişkisinin daha geniş bir sosyal ve tarihsel çerçeve içinde ele alınması gerekmektedir. Günümüz koşullarında yeni biçimleriyle refah uygulamaları sosyal kontrol işlevlerinin yanı sıra belli ölçülerde meşruiyet işlevleri yerine getirmeye devam etmektedir.

Meşruiyet sorununa yönelik yukarıdaki tartışmalarımız bir yana, Keynesyen refah devletinin daha yapısal bir çerçeveden bakıldığında İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen ulusal temelde Fordist üretim ve tüketim kalıplarına hizmet eden bir siyaset tarzı olması itibariyle konjonktürel olduğu fikrinin vurgulanması son derece önemlidir. Bir başka ifadeyle, Keynesyen refah rejiminin yirminci yüzyılın ikinci yarısının yarattığı dünya koşullarında devletinin salt meşruiyet ihtiyacını karşılamaktan öte birikim rejimiyle ilgili daha yapısal işlevleri olduğu açıktır. Kapitalizmin uluslararasılaşması ve daha da önemlisi yalnızca sermayenin değil dünya sisteminin merkezsizleşmesi veya daha doğru bir ifadeyle merkezinin akışkanlaşmasıyla birlikte ulusal kalkınma eksenli Keynesyen refah devleti artık yeni koşullarda sermayenin küresel birikim ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelmiştir. Ancak ulus-devletler bir günden ötekine varlıklarını ve bu varlıklarını meşrulaştırma ihtiyaçlarını kaybetmemişlerdir. Paradoksal olmakla birlikte küresel kapitalizm geliştiği ölçüde bir yandan yerel ölçeklerde kapitalizmin çelişkileri yeniden üretilecek ancak bu yerel ölçeklerde gerek küresel kapitalizmi gerekse ulus-devletleri meşrulaştırma ihtiyacı daha da artacaktır. Ancak kritik nokta ulus-devletlerin refah uygulamaları yoluyla kapitalizmi meşrulaştırma imkanlarının gittikçe azalacağı olgusudur. Bu durumun küresel kapitalizme karşı yerel ölçekte mücadele alan ve imkanlarını çeşitlendireceği açıktır. Küresel kapitalizmin yıkıcı etkisine karşı yerel karşı duruşların, yani tek tek mevzi savaşlarının, ikameci bir merkezden arındırılmış esnek ve akışkan genel bir cephe mahiyetine dönüştürülmesi son derece önemlidir.

Sonuç

Bu yazıda sosyal devlet olgusunu Osmanlı ve Türkiye tarihi açısından geniş bir perspektif içinde değerlendirmeye çalıştım. Bu çerçevede tartışmamı sosyal devletin modern bir yönetim tarzı olarak kavramsallaştırılması gerektiği fikri üzerine bina ettim. Modern devletin ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca sosyal bir nitelik kazanmasındaki en önemli unsur, sosyal alanın, bir yandan devlet müdahalesinin tezahür ettiği zemin diğer yandan da bu müdahalenin en önemli meşruiyet kaynağı olarak şekillenmesidir. Böylesi bir tanımlama ondokuzuncu yüzyılın tamamı boyunca Osmanlı devletinin pozitif anlamda topluma gittikçe artan nüfuzunun, sağlık, eğitim, hukuk, aile ve zabıta alanlarındaki yeni düzenlemeler ve normların modern sosyal kontrol ve sosyal devlet kavramları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret eder. Sosyal devlet olgusuna böylesi geniş bir perspektifle bakıldığında ondokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinden başlayıp İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar uzanan evreyi Osmanlı-Türkiye tarihi açısından modern sosyal devletin oluşum süreci olarak değerlendirmemiz gerektiği açıklık kazanır.İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte ise Türkiye coğrafyasında sosyal sorun daha çok çalışma ilişkileri, emek-sermaye çelişkileri ve kentleşme sorunlarının etkisinde biçimlenmiştir. Savaş sonrasının Keynesyen refah devleti Türkiye’yi de içine alan bir siyasî coğrafyada geniş bir toplumsal uzlaşmanın ifadesi olmuştur. Son iki yüzyıllık süreç bir bütün olarak değerlendirildiğinde Keynesyen refah devletinin modern devletin soğuk savaş ve kapitalizmin altın çağına özgü bir yönetim tarzı olduğu açıklık kazanır. Son çeyrek asırda bu toplumsal uzlaşmanın temelleri tamamen yok edilmiş ve Keynesyen refah devleti tasfiye edilmeye girişilmiştir. Aynı süreçte modern devletin sosyal kontrol ve yönetim tarzı işlevleri berraklık kazanmaya başlamıştır. İçinde bulunduğumuz sancılı süreç, küresel kapitalizmin yeni yönetim tarzları geliştirme arayışına tanıklık etmektedir. Bir bakıma ikiyüz yıllık süreçte oluşan sosyal devlet mefhumu yirmibirinci yüzyıla girerken önemli bir dönüşümle yüz yüzedir.

Türkiye’nin şu anki somut koşullarında yeni yönetim tarzı arayışlarına, bir başka ifadeyle yoksulluk ve refah rejimi sorunlarına ilişkin alternatif radikal politikalar neler olabilir? Kuşkusuz ilk akla gelebilecek öneri, devletin sosyal harcamalarının artırılması olacaktır. Bu talebin acil ve pratik bir çözüm olması nedeniyle haklılığı konusunda hiç bir kuşkuya yer yoktur. Ancak Habermas’ın sosyal demokratik ütopyanın artık geçerliliğini kaybetmiş olduğuna ilişkin tespitini göz ardı edemeyiz. Dünya kapitalizminin küreselleştiği, ulusal kalkınma modellerinin iflas ettiği ve küresel boyutuyla emek-sermaye çelişkisinin yerel düzlemlerde yeniden üretildiği günümüz koşullarında sosyal demokratik ütopyanın canlandırılması talebi ne ölçüde dönüştürücü bir boyut taşımaktadır? Refah devletinin bir yönetim tarzı olduğu gerçeği göz ardı edilip, sosyal refah uygulamaları bir kazanılmış haklar toplamına indirgenebilir mi? Bireylerin ve toplumsal gurupların, küresel kapitalizmin yerel ölçekte yarattığı çelişkilere karşı, refah devletinin sunmuş olduğu ve modern-formel olarak nitelenen hizmet ve yardım kalıpları dışında kendi yerel-kültürel konumlarından hareketle geliştirmiş oldukları güncel dayanışma, mücadele ve direniş biçimlerini geleneksel ve gerici olarak etiketleyip göz ardı edebilir miyiz? Alternatif bir siyaset, ancak küresel kapitalizm koşullarında sosyal, devlet, siyaset ve yönetim tarzı olgularının yeni biçimlerinin derin bir tahlili üzerine bina edilebilir.

 

 

KAYNAKÇA

Abou-El-Haj, Rifa’at Ali (2000). Modern Devletin Doğası: 16. Yüzyıldan 18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu. Çev. Oktay Özel ve Canay Şahin. Ankara: İmge Kitabevi.

Alyot, Halim (1947) Türkiye’de Zabıta: Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum. Ankara: İçişleri Bakanlığı Yayınları.

Barkan, Ömer Lütfi (1962-63) “Şehirlerin Teşekkül ve İnkişaf Tarihi Bakımından Osmanlı İmparatorluğunda İmaret Sitelerinin Kuruluş ve İşleyiş Tarzına Ait Araştırmalar.” İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası 23, no. 1-2: 244-45.

Bosworth, Clifford Edmund (1976). “Chapter One: Vagabonds and Beggars in Early Islam.” In The Mediaeval Islamic Underworld, edited by Clifford Edmund Bosworth, 1-47. Leiden: E.J. Brill.

Buğra, Ayşe (2001) “Ekomonik Kriz Karşısında Türkiye’nin Geleneksel Refah Rejimi.” Toplum ve Bilim, no. 89: 22-30.

Çadırcı, Musa (1991) Tanzimat Döneminde Anadolu Kentleri’nin Sosyal ve Ekonomik Yapıları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevı.

——— (1993). “Tanzimat Döneminde Çıkarılan Men’-i Mürur ve Pasaport Nizamnameleri.” Belgeler, no. 15 (19): 169-81.

Cavallo, Sandra (1989) “Charity, Power, and Patronage in Eighteenth Century Italian Hospitals: The Case of Turin.” In The Hospital in History, edited by Lindsay Granshaw and Roy Porter, 63-92. New York: Routledge.

——— (1995) Charity and Power in Early Modern Italy, Benefactors and Their Motives in Turin, 1541-1789. Cambridge: Cambridge University Press.

Crane, Howard (1991) “The Ottoman Sultan’s Mosques: Icons of Imperial Legitimacy.” In The Ottoman City and Its Parts, edited by Howard Crane, Irene A.Bierman, Rifa’at A. Abou-El-Haj and Donald Preziosi, 173-245. New York: Aristide D. Caratzas, Publisher.

Deringil, Selim (1991) “Legitimacy Structures in the Ottoman State: The Reign of Abdülhamit II (1876-1909).” International Journal of Middle East Studies 23: 345-59.

———  (1993) “Abdülhamid Dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nda Simgesel ve Törensel Doku: ‘Görünmeden Görmek’.” Toplum ve Bilim, no. 62: 34-55.

——— (1998) The Well-Protected Domains: Ideology and the Legitimation of Power in the Ottoman Empire, 1876-1909. New York: I.B. Tauris.

Dirlik, Arif (1997) “The Global in the Local.” In The Postcolonial Aura, edited by Arif Dirlik, 84-104. Colorado: Westview Press.

Doğan, Muzaffer (2001) “XIX. Yüzyıl Başında Babıali’de Gündelik Faaliyet ve Teşrifat: 1810 Tarihli Bir Masraf Defteri.” Türklük Araştırmaları Dergisi, no. 9: 29-50.

Donzelot, Jacques (1979) The Policing of Families. 1st American ed. New York: Pantheon Books.

———(1991) “The Mobilization of Society.” In The Foucault Effect, Studies in Governmentality, edited by Graham Burchell, Colin Gordon and Peter Miller, 169-79. Chicago: University of Chicago Press.

Driver, Felix (1993) Power and Pauperism: The Workhouse System, 1834-1884. Cambridge: Cambridge University Press.

Ergut, Ferdan (1999) “State and Social Control: The Police in the Late Ottoman Empire and the Early Republican Turkey, 1839-1939.” Ph.D. diss, New School.

Esping-Andersen, Gosta (1990) The Three Worlds of Welfare Capitalism. Princeton, New Jersey: Princeton University Press.

Fraser, Derek (1981) “The English Poor Law and the Origins of the British Welfare State.” In The Emergence of the Welfare State in Britain and Germany, edited by W.J. Mommsen, 9-31. London: Croom Helm.

Gordon, Colin (1991) “Governmental Rationality: An Introduction.” In The Foucault Effect, Studies in Governmentality, edited by Graham Burchell, Colin Gordon and Peter Miller, 1-51. Chicago: University of Chicago Press.

Gümüşoğlu, Firdevs, ed (2001) 21. Yüzyıl Karşısında Kent ve İnsan. İstanbul: Bağlam, 2001.

Güzel, Şehmus (1988) “Çalışma Bakanlığı’nın Kuruluşu: Çalışma Hayatında İngiliz Etkisi.” Tarih  ve Toplum 9, no. 50: 52-56.

Habermas, Jürgen (1989) “The New Obscurity: The Crisis of the Welfare State and the Exhaustion of Utopian Energies.” In The New Conservatism. Cultural Criticism and the Historian’s Debate, edited by Shierry Weber Nicholsen: The MIT Press.

Hoexter, Miriam (1998) “Waqf Studies in the Twentieth Century: The State of the Art.” Journal of the Economic and Social History of the Orient 41, no. 4: 474-95.

Innes, Joanna (1998) “State, Church and Voluntarism in European Welfare, 1690-1850.” In Charity, Philanthropy and Reform, From the 1690s to 1850, edited by Hugh Cunningham and Joanna Innes. New York: St.Martin’s Press.

Işık, Oğuz, ve M.Melih Pınarcıoğlu (2001) Nöbetleşe Yoksulluk Sultanbeyli Örneği. İstanbul: İletişim Yayınları.

Işıklı, Alpaslan (1983) “Sosyal Güvenlik.” In Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, 2142-58. İstanbul: İletişim Yayınları.

Jones, Colin (1996) “Some recent trends in the history of charity.” In Charity, Self-Interest and Welfare in the English Past, edited by Martin Daunton, 51-63. New York: St.Martin’s Press.

Karpat, Kemal (1986) “Population Movements in the Ottoman State in the Nineteenth Century.” In Ottoman Population, 1830-1914, Demographic and Social Characteristics. Madison: The University of Wisconsin Press.

Kodaman, Bayram (1990) Abdülhamid Dönemi Eğitim Sistemi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Köstüklü, Nuri (2001) Kazım Karabekir ve Eğitim. Konya: Çizgi Kitabevi Yayınları, 2001.

Krieger, J (1987) “Social Policy in the Age of Reagan and Thatcher.” Socialist Register: 177-98.

Kırlı, Cengiz (1999/2000) “Kahvehaneler ve Hafiyeler: 19.Yüzyıl Ortalarında Osmanlı’da Sosyal Kontrol.” Toplum ve Bilim, no. 83: 58-79.

——— (2000) “The Struggle Over Space: Coffeehouses of Ottoman Istanbul, 1780-1845.” Ph.D., Binghamton University.

Libal, Kathryn (2000) “The Children’s Protection Society: Nationalizing Child Welfare in Early Republican Turkey.” New Perspectives on Turkey, no. 23: 53-78.

Makal, Ahmet (1999) Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma İlişkileri: 1920-1946. Ankara: İmge Kitabevi.

Martal, Abdullah (2000) “Osmanlı İmparatorluğu’nda Emeklilik ve Buna İlişkin İlk Düzenlemeler.” Kebikeç, no. 9: 35-42.

İnalcık, Halil (1997) An Economic and Social History of the Ottoman Empire: Volume One, 1300-1600. Cambridge: Cambridege University Press.

Okay, Cüneyd (1999) Belgelerle Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1917-1923. İstanbul: Şule Yayınları.

Os, Nicole A.N.M van (1999) “Taking Care of Soldiers’ Families: The Ottoman State and the Muinsiz Aile Maaşı.” In Arming the State: Military Conscription in the Middle East and Central Asia, 1775-1925, edited by Erik J. Zürcher. London & New York: I.B. Tauris Publishers.

Özbek, Nadir (1998) “90 Yıllık Bir Hayır Kurumu: Topkapı Fukaraperver Cemiyeti.” Tarih ve Toplum 30, no. 180: 4-10.

——— (1999a) “İkinci Meşrutiyet İstanbul’unda Serseriler ve Dilenciler.” Toplumsal Tarih 11, no. 64: 34-43.

——— (1999b) “Vakıf Tarihi Çalışmaları Üzerine Notlar.” Tarih ve Toplum 32, no. 187: 60-62.

——— (1999/2000) “Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘Sosyal Yardım’ Uygulamaları, 1839-1918.” Toplum ve Bilim, no. 83: 111-32.

——— (2001) “The Politics of Welfare: Philanthropy, Voluntarism and Legitimacy in the Ottoman Empire, 1876-1914.” Ph.D., Binghamton University.

Öztürk, Nazif (1995) Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Pamuk, Şevket (1987) The Ottoman Empire and European Capitalism, 1820-1913. Cambridge: Cambridge University Press.

Parla, Taha (1993) Ziya Göklap, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm. 2 ed. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ruggie, Mary (1996) Realignments in the Welfare State: Health Policy in the United States, Britain, and Canada. New York: Columbia University Press, 1996.

Sarıyıldız, Gülden (1996) Hicaz Karantina Teşkilatı, 1865-1914. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Sohrabi, Nader (1996) “Constitutionalism, Revolution and State: The Young Turk Revolution of 1908 and the Iranian Constitutional Revolution of 1906 with Comparisons to the Russian Revolution of 1905.” University of Chicago.

Somel, Selçuk Akşin (2001) The Modernization of Public Education in the Ottoman Empire, 1839-1908: Islamization, Autocracy, and Discipline. Leiden: Brill Academic Publishers.

Steinmetz, George (1993) Regulating the Social. The Welfare State and Local Politics in Imperial Germany. Princeton, New Jersey: Princeton University Press.

Şenses, Fikret (2001) Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk. İstanbul: İletişim Yayınları.

Şehsuvaroğlu, Bedi N. (1953) İstanbul’da 500 Yıllık Sağlık Hayatımız. İstanbul: İstanbul Fetih Derneği.

Tampke, Jürgen (1981) “Bismarck’s Social Legislation: a Genuine Breakthrough?” In he Emergence of the Welfare State in Britain and Germany, edited by W.J. Mommsen, 71-83. London: Croom Helm.

Toprak, Zafer (1985) “Osmanlı Devleti’nde Uluslaşmanın Toplumsal Boyutu: Solidarizm.” In Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 377-81.

“Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yeniden Yapılanma: Sorunlar, Reform İhtiyacı, Arayışlar, Çözüm Önerileri.” İstanbul: TÜSİAD, 1997.

Türkiye Kızılay Derneği İstanbul Aşocakları. İstanbul: Cemal Azmi Matbaası, 1948.

Ullman, Hans-Peter (1981) “German Industry and Bismarck’s Social Security System,” in  (ed.), The Emergence of the Welfare State in Britain and Germany, London: , 1981 pp.133-149.” In The Emergence of the Welfare State in Britain and Germany, edited by W.J. Mommsen, 133-49. London: Croom Helm.

Yediyıldız, Bahaeddin (1985) Institution Du Vaqf Au XVIIle Siecle En Turquie: Etude Socio-Historique. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Yüksel, Hasan (1998) Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Hayatında Vakıfların Rolü (1585-1683). Sivas.

Yıldırım, Nuran (1985) “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Koruyucu Sağlık Uygulamaları.” In Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 1320-38. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yılmaz, Mehmet (1998) “Konya ve Havalisinde 1303(1887) Kıtlığı ve Alınan Tedbirler.” Yeni İpek Yolu, Konya Ticaret Odası Dergisi: 135-46.



     *      Boğaziçi Üniversitesi-Atatürk Enstitüsü

     [1]      Akademik alanda da benzer bir ilgi artışı söz konusu. Toplum ve Bilim’in “Yoksulluk ve Yoksunluk” 89 nolu Yaz 2001 özel sayısı ve 1-3 Mayıs 2001 tarihlerinde Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi tarafından düzenlenen ’21. Yüzyıl Karşısında Birey ve Kent’ konulu sempozyumda sunulan bir çok tebliğ en yakın örnekler olarak gösterilebilir (Gümüşoğlu, 2001). Yoksulluğa karşı artan ilgi ve bu ilginin kaynaklarına ilişkin bir tartışma için bkz. (Şenses, 2001)

     [2]      Bu yazıda ‘sosyal devlet’ kavramını ‘refah devleti’ kavramına göre tarihsel olarak daha geniş bir anlamda kullanıyorum. Sosyal devletin İkinci Dünya Savaşı sonrasına özgü bir biçimi olan Keynesyen refah devletini ise zaman zaman ‘modern refah devleti’ kavramıyla eş anlamlı olarak kullanıyorum. ‘Refah rejimi’ veya ‘refah sistemi’ kavramlarıyla ne kastettiğim de metin içinde açıklanmıştır.

     [3]      (Barkan, 1962-1963) Vakıflar konusunda son yıllarda önemli sentetik çalışmalar yapılmıştır (Yediyıldız, 1985; Öztürk, 1995; Yüksel, 1998). Bu literatürün kısa bir değerlendirmesi için bkz. (Özbek, 1999b) Uluslarası akademik literatürde vakıf çalışmalarının genel bir değerlendirmesi ve bir bibliyografya için bkz. (Hoexter, 1998).

     [4]      Avrupa tarihine yönelik benzer bir yaklaşım için bkz. (Innes, 1998).

     [5]      Osmanlı İmparatorluğu’nda modern devletin oluşumuna ilişkin bir tartışma için bkz. (Abou-El-Haj, 2000). Abou-El-Haj 16. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlayan süreci modern devletin oluşumu bağlamında ele almaktadır.

     [6]      ‘Sosyal’ alanın oluşum fikri için bkz. (Donzelot, 1991).

     [7]      Ortaçağ İslam kentlerinde ihtisab nezareti ve kentsel mekanların özellikle dilencilerin denetlenmesine ilişkin ayrıntılı bir çalışma için bkz. (Bosworth, 1976).

     [8]      (Karpat, 1986). Nüfus hareketlerini denetim altında tutmak için geliştirilen yol tezkeresi ve pasaport uygulamaları için bkz. (Çadırcı, 1993). Aynı konuda daha ayrıntılı bilgiler için bkz. (Çadırcı, 1991)

     [9]      Osmanlı’da sosyal kontrol için bkz. (Kırlı, 2000). Ayrıca bkz. (Kırlı, 1999/2000).

    [10]      Bunun en klasik örneğini İngiltere’de 1834 tarihli Yeni Yoksulluk Yasası oluşturmaktadır (Fraser, 1981).

    [11]      Bu konudaki gelişmelerin kısa bir değerlendirmesi için bkz. (Yıldırım, 1985; Sarıyıldız, 1996).

    [12]      Yukarıda genel hatlarını sıraladığım uzun dönemli dönüşümlerin ayrıntılarına bu yazının sınırları içinde girmenin mümkün olmadığı takdir edilecektir. Burada ancak ikincil kaynaklara gönderme yapmakla yetineceğim. Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda refah uygulamalarının gelişimini tartışan bir çalışma için bkz. (Özbek, 1999/2000). Polis ve zabıta ve jandarma konularında Osmanlı üzerine ne yazık ki henüz sentetik bir çalışmadan yoksun bulunuyoruz. Bu konuda Halim Alyot’un kitabı temel başvuru kaynağı niteliğini korumaya devam ediyor (Alyot, 1947). Ayrıca bkz. (Ergut, 1999). Eğitim alanındaki düzenlemelere ilişkin Türkçe ve İngilizce görece hayli geniş bir literatür oluşmuştur. Bu konuda yeni bir çalışma için bkz. (Somel, 2001).

    [13]      Daha çok mevsimsel döngüleri kastediyorum. Kötü hava koşulları, kötü hasat gibi durumlar tohumluk ve yemeklik zahire miktarını azaltmakta ve böylece bir sonraki yılın üretim düzeyleri ciddi ölçüde düşmekte ve nihaî olarak kıtlık durumu oluşmaktadır.

    [14]      Özellikle ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde büyük kıtlıkların Osmanlı tarımı üzerindeki yıkıcı etkisi için bkz. (Yılmaz, 1998; Pamuk, 1987).

    [15]      Bu noktada özellikle devletin kuraklık, sel, don gibi tarımı etkileyen krizler ardından üreticilere tohumluk ve yemeklik buğday dağıtımına girişmesinin altını çizmek gerekmektedir. Böylesi yardım kampanyalarını yürütebilmek için Dahiliye Nezareti bütçelerinde ‘Muhtacin-i Zürra’ tertibi bulunmaktadır. Yine deprem, yangın gibi felaketlerin ardından devletin yardım kampanyaları örgütlemesi de aynı çerçevede önem taşımaktadır. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı toplumunda şekillenen refah sistemi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. (Özbek, 1999/2000). Babıali’nin ondokuzuncu yüzyılın hayli erken bir aşamasından itibaren İstanbul’daki fukaraya yardım dağıtıyor olması yine yukarıdaki çerçevede anlam kazanmaktadır. Bu konuda bkz. (Doğan, 2001).

    [16]      İş hayatıyla ilgili hastalık, kaza, yaşlılık sigortaları ve daha sonraları gündeme gelen işsizlik sigortası bu durumun en belirgin örneğini oluşturmaktadır. İş hayatıyla ilgili sigortalar öncelikle Almanya’da Bismarck döneminde gündeme gelmiştir. Refah devletinin doğuşunun işçi sigortalarının ortaya çıkışıyla ilişkilendirmenin son derece dar bir yaklaşım olacağını burada belirtmeliyim. Ayrıca Bismarck’ın politikaları çerçevesinde gündeme gelen sigortaların kapsamı son derece dar olmuştur. Almanya’da sosyal devlet daha çok yerel yönetimler çerçevesindeki uygulamalar bağlamında şekillenmiştir (Steinmetz, 1993;Tampke, 1981; Ullman, 1981).

    [17]      İkinci Adülhamid dönemi eğitim sistemine yönelik ayrıntılı bir çalışma için bkz. (Kodaman, 1990).

    [18]      1907 yılı itibariyle şu merkezlerde gureba hastaneleri bulunmaktadır: Selanik, Şam-ı Şerif, İzmir, Erzincan, Hereke, Manastır, Yanya, Malatya, Taşlıca, Dedeağaç, Edirne, Kastamonu, Trabzon, Üksüp, Metreviçe, Trablusgarb, Beyrut, Bağdad, Sana, Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere ve Konya. Bu hastanelerin büyük bir çoğunluğu Abdülhamid döneminde tesis edilmiştir. Bkz. “Hamidiye Etfal Hastahane-i Âlîsi’nin Terakkiyat-ı Hazırasına bir Nazar,” (1907) 8: 15-25. İstanbul’da tesis edilmiş hastaneler için bkz. (Şehsuvaroğlu, 1953).

    [19]      Serserilikle ilgili kanun üzerine ayrıntılı bir çalışma için bkz. (Özbek, 1999a). Bu kanunu iş, matbuat, toplantı ve gösteri ve daha sonra aileyle ilgili kanunlar takip etmiştir. Bu kanuna değinen bir başka çalışma için bkz. (Sohrabi, 1996).

    [20]      ‘Devletin kontrol altyapısı’ kavramı için bkz. (Driver, 1993).

    [21]      Serserilikle ilgili kanunun uygulanmasında ciddi sorunlar yaşanmıştır. Kanunla amaçlanan hedefler dikkate alındığında başarıya ulaşılabildiğini söylemek zordur. Bu durum Osmanlı Devleti’nin 1909-10 yılları itibariyle, ‘iş yoluyla ıslah’ siyasetini güdecek bir kontrol altyapısına sahip olmadığını ortaya çıkarmıştır. Ancak burada önemli olan zihniyetteki değişim ve bu doğrultuda pratik girişimlerin devreye sokulmuş olmasıdır. Serserilikle ilgili kanunun uygulanmasında yaşanan pratik sorunların ayrıntısı için bkz. (Özbek, 1999a).

    [22]      Bu konuda daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. (Özbek, 1999/2000: 125-28).

    [23]      Osmanlı Fukaraperver Cemiyeti şemsiyesi bünyesinde bir araya getirilmesi düşünülen bir dizi fukaraperver cemiyetinin merkezî devletin dışında toplumdan gelen bir girişim olarak devleti tamamlayıcı bir işlev görmesi düşünülmüştür. Topkapı Fukaraperver Cemiyeti için bkz. (Özbek, 1998).

    [24]      Şehit asker yetimleri ve kimsesiz asker ailelerine yardım bu çerçevede öncelik kazanacaktır (Os, 1999). Çocuk meselesinin, özellikle kimsesiz ve yetim çocukların, ulusun geleceği olarak milliyetçi söylemler kapsamında önem kazanması yine bu dönemde mümkün olmuştur. (Okay, 1999; Libal, 2000; Köstüklü, 2001)

    [25]      (Parla, 1993). Burada kuşkusuz erken dönem Cumhuriyet rejiminin Ziya Gökalp’in solidarist görüşlerinden hangi bağlamda etkilendiği veya Gökalp’in çerçevesinden ne ölçüde ve hangi doğrultularda sapmalar gösterdiği tartışmasına girmek mümkün değil. Solidarizm fikrinin son dönem Osmanlı ve Türkiye’deki etkisi için bkz. (Toprak, 1985). Konuya çalışma ilişkileri bakımında yaklaşan bir araştırma için bkz. (Makal, 1999: 68-81).

    [26]      Örneğin millî gelirin yüzde onundan fazlasını sosyal harcamalar için ayıran devletler refah devleti olarak nitelenmiştir. Bkz. (Ruggie, 1996). Türkiye Cumhuriyeti 1995 yılı itibariyle sağlık harcamaları hariç gayri safi millî hasılanın %4.9’luk bir kısmını sosyal güvenlik harcamalarına ayırmıştır. Sağlık harcamalarını da içine alan geniş anlamda sosyal güvenlik harcamaları dikkate alındığında oran %9.2’ye denk düşmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran %20 ile %35 arasında değişmektedir. Bkz. (TÜSİDA, 1997: 76). Sosyal harcamaların toplam devlet harcamaları içindeki payı rakamları daha fakrlıdır. Örneğin 1990 yılında oran %26.3, 1998 yılında ise %25.7 olmuştur. Bkz. (Buğra, 2001: 29).

    [27]      Böylesi bir çalışmaya örnek olarak bkz. (Esping-Andersen, 1990).

    [28]      İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü 1934 yılında Darülfünun ilga edilip yerine İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasıyla Hukuk Fakültesi bünyesinde oluşturulmuştur. Enstitü’nün müdürlüğüne sırasıyla W. Röpke, Celal Sarç, F. Neumark, Gerhard Kessler, Alexander Rustov, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Orhan Tuna ve Sabahaddin Zaim getirilmişlerdir. Enstitü 1948 yılından itibaren her yıl Sosyal Siyaset Konferansları düzenlemiş ve konferansa sunulan tebliğleri yayınlamıştır.

    [29]      Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin oluşumu konusunda kısa bir değerlendirme için bkz. (Işıklı, 1983).

    [30]      Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeriye, Mülkiye ve İlmiye sınıfları için Tekaüd Sandıkları’nın varlığı iyi bilinmektedir. Ücretli çalışanların ise kendi aralarında bir tür dayanışma organı şeklinde Teavün Sandıkları oluşturdukları görülüyor. Bununla birlikte bir çok araştırmacının gözünden kaçmış olan “Amele Tekaüd Sandığı”nın varlığına da dikkat çekmek istiyorum. İşçiler için kurulmuş olan bu emekli sandığı bir dayanışma örgütü değil merkezî Hazine bünyesinde yer alması itibariyle son derece önemlidir. Bkz. BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), İrade Meclis-i Mahsus, 32/Z.1332. Bu konuda arşiv belgelerine dayanan bir çalışma için bkz. (Martal, 2000).

    [31]      Bu eleştirilere yönelik kısa bir değerlendirme için bkz. (Habermas, 1996).

    [32]      Bu konularda son otuz yılda gerek yabancı dillerde gerekse Türkçe’de son derece geniş bir literatür oluşmuş bulunmaktadır. Bu literatürden burada bir seçme sunmak bile mümkün görünmemektedir.

    [33]      Sunulan hizmetlerin kalitesi ve hacmi sınırlı olmakla birlikte ana yapısını Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), Emekli Sandığı ve Bağkur’un oluşturduğu sosyal güvenlik sisteminin göz ardı edilemeyecek bir kapsayıcılığa sahip olduğu teslim edilmelidir. Nüfusun yüzde sekseni bu kurumların kapsamı dahilindedir. Türkiye’de sigortalı işçi sayısının azlığı aslında yanıltıcıdır. Çalışanların bir kısmı aile bünyesi içinde eş veya bir başkası üzerinden hak sahibi olarak sosyal güvenlik kapsamı dahilinde bulunmaktadırlar. Bkz. (TÜSİAD, 1997).

    [34]      Tamamen pirim sistemi üzerine kurulu bu sosyal güvenlik sisteminin 1990’lı yıllara kadar kaynak sorunu yaşamadığını biliyoruz. Bilakis 1990’lı yıllar öncesinde, mevzuat itibariyle özerk bir yapıya sahip olan SSK’nın kaynakları hükümetler tarafından ciddi ölçülerde istismar edilmiştir. Bu istismarların bir sonucu olarak 1990’lı yılların ortalarından itibaren kurum maliyesi açık vermeye başlamış ve oluşan açıkların bütçeden kapatılması uygulamasına gidilmek zorunda kalınmıştır. Türkiye’deki sosyal güvenlik sisteminin daha ayrıntılı bir tasviri için bkz. (TÜSİAD, 1997).

    [35]      Bir örnek vermek gerekirse: Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan aktarılan kaynaklarla ülke genelinde il ve ilçelerde kurulan 931 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla 2000 yılı içinde 5 milyon 933 bin kişiye 358 trilyon 465 milyar tutarında (sağlık, gıda-giyim, yakacak, küçük istihdam projeleri, doğal afet vb.) yardım yapılmıştır. Bkz. T.C. Başbakanlık Sosyal Yardım ve Dayanışmayı Teşfik Fonu, 2001/1 nolu, B.02.0.SYF sayılı genelge.

    [36]      Bu kredinin önemli bir kısmının 2001 yılı için ‘Hızlı Yardım Bileşeni’ başlığı altında nakdî ödemeler şeklinde hızla yoksul halka aktarılması öngörülmekteydi. Ancak söz konusu kredi onaylanmış olmakla birlikte henüz Fon’un kasasına bu paranın girmediği görülüyor. Bununla birlikte Sosyal Yardımlaşmayı Teşvik Fonu kendi kaynaklarından yola çıkara projede öngörülenleri hayata geçiriyor. Bu konda bir haber için bkz. Radikal, 30 Mart 2002. TESEV vakfı böylesi bir yardım programına vatandaşları hazır yemeye alıştıracağı gerekçesiyle karşı çıkmaktadır.

    [37]      Sultanbeyli örneğinden hareketle gecekondulaşmanın sunduğu yeni paylaşım imkanlarının tükenmekte olduğu görüşü için bkz. (Işık, 2001).

    [38]      Tarih yazımında yeni yaklaşımlar ve modernist görüşlerin eleştirileri için bkz. (Jones, 1996; Cavallo, 1989; Cavallo, 1995).

    [39]      Habermas’ın buradaki önemli bir kaygısı da büyük anlatıların ve teleolojik yaklaşımların reddi fikri üzerine kurulu postmodern söylemlerin ‘ütopyayı’ ve siyaseti tamamıyla dışlayan epistemolojilerine karşı durma çabasıdır.

    [40]      Mary Ruggie, Krieger’den hayli farklı olarak istisnai olanın Keynesyen refah devleti olmadığını bilakis Reagan ve Thatcher politikaların istisnai örnekler olduğunu, refah devletinin yeni koşullarda varlığını, büyük değişiklik geçirmiş olmakla birlikte, sürdürdüğünü savunuyor. Bkz. (Ruggie, 1996).

Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Sosyal Devlet

 

Nadir Özbek*

 

Son yıllarda Türkiye’de toplumsal sorunlara ilişkin söylemlerin ve siyaset tartışmalarının gündemini, gittikçe artan oranda yoksulluk konusu belirlemeye başladı. Yazılı ve görsel iletişim araçlarında neredeyse her gün artan yoksulluk oranları, yoksulluğun yaratmış olduğu toplumsal risk faktörü, sosyal yardım faaliyetleri ve sosyal güvenlik sisteminin mali sorunları üzerine birden çok haber bulmak mümkün bir hale geldi.[1] Sosyal devlet kavramının gözden düşürüldüğü ve sosyal politikaların yavaş yavaş erozyona uğratıldığı son yirmi yıllık sürecin ardından gelinen nokta itibariyle yoksulluk meselesinin, Türkiye gündemini uzun yıllar meşgul edecek sorunlardan birisi olduğuna kuşku yoktur. Yoksulluğun yaygınlaşması ve derinleşmesi olarak tezahür eden süreci, salt son bir iki yılın ekonomik ve mali sıkıntılarıyla sınırlamanın mümkün olmadığı açıktır. Meselenin  kaynakları derinlerdedir ve yapısaldır: Durum daha çok son çeyrek asır zarfında sermaye birikim sisteminin küresel ölçekte yeniden yapılanma sürecinin yaratmış olduğu sancılarla ilişkilendirilebilir. Bu sancılı süreçte bir yönetim tarzı (governmentality) olarak ‘sosyal devlet’ olgusunun temelleri altüst edilmiş ve küresel kapitalizm koşullarıyla daha uyumlu yeni yönetim biçimleri arayışına gidilmiştir.

Güncel toplumsal sorunlara ilişkin tartışmaların yoksulluk merkezli bir söylem ve gündem etrafında şekilleniyor oluşu, kuşkusuz karmaşık siyasal ve sosyal süreçler tarafından belirlenmektedir. Ancak söz konusu yönelimi yalnızca yoksulluk oranındaki artış ve gelir dağılımındaki bozukluğun bir yansıması olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Bu durumu, emek-sermaye çelişkisi eksenli ekonomi-politik yaklaşımların ve sınıf tahlilini esas alan politik söylemlerin artık geçerliliklerini kaybettiklerine dair neo-liberal söylemin yaygınlaşan ve güçlenen etkisiyle ilişkilendirmek mümkün ve hatta gereklidir. Ancak yoksulluk gibi daha çok günlük yaşam deneyimleri, öznel ve kültürel öğeler üzerinden tanımlanabilen olguların, yapısal ve indirgemeci olmayan bir yaklaşımla kendi karmaşıklıkları içinde kavramasallaştırılmaya çalışılması, yönetim biçimlerinin söylemsel ve temsili boyutlarıyla sosyal/kültürel yapının derinliklerine nüfuz eden ve günlük hayatın tamamını kuşatan bir niteliğe sahip olduklarını teşhir etmesi böylece daha kapsayıcı ve radikal politik açılımları mümkün kılması bakımından son derece önemlidir. Bununla birlikte, yoksulluk söylemleri veya yoksulluğun kültürel temsillerini de kapsayan bir tahlil yöntemi, her ne kadar farklı iktidar biçimlerinin ince ayarlarını gözler önüne serme yeteneğine sahipse de, böylesi bir yaklaşımın küresel kapitalizm koşullarında henüz pratik öznesi ve stratejisi belirgin bir mücadele açılımı sunmaktan uzak olduğunu da teslim etmek gerekmektedir. Bu noktadaki belirsizlikler giderilmediği sürece toplumsal ve siyasî tahayyülümüzde yoksullar, ‘yönetim zihniyetlerinin’ veya ‘yönetim tarzlarının’ nesneleri olmaktan kurtulamayacaklar ve yoksullukla mücadele, gündelik hayatların dar çerçevelerini aşan daha genel bir düzleme taşınmaktan yoksun kalacaktır.

Bu yazıda Türkiye’de yaşanmakta olan yoksulluk ve refah rejimi sorunlarını tarihsel bir çerçeve içinde, ancak konunun siyasî açılımları ve tarih yazıcılığına yönelik yöntem kaygılarını da dikkate alarak inceleyeceğim. Amacım, bir yönetim tarzı olarak sosyal devlet olgusunun Osmanlı-Türkiye tarihsel coğrafyasındaki seyrini izlemek. Güncel refah rejimine ilişkin meseleleri Osmanlı tarihinin sorunlarıyla birlikte tartışmam bir kısım okuyucu tarafından aykırı bulunabilir. Veya Osmanlı geçmişi ile güncel sorunlar arasında nedensellikler kurma eğiliminde olduğum ve bu anlamda da özcü bir yaklaşıma sahip olduğum düşünülebilir. Bu noktada tarihsellikten ne anladığımı açıkça ifade etmem gerekmektedir. Yapmak istediğim şey refah rejimi açısından Osmanlı dönemiyle Cumhuriyet Türkiye’si arasındaki tarihsel kopuş veya sürekliliklerin saptanması değil. Yine aynı şekilde tarihsellikle kastettiğim örneğin ‘geleneksel bir refah rejiminden’ ‘modern bir refah rejimine’ geçişin sorunlarını tarihsel çerçevesi içinde incelemek de değil. Bu yazıdaki hareket noktam, ‘sosyal devletin’ tarihsel oluşumunun ve içinde bulunduğu güncel krizinin, ancak ondokuzuncu ve yirminci yüzyılları bütünselliği içinde kavrayan uzun dönemli bir yaklaşımla anlaşılabileceği düşüncesidir. Bununla sosyal devlet olgusunun sadece İkinci Dünya Savaşı sonrasının Keynesyen refah devleti biçimine indirgenemeyeceğini ve modern devlet oluşumu sorunsalı içinde kavramsallaştırılması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Sosyal devlet olgusuna böylesi bir yaklaşım son iki yüz yıllık Osmanlı-Türkiye tarihinin, Osmanlı tarihçiliğindeki yaygın özgülcü eğilimlerin aksine, daha genel bir dünya-tarihsel çerçeve içinde anlamlandırılmasını da mümkün kılacaktır.

Aşağıda ilk olarak modern bir yönetim tarzı olarak sosyal devlet olgusunun Avrupa ve Osmanlı-Türkiye coğrafyasında izlediği seyri belirlemeye etmeye çalışacağım. Ondokuzuncu yüzyılın başlarından yirminci yüzyılın ortalarına kadar uzanan evrede devlet müdahalesini mümkün, gerekli ve meşru kılan bir alan olarak sosyal alanın oluşumu fikri, incelememin temel aldığı önemli temalardan birisi. Böylelikle, bir yandan son dönem Osmanlı tarihini Avrupa tarihiyle  ortak paradigmalar çerçevesinde ele alırken diğer yandan da Osmanlı’daki refah uygulamalarını Cumhuriyet dönemiyle aynı tarihsel çerçeve içine oturtmam mümkün olacak. İkinci bölümde ise önce 1945 sonrasında Türkiye’de ‘sosyal sorunun’ bir ‘işçi sorununa’ dönüşmesi ve yönetim tarzının bu doğrultudaki kırılmalarına kısaca değineceğim. Bu kısa değerlendirmeyi Türkiye’deki güncel yoksulluk ve refah rejimi sorunlarının tartışılması izleyecek. Üçüncü ve son bölümde toplumsal uzlaşma üzerine kurulu sosyal devlet olgusunun tarihsel temellerinin küresel kapitalizm koşullarında yok oluşu ve bu durumun yarattığı epistemolojik meseleler ve politik alternatifler üzerinde duracağım.

Modern Sosyal Devletin Oluşumu: 1850-1950

Bir yönetim tarzı olarak modern sosyal devletin oluşumunu her şeyden önce bir dizi ekonomik, sosyal ve siyasî dönüşüm bağlamında ele almak gerekir.[2] Bu dönüşümleri ana hatlarıyla tarımsal üretimin ticarileşmesi ve buna bağlı olarak geleneksel kırsal yapıların çözülmesi, modern sanayiin ortaya çıkışı, kentleşme ve demografik dönüşümler ve kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması olarak sıralayabiliriz. Sosyal devleti, çok genel bir soyutlama düzeyinde, modernite olarak nitelediğimiz aşağı yukarı son iki yüz yıllık tarihsel süreçteki ekonomik ve sosyal dönüşümler neticesinde şekillenen bir yönetim tarzı, devlet ve toplum arasında özel bir ilişki biçimi olarak tanımlamak mümkündür. Bu kısa tanım refah devleti olgusunun modern devletin oluşum süreciyle ilişkisini temel almaktadır. Ancak refah uygulamaları ve sosyal dayanışma olgusu modern devlet oluşum sürecini aşan bir tarihselliğe sahiptir. Modern dönemi de kapsayacak şekilde tarihin herhangi bir anında belli bir toplumda refah uygulamalarının, yoksullukla mücadele ve sosyal dayanışma biçimlerinin son derece karmaşık bir bütünlük arz ettiği açıktır. Söz konusu karmaşıklığı ve bütünlüğü ifade etmek üzere bu yazıda refah sistemi veya rejimi gibi daha esnek kavramları kullanacağım.

Yukarda söylemeye çalıştığımı daha somut ifade etmem gerekirse: Merkezî devletin sosyal alana müdahale imkanının sınırlı olduğu tarihsel koşullarda, aile ve kan bağı ilişkileri, mahalle, köy, cemaat dayanışmaları, lonca gibi üretim temelli dayanışmalar, tarikat, zaviye gibi dini içerikli odaklaşmalardan oluşan bir dizi beşeri ilişki, bireyin ailevi, sosyal ve doğal krizler karşısında korunmasını sağlayan bir refah sisteminin temellerini oluşturmuştur. Bu gibi beşeri dayanışma ilişkilerinin yanı sıra, özellikle siyasal erkin yoğunlaştığı kent merkezlerinde, yönetici elitin çeşitli kaygılarla yoksullara yönelik kurumsal bir koruyucu sistem oluşturma eğiliminde olduğunu ve bu tür kurum ve ilişkilerin izlerinin tarihin derinliklerine kadar uzandığını biliyoruz.

Birçok tarihsel coğrafyadaki durumu kapsayacak genellikte ifade ettiğim yukarıdaki saptamalarımı Osmanlı tarihi özelinde örneklemek istiyorum. Osmanlı tarihinde Bursa, Edirne ve İstanbul gibi imparatorluk merkezî olmuş kentler, Hicaz ve Kudüs gibi kutsal yerler ve dünya ticaret ağlarının bağlantı noktalarını oluşturan bölgelerde merkezî ve yerel elitin çeşitli kesimlerinin girişimleriyle oluşturulmuş ve çoğunlukla vakıf gelirleriyle desteklenen sosyal kurumların varlığı iyi bilinen bir gerçektir. Özellikle külliyeler ve imaretler, eğitim ve sağlık hizmetleri sunmanın yanı sıra, iktidarın bütün ihtişamıyla görünür kılınma ve siyasî meşruiyet sağlama gibi çok daha geniş siyasî ve ideolojik işlevler yerine getirmişlerdir. Tarihçiliğimizde vakıflar, külliyeler ve imaretlerden oluşan kurumsal yapıların sosyal yardım işlevleri genellikle mübalâğa edilmiş ve hatta bazı tarihçilerimiz klasik dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun bir ‘refah devleti’ olduğunu iddia etmekte bir beis görmemişlerdir (İnalcık, 1997). Bu yaklaşımlarda Osmanlı toplumsal ve siyasal yapısını adem-i merkeziyetçi Batı feodalizminin zıddı, merkezî devletin hep güçlü olduğu kendine özgü bir medeniyet olarak yorumlama eğiliminin izini görmek mümkündür. Ancak Ömer Lütfi Barkan’ın imaret sitelerinin muhasebe defterleri üzerine yaptığı çalışmalar ve vakıflarla ilgili bazı yeni araştırmalar, bu kurumların sosyal yardım işlevlerinin diğer fonksiyonlarıyla karşılaştırıldığında hayli sınırlı olduğunu açığa çıkarmıştır.[3] Böylesi bir durum, yukarda değindiğimiz aile ve kan bağı veya mahalle ve hemşehrilik ilişkileri benzeri dayanışma biçimlerinin belirgin olduğu bir koruyucu sosyal yapının ağırlığına işaret eder. Burada işaret etmek istediğim nokta, Osmanlı tarihinin erken modernitesi olarak niteleyebileceğimiz onbeşinci yüzyıl sonrası dönemde yoksulluk ve ihtiyaç durumu karşısında bireylerin, özellikle kentsel bölgelerde yaşayan kitlelerin, bir yandan devletin veya elitlerin inisiyatifiyle şekillenmiş kurum ve uygulamalardan, diğer yandan da aile, kan bağı ve hemşehrilik gibi toplumsal yapının kendi bağrından çıkan dayanışma biçimlerinden oluşan karmaşık bir refah sistemine, refah uygulamaları alanında görece zengin bir seçenekler yumağına sahip olduklarıdır.[4] Bu şekliyle Osmanlı İmparatorluğu’nda modernite öncesi refah sisteminin tek bir unsura indirgenemeyeceğinin altını çizmek gerekiyor. Refah sistemi olarak ifade ettiğimiz bileşkenin çok boyutluluğuna ve bu sistem içinde unsurların rekabet halinde değil birbirlerinin tamamlayıcısı olduklarına dikkat etmek gerekiyor. Aslında böylesi bir bileşkenin varlığını ve iç dinamiğini, Osmanlı İmparatorluğu’nda modern devlet oluşum sürecinin belirgin tarihsel izleri olarak değerlendirmek de mümkündür.[5]

Yeri gelmişken, günümüz refah rejimlerini anlamak açısından önemli olduğunu düşündüğüm refah sisteminin veya seçenekler yumağının ikinci öbeğini oluşturan ve günümüz refah devleti normlarıyla ‘enformel’ olarak nitelenebilecek aile-mahalle-cemaat eksenli sosyal dayanışma biçimlerinin zamana karşı gösterdiği direncin ve daha da önemlisi bu öğelerin geleneksel-modern ayrımını aşan bir tarihselliğe sahip olduklarını vurgulamak istiyorum. Bu vurgunun işaret ettiği önemli bir sonuç, yoksullukla mücadele için bireylerin başvurduğu dayanışma biçimlerinin ve refah uygulamalarının kendi başlarına geleneksel veya modern olarak nitelenmelerinin anlamsızlığı ve böylesi bir çabanın da açıklayıcı olmadığıdır. Bu vurgu, refah rejimleri söz konusu olduğunda moderniteyi belirleyen aslî unsurun saptanmasını gerekli kılmaktadır.

Moderniteyi belirleyen temel unsur, sosyal alanın devlet müdahalesini bir yandan gerekli kılan diğer yandan da bu müdahalenin meşruiyetini sağlayan yeni bir alan olarak ortaya çıkışıdır.[6] Bir başka ifadeyle modern devleti diğer devlet biçimlerinden ayrıştıran temel özellik, sosyal alana müdahale eğilimi ve bu alanı kontrol edebilme kapasitesidir. Ancak bu kontrol yalnızca düzenin korunması çerçevesinde değil, daha çok nüfusun üretken kapasitesini geliştirmek doğrultusunda şekillenmiştir. Yoksa, modernite öncesi her tarihsel dönemde, özellikle siyasî erkin yoğunlaştığı kentsel mekanlarda denetim ve sosyal kontrol faaliyetlerinin izlerini bulmak mümkündür.[7] Osmanlı tarihi bu söylediklerimi örneklemek açısından zengin bir malzeme içermektedir. Tarihinin bütün dönemlerinde Osmanlı devletinin nüfus hareketlerini denetleme çabası içinde olduğunu biliyoruz.[8] Bu durum özellikle imparatorluk merkezine yönelik nüfus hareketleri söz konusu olduğunda daha da belirginlik kazanır. Osmanlı devleti İstanbul’un fethinden itibaren şehre giriş ve çıkışları dikkatle denetlemek gayretinde olmuştur. Ayrıca sokaklar, hamamlar ve kahvehaneler gibi mekanlar devletin gözetimi altında tutulmuştur. Ancak ondokuzuncu yüzyıl öncesi sosyal kontrolün, örneğin düzenli bir bilgi toplama, kaydetme ve bu bilgi ve kayıtlar ışığında bireylerin takip ve kontrol edilmesi sistemine dayanmadığı açıktır. Özellikle sokakların ve pazar yerlerinin denetlenmesinden sorumlu ihtisab nezaretinin faaliyet tarzı incelendiğinde örneğin yüksek fiyatla veya hileli mal satmak, veya ısrarcı bir şekilde dilencilik yaparak halkı rahatsız etmek gibi kural dışı davranışlar, bu tür ‘cürümleri’ işlemiş kişilerden bir kaçının ibret olsun türü bir zihniyetle ağır bir şekilde cezalandırılmasıyla önlenmeye ve kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren bu yönetim tarzının dönüşüme uğramaya başladığını görüyoruz.[9]

Konuya Avrupa tarihi açısından bakıldığında yeni bir yönetim tarzının oluşumunu, onyedinci ve onsekizinci yüzyılın müdahaleci bir devlet zihniyetine dayanan kameralist ve merkantilist yönetim tarzının ondokuzuncu yüzyıldan itibaren liberal bir doğrultuda dönüşüme uğraması süreciyle ilişkilendirebiliriz. Modern devletin oluşumu olarak da nitelendirdiğimiz bu süreçte sosyal kontrol daha çok, örneğin bireylerin sağlığının ve refahının korunması gibi uygulamalar etrafında nüfusun üretken kapasitesinin açığa çıkartılması ilkesi üzerinde temellenmiştir (Gordon, 1991). Özetle, bir yönetim tarzı olarak modern devlet biçimini belirleyen yalnızca sosyal kontrol olgusu değil bu kontrolün niteliğindeki değişim olmuştur. Bir başka ifadeyle, ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki Avrupa’da, hakim şekliyle yeni yönetim tarzı, kameralist ve merkantilist yönetim tarzlarındaki ‘devletçi’ damarın liberal bir doğrultuda törpülenmesi esasına dayanmıştır.

Siyasal tarih yazınında klasik liberalizm çoğunlukla bireyi ve toplumu temel alan ve devlet müdahalesine karşı duran bir siyasî felsefe olarak değerlendirilmiştir. Bu noktada iki ayrımla liberalizmin yalnızca bir siyasal düşünce olarak değil bir yönetim tarzı olarak kavramsallaştırılması gerektiği fikrini vurgulayacağım. Öncelikle klasik liberalizmin aslında merkantilist ve kameralist siyaset geleneğine bir tepki olarak şekillendiği ve müdahaleciliğe yalnızca bu yönetim tarzlarının aşırılıklarını sınırlamak anlamında karşı çıktığı unutulmamalıdır. Bu anlamıyla liberalizmin bir sosyal kontrol biçimi, ancak bu kontrolün minimum maliyet ve devlet müdahalesiyle gerçekleştirilmesi ilkesine dayanan bir yönetim tarzı olduğunu belirtmek gerekir.[10] İkinci ayrım liberal yönetim tarzının ve modern sosyal kontrolün pozitif bir anlamla toplumun üretken kapasitesini artırma ilkesi etrafında şekillendiğidir. Her iki saptama modern sosyal devletin oluşumunu belirleyen uzun dönemli tarihsel sürecin temel niteliklerine işaret eder. Bu temel nitelikler, onsekizinci yüzyıl sonlarından itibaren şekillenmeye başlayan liberal yönetim tarzının, ondokuzuncu yüzyıl sonlarından itibaren oluşan solidarizmin ve hatta yirminci yüzyılın ikinci yarısında biçimlenen sosyal-demokratik Keynesyen refah devletinin ortak bir kavramsal çerçeve içinde anlamlandırılmalarını mümkün kılar. Kabaca 1850-1950 arasını modern sosyal devletin oluşum süreci olarak tek bir dönem olarak değerlendirmemizi mümkün kılan da işte bu temel niteliklerdir.

Yukarıda çizdiğim genel çerçeve içinden ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihine bakıldığında özellikle İkinci Mahmut döneminden itibaren kamu sağlığının, örneğin çiçek hastalığına karşı aşılama kampanyalarının ve karantina teşkilatı oluşturulmasının devletin gündemine girmiş olması yeni bir yönetim tarzının belirtileri olarak değerlendirilebilir.[11] Fakat burada altının çizilmesi gereken önemli nokta yalnızca devletin söz konusu dönemde sosyal alana müdahale kapasitesinin istikrarlı bir şekilde artıyor oluşu değil, bu artışın niteliğiyle ilgilidir. Tarihçiliğimizde ondokuzuncu yüzyıla ait dönüşümler yeni bir yönetim tarzı olarak modern devletin oluşumu açısından incelenmemiştir. Bu dönem çoğunlukla merkezî devletin güçlendirildiği, bürokratik aygıtın yeniden yapılandırıldığı ve yeni bir hukuk sisteminin oluşturulduğu bir evre olarak ele alınmıştır. Oysa İkinci Mahmud ve Tanzimat dönemlerindeki reformların, sosyal devlet ve yeni bir yönetim tarzının oluşumuyla ilişkileri açısından yorumlamak mümkündür. Söz konusu düzenleme ve uygulamaların ayrıntısına girmek bu yazının sınırlarını aşar. Ancak bu uygulamaların önemlilerini kısaca sıralamak gerekirse: Sağlık alanında karantina teşkilatının oluşturulması, aşılama, ebelik eğitimi gibi koruyucu uygulamaların yerleşmesi, ülke çapında devlet hastanelerinin açılması, aile alanında dul ve yetim maaşlarının düzenlenmesi, yetim çocukların vasilik sorununun devlet tarafından nizamname ile düzenlenmesi; ilk eğitimin yaygınlaştırılması çabaları, kız ve erkek çocuklar için memleket çapında ıslahhanelerin ve sanayi mekteplerinin kurulması; ihtisap nezareti yerine modern polis teşkilatının oluşturulması ve ceza kanunun kabul edilmesi dahil ilgili kanunî düzenlemelerin yapılması; kent yoksullarının denetim altında tutulmasına yönelik nizamnamelerin gündeme getirilmesi; dahilî ve haricî pasaport sisteminin yürürlülüğe konulması; görece düzenli nüfus sayımlarının yapılması gibi bir dizi hukuki ve kurumsal düzenleme ve uygulamalar, sosyal devlet mefhumunun yeni bir yönetim tarzı olarak bütün boyutlarıyla Osmanlı toplumunda şekillenmeye başladığının açık işaretleridir.[12]

***

Liberal yönetim tarzı, işçi hareketlerinin bir toplumsal ve siyasal güç olarak Avrupa tarih sahnesinde etkisini hissettirmeye başladığı ondokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren önemli bir kırılmaya maruz kalmıştır. İşçi hareketlerinin güçlenmesi ve piyasa ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte sosyal alanı minimal devlet müdahalesiyle denetim altında tutmak gittikçe imkansızlaşackatır. 1840’lardan başlayıp İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar süren yüz yıllık dönem, radikal alternatiflerin ancak sosyal alanın devlet müdahalesi altında genişlemesiyle sınırlanabileceğinin belirginleştiği bir dönem olmuştur. Sınıf çatışmaları, savaşlar ve devrimlerle dolu söz konusu uzun tarihsel süreci, refah devletinin modern biçimini aldığı bir evre olarak değerlendirebiliriz. Bu çerçevede bir yandan ondokuzuncu yüzyıl sonu itibariyle Fransız solidarizmi belirginleşmiş, diğer yandan iki savaş arası dönemde otoriter açılımlar tüketilmiş ve süreç ancak savaş sonrasında sosyal-demokratik Keynesyen refah devleti modelinin belirginleşmesiyle durgunlaşabilmiştir. Sonuç itibariyle, modern refah devletinin, emek-sermaye çelişkisini törpülemek ve kontrol altında tutmak üzere kapitalizmin söz konusu yüzyıllık tarihsel süreç içinde üretebildiği yönetim tarzı olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamıyla refah devleti, toplumsal uzlaşma temeli üzerinde kurulmuş bir yönetim tarzıdır. Sosyal alanın ayrı bir zemin olarak genişlemesi, devleti, toplumun dışında ve üzerinde, sınıflar ötesi bir mertebeye yükseltmiş ve devlet sosyal alana mutlak müdahale hakkına kavuşmuştur. Solidarizm, korporatizm, faşizm ve nihaî olarak Keynesyen refah devleti biçimleri, yönetim tarzları olarak böylesi bir siyasal dönüşüm üzerinde temellenmişlerdir.

Sosyal alan ve devlet müdahalesi olgusunun, bir başka ifadeyle bir yandan devlet müdahalesini gerekli kılan diğer yandan da bu müdahalenin meşruiyetini sağlayan bir zemin olarak sosyal alanın oluşması sürecinin, salt sanayileşme, şehirleşme ve güçlü bir siyasal işçi hareketinin yarattığı sorunlarla sınırlandırılamayacağı vurgulanmalıdır. Böylesi bir tespit, ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumundaki siyasî ve sosyal dönüşümlerin ve Osmanlı Devletinin modern bir sosyal devlete dönüşme sürecinin daha genel bir dünya-tarihsel çerçeve içinde anlamlandırılması açısından son derece önemlidir. Osmanlı devletinin bir sanayi toplumu olmadığı ve imparatorluğun yıkılışına kadar tarımsal üretim yapılarının ezici ağırlığını koruduğu bilinen bir gerçektir. Genel bir ilke olarak, modern kapitalist ilişkilerin yerleşikliğini, döngüsel tarım krizlerinin[13] etkisinin azalması hatta ortadan kalkması ve bunun yerine iş çevrimlerinin ağırlık kazanmasıyla izlemek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumunun esas olarak tarımsal kriz döngülerinin etkisi altında olduğu düşünülebilir. Ancak bu düşünce yanıltıcı olacaktır. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı tarımsal üretiminin uluslararası ticaret aracılığıyla dünya ekonomisine eklemlenmiş olması dünya piyasasındaki çevrimsel dalgalanmaların hızlı ve yıkıcı bir şekilde aktarılmalarını kolaylaştırmıştır. Osmanlı toplumu gibi bir yandan geleneksel tarımsal yapıları çözülmemiş diğer yandan da dünya kapitalizmine ticari bağlarla eklemlenmiş toplumlarda her iki döngüsel krizin bir arada yaşandığı ve dolayısıyla üreticiler üzerindeki yıkıcı etkinin katmerleştiği gerçeği dikkate alınmalıdır.[14] Sonuç itibariyle, her ne kadar sosyal sorun Avrupa örneğinde olduğu gibi bir ‘işçi sorunu’ görünümü almış olmasa da, ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumunda da ticari kapitalizmin gelişmişliği ve dünya ekonomisiyle eklemlenmiş bir üretim yapısının varlığı, devlet müdahalesinin konusu ve bu müdahalenin meşruiyetini sağlayan bir olgu olarak sosyal alanın oluşmasının koşullarını yaratmıştır. Bir başka ifadeyle Osmanlı devleti de yüzyıl boyunca bir yandan nüfusun üretken potansiyelini artırma kaygısında olmuş, diğer yandan da özellikle çevrimsel ve doğal krizlere karşı kalıcı ve kurumsal biçimler dahilinde olmasa da gittikçe artan oranda yeni bir koruyucu refah sistemi geliştirmek durumunda kalmıştır.[15]

Sosyal refah devletinin en genel hatlarıyla piyasa ekonomisinin üretmiş olduğu toplumsal ve siyasal gerilimleri yumuşatma ve kontrol altında tutma ihtiyacından doğduğunu vurgulamıştım. Bu anlamıyla bir sosyal uzlaşmanın ürünü olan refah devleti, ‘sosyal vatandaşlık’ hakları olarak tanımlayabileceğimiz bir çerçevede emek gücünü piyasanın yarattığı risklerden korumaya yönelik uygulamalar çerçevesinde hayata geçmiştir.[16] Bir başka ifadeyle sosyal devletin, piyasa mekanizmasının emek gücünü metalaştıran eğilimlerini sınırlamak veya telafi etmek (de-comodification) doğrultusundaki uygulamaları, sosyal vatandaşlık kavramının altyapısını kurmuştur. Ancak ‘sosyal vatandaşlık’ kavramını salt emek-piyasası ve emek gücünün dekomodifikasyonu olgusu ile sınırlandırılmamak, aksine daha geniş tarihsel ve sosyo-ekonomik bir çerçeve içinde ele almak gerekir. Özetle, devletin bireyi, sosyo-ekonomik yapının doğurduğu her türlü risk unsuruna karşı koruma doğrultusundaki bütün girişimlerin her biri aslında bir tür ‘sosyal vatandaşlık’ olgusu yaratma potansiyeline sahiptir. Bu çerçevede sosyal alan ve sosyal vatandaşlık kavramlarının birbirinden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir.

Ondokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı devletinin sağlık ve eğitim hizmetlerini yaygınlaştırması devlet-fert ilişkisinin yeni temeller üzerinde inşa ediliyor olduğunun en önemli göstergesidir. Osmanlı tarihçiliğinde vatandaşlık olgusu çoğunlukla Tanzimat ve Islahat fermanlarının daha sonra da 1876 Kanun-ı Esasisi’nin getirdiği haklar çerçevesinde salt siyasî ve hukukî bir olgu olarak ele alınmıştır. Halbuki vatandaşlık olgusunun, bireylerin her türlü iktisadi, sosyal ve doğal risk unsurları karşısında korunması doğrultusundaki uygulamaların tamamını içerecek şekilde kavramsallaştırılması gerektirmektedir. Bu çerçevede İkinci Abdülhamid döneminde (1876-1908) özellikle ilk eğitim olanaklarının kasaba ve köyler düzeyine kadar ulaştırılmış olması[17] ve bir çok vilayet merkezinde devlet hastanelerinin açılmış olması son derece önemlidir.[18] Aynı dönemde sosyal yardım alanında da merkezî devletin gittikçe artan oranda varlık göstermekte olduğunu görüyoruz (Özbek, 2001). Özetle, sosyal alanın ayrı bir zemin olarak belirmesi ve bu çerçevede sosyal vatandaşlık olgusunun genişlemesi bakımından İkinci Abdülhamid dönemi üzerinde dikkatle durulması gerekir.

Kuşkusuz Abdülhamid dönemi Osmanlı refah sistemi, dönemin siyasal özelliklerinden ve özellikle de iktidarın monarşik biçiminden oldukça etkilenmiştir. Abdülhamid’in kişiliğine ilişkin motiflerle sarmalanmış ve bu nedenle seküler ve bürokratik bir görünümden çok monarşik ve paternalist bir görünüm kazanan devlet yapısı, refah rejimine de benzeri bir karakter kazandırmıştır. Bu koşullarda sosyal alan, toplumun dışında ve üzerinde kurgulanan siyasal erkin gittikçe artan müdahalesine maruz kalırken aynı zamanda bu siyasal erkin önemli meşruiyet araçlarından birisine dönüşecektir. Her ne kadar Abdülhamid dönemi Osmanlı toplumunda emek-sermeye çelişkisi etrafında şekillenen bir sosyal sorunun varlığından bahsetmek mümkün değilse de siyaset zemininin sosyolojik anlamda kitleselleşmesi monarşik bir görünüm kazanan siyasal iktidarın meşrulaştırılması ihtiyacını ciddi ölçüde artırmıştır (Deringil, 1993; Deringil, 1991; Deringil, 1998). Bu çerçevede Abülhamid dönemi refah rejiminin yaratmış olduğu sosyal vatandaşlık kavramı, monarşik iktidar için ‘halk onayı’ sağlama ihtiyacı üzerine bina edilmiştir. İkinci Abdülhamid’in 1909’da devrilmesi ardından iktidardan indirilmesi refah rejiminin monarşik görüntüsünü ortadan kaldırıcı bir etki yaratmış ve iktidarın meşruiyetini sağlayan siyasal söylemde önemli bir kayma gerçekleşmiştir. Abdülhamid döneminin monarşist ve legitimist siyasî kültürü yerini liberal, solidarist, korporatist ve milliyetçi söylemlerin dinamik bir bileşkesinden oluşan yeni bir siyasî söyleme bırakmıştır. Ancak siyasal söylem ve meşruiyet temasındaki kaymanın refah uygulamaları alanında ve devletin sosyal alana müdahale olgusu olarak sosyal vatandaşlık kavramının sosyolojik kısa süre içinde önemli bir değişim yarattığını düşünmek yanıltıcı olur. Son dönem Osmanlı ve Türkiye tarihine bir bütün olarak bakıldığında söz konusu sosyolojik arka planın yirminci yüzyılın ortalarına kadar sürekliliğini koruduğu görülür.

Hangi biçimiyle olursa olsun devletin sosyal alana müdahalesini, bireylerin sağlığı, refahı ve eğitimiyle ilgili uygulamalarını, kısmi de olsa koruyucu bir sosyal güvenlik sistemi oluşturmasını, bir başka ifadeyle devletin müdahale zemini olarak sosyal alanın genişlemesini, salt pozitif bir olgu olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Sosyal alanın kontrolü meselesi aynı zamanda sosyal disiplin ve moral regülasyon öğeleri de taşır. Modern sosyal kontrol ve disiplin olgusunun yalnızca dar anlamıyla ‘polis’ faaliyetleri ve hapishaneler gibi ceza kurumları aracılığıyla gerçekleştirildiğini düşünmek de yanıltıcı olacaktır. Sosyal kontrol ve disiplin aynı zamanda ‘terbiye’ unsurunu önemseyerek yeni ahlaki normların ve buna uygun hukuk sisteminin oluşturulmasını gerekli kılar. Bu süreç bir yandan devletin kurumsal bir ağla bütün toplumu kuşatmasının zeminini hazırlarken diğer yandan birinciyle eşgüdümlü bir şekilde bireye ve özellikle aileye aile içinde de kadına yeni normların yerleştirilmesinde aslî görevler yükler (Donzelot, 1979). Böylece sosyal kontrol ve disiplin toplumsal yaşamın en ücra köşelerine kadar uzanır.

İkinci Meşrutiyet ve tek-parti dönemleri yukarıda söylediklerimi somutlaştırmak açısından son derece zengin bir tarihsel malzeme yumağı sunmaktadır. Burada sadece tek bir örnekle, kent yoksullarının kontrol altında tutulmasına yönelik hukukî düzenlemeleri tartışmakla yetineceğim. İkinci Meşrutiyet döneminde oluşan ilk Osmanlı Mebusan Meclisi’nin öncelikli iş olarak “serserilik” ve “dilenciliği” önlemeye yönelik bir kanun çıkarmaya girişmesini bir rastlantı olarak değerlendirilmemek gerekir.[19] Bu yeni kanunla Osmanlı polisinin görevleri arasına serserileri, kanundaki tanımıyla işsiz güçsüz etrafta başı boş dolaşanları, yani bir başka söyleyişle çalışabilecek durumda olduğu halde iş sahibi olmayan kent yoksullarını denetim altında tutma işlevi de eklenmiştir. Bu hukukî düzenlemenin konumuz açısından önemi meşrutiyet rejiminin serseriliği bir suç olarak görmemesinde yatmaktadır. Serserilik bir suç değildir, ancak önü alınması gereken toplumsal bir sorundur. Yeni düzenleme polisin mahkemelerle işbirliği yaparak işsiz güçsüz takımını çalışmaya zorlamasını öngörmektedir. Bu ve benzeri kanunların ‘iş yoluyla terbiye’ düşüncesi etrafında devletin moral kontrol altyapısını güçlendirmek işlevi gördüğü açıktır.[20] Meşrutiyet rejiminin bir yandan devletin moral regülasyon kapasitesini artırmaya çalışırken diğer yandan da bazı başka kanun ve uygulamalarla yoksullara doğrudan yardım götürmeyi planladığını görüyoruz. Söz konusu ikinci gurup uygulamalar geniş bir kent yoksulları kitlesinin, yani işsizler ordusunun ‘potansiyel suçlu’ olarak görülmesi sürecini tamamlayıcı bir işlev görmüştür.[21]

Devletin moral regülasyon kapasitesini artırma çabalarının yanında liberal Meşrutiyet rejiminin sosyal yardım uygulamaları açısından kayda değer bir atılım gerçekleştirdiğini söylemek hayli zordur. Başlangıçta Fransa’daki ‘assistance publique’ (sosyal yardım) örneğinden esinlenen idari düzenlemeler ve Muhtacin Maaşı gibi yoksullara aylık maaş bağlanması uygulamaları gündeme gelse de bunlar kapsamlı ve yaygın olamamıştır.[22] Ayrıca Meşrutiyet Döneminin ilk yıllarındaki pratik uygulamalarda ifadesini bulduğu şekliyle öngörülen refah sisteminde devletin rolü aslî olmaktan çok toplumdan gelen girişimleri tamamlayıcı nitelikte olacaktır. Merkezî devlet ve yerel yönetimler, genel olarak fukaraperver cemiyetleri olarak isimlendirilen hayır cemiyetleri aracılığıyla oluşacak sosyal yardım sistemini destekleyici bir işlev göreceklerdir.[23] Meşrutiyetin ilk yıllarında devletin sosyal yardım alanına müdahalesini en aza indirgemeyi öngören bu yaklaşım, devletin moral regülasyon işlevlerini artırma çabasının tamamlayıcı unsuru olmuştur.

Ancak Meşrutiyet yıllarının söz konusu yöneliminin, Balkan Savaşları’yla başlayıp Birinci Dünya Savaşı’yla devam eden sancılı ortamda olgunlaşmasını beklemek mümkün değildir. Savaş yıllarında sosyal alana devlet müdahalesinin çıplak ve mutlak artışını görüyoruz. Bu koşullarda refah rejiminin militarist ve milliyetçi temalar etrafında şekillendiğini görüyoruz.[24] Osmanlı’dan Cumhuriyet rejimine miras kalan refah rejimini işte bu koşullar belirlemiştir. Cumhuriyet rejimi Osmanlı’dan devraldığı bu yönetim tarzını artan devlet müdahalesiyle pekiştirecektir. Tek-parti döneminde zaman zaman öjenist bir renk de kazanan çocukların himaye edilmesi, eğitimi ve ıslahı, aile değerlerinin korunması ve sağlık konularındaki söylem ve uygulamalar ön planda olmuştur. Yeni söylem ve yönetim tarzı bir yandan içtimaî inkılap teması çerçevesinde pozitif bir boyut taşırken aynı zamanda terbiye ve ıslah temaları etrafında sosyal ve moral regülasyon kaygısını taşımıştır.

Kurumsal yapılar ve pratik uygulamalar bir kenara bırakılırsa, bir yönetim zihniyeti ve söylemi olarak refah rejimi bağlamında, Osmanlı’yla Cumhuriyet rejiminin bağını kuran en önemli unsurun Ziya Gökalp’in görüşlerinde somutlaşan solidarizm fikri olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye tarihçiliğinde solidarizm veya liberalizm üzerine yapılan çalışmalar konuya daha çok siyasî düşünce veya Tek-parti rejiminin demokratik niteliğinin sınırları ekseninde yaklaşmışlardır. Bu çalışmalarda liberalizm çoğunlukla devletçi ve otoriter bir siyasal söylem ve pratiğin alternatifi olarak değerlendirilmiş, liberal söylem ve aynı zamanda örneğin Ziya Gökalp’in ‘solidarist korporatizmi,’ otoriter veya faşizan korporatizme bir alternatif olarak sunulmuş ve bu anlamda yüceltilmiştir. Bu noktada bir kez daha siyasal bir düşünce olarak kavramsallaştırılan ve çoğunlukla idealize edilen liberalizm ile bir yönetim tarzı olarak liberalizm ayrımına dikkat çekmek istiyorum. Liberalizmin aslında sosyal kontrolün en az devlet müdahalesiyle gerçekleştirilmesi ilkesine dayanan bir yönetim tarzı olduğunu daha önce vurgulamıştım. Benzer bir şekilde, solidarizmin veya sosyal liberalizmin, yenilenmiş bir liberal yönetim tarzı olarak ikili bir karakter sergilediği, meşruiyetini sosyal alana pozitif müdahalelerle sağlarken sosyal alanı ve bireyi tahakküm altına alma eğiliminde olduğunun altı çizilmelidir.[25] Liberalizme bir yönetim tarzı olarak bakıldığı takdirde, Gökalpizmin, Kemalizmin liberal bir alternatifi olarak değerlendirilemeyeceği, her iki düşüncenin tek bir yönetim tarzı mantığı içinde ele alınması gerektiği ortaya çıkacaktır.

Yazının buraya kadar olan kısmında sosyal devlet olgusunu uzun dönemli bir tarihsel perspektif içinde bir yönetim tarzı olarak incelemeye çalıştım. Osmanlı ve Türkiye tarihine bu açıdan bakıldığında, ondokuzuncu yüzyılın ikinci çeyreğinden yirminci yüzyılın ortalarına kadar uzanan süreçte devletin sosyal alana nüfuzunun gittikçe arttığı görülür. Kabaca 1850-1950 tarihleri arasını kapsayan dönemi, içinde bulunduğumuz coğrafya için modern sosyal devletin oluşum evresi olarak değerlendirmek mümkündür. Osmanlı-Türkiye tarihinin bu döneminde sosyal alana müdahale olgusu, özellikle başlarda, emek-sermeye ilişkilerinin yarattığı gerilimleri denetim altına alma ihtiyacından çok, siyasal elitin gündemini teşkil eden tanzimat, terakki ve içtimaî inkılap olarak ifade edilen dönüşümleri gerçekleştirme çabası tarafından belirlenmiştir. Ancak Türkiye toplumunun sanayileşmesi ve kentleşmesiyle birlikte sosyal sorunun sınıf niteliği belirginlik kazanmaya başlayacaktır. Ancak Tek-parti döneminde sosyal sorunun, daha çok korporatist temayüllerin ve sınıfsız kaynaşmış bir toplum perspektifinin hakimiyeti altında, içtimaî inkılap ve ulusun üretken kapasitesinin açığa çıkartılması anlamında ‘nüfus’ eksenli bir zihniyet etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz. Böylesi bir zihniyet ve söylem, sosyal sorunun sınıf niteliğinin örtülmesi işlevini de görmüştür. İkinci Dünya Savaşı’na doğru ilerleyen süreçte ve özellikle savaş sonrası dönemde kapitalizmin altın çağının getirmiş olduğu imkanlar Türkiye coğrafyasında sosyal alanın daha berrak bir şekilde emek-sermaye ilişkileri bağlamında yeniden şekillenmesini mümkün kılacaktır.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Cumhuriyet Türkiye’si ve Sosyal Devlet

Cumhuriyet Türkiye’sinde devletin sosyal alana müdahalesinin korporatist bir zihniyet ve sınıfsız kaynaşmış bir toplum tahayyülünün kalıplarından kurtulup çalışma hayatı, sendikalaşma, işçi sigortaları ve sosyal güvenlik eksenli bir rotaya oturması ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında mümkün olabilmiştir. Aşağıda ilk olarak sosyal devletin mahiyetindeki bu değişime ve refah rejimine ilişkin yeni düzenlemelere, ardından son yirmi yıldır yaşamakta olduğumuz küresel dönüşümlerin Türkiye’de refah uygulamaları ve yönetim tarzında meydana getirdiği değişikliklere değineceğim.

Türkiye’de savaş sonrası dönemde sosyal devlet olgusunun gelişimini genel hatlarıyla Keynesyen refah devleti kavramı çerçevesinde incelemek mümkündür. Keynesyen refah devletinin bir çok varyasyonuyla birlikte dünya ölçeğinde bir norm halini alması ‘refah devleti çalışmaları’ şeklinde isimlendirebileceğimiz geniş bir literatürün oluşmasına yol açmıştır. Bu literatür çoğunlukla refah devletini teknik ve ölçülebilir parametreler çerçevesinde tanımlama eğilimindedir. Örneğin bazı araştırmacılar sosyal harcamalara gayri safi millî hasıladan ayrılan payın oranını refah devletini tanımlamanın bir kriteri olarak kullanmışlardır.[26] Yine benzer bir şekilde daha önce de değindiğimiz dekomodifikasyon kavramı ölçülebilir teknik bir kavram haline dönüştürülmekte, bu ve benzeri kriterler kullanılarak karşılaştırmalı çalışmalar yapılmaktadır.[27] Refah alanında ülkeler arasındaki farklılıkları açıklamak için ‘refah rejimi’ kavramı etrafında daha esnek prototipler oluşturulmakta ve böylece refah devletleri tek bir analitik model etrafında sınıflandırılabilir hale gelmektedir.

‘Refah devleti çalışmaları’ olarak isimlendirdiğim bu akademik disiplinin özellikle analitik ve karşılaştırmalı bir perspektif sunuyor olması nedeniyle önemi göz ardı edilemez. Ancak böylesi teknik bir yaklaşımın farklı refah rejimleri arasında gelişmişlik derecesi itibariyle hiyerarşik bir ilişki tasavvur etmeye açık kapı bıraktığına dikkat çekmek istiyorum. Burada özellikle ölçülebilir bir veri olarak devletin sosyal harcamalarının ve buna bağlı sosyal vatandaşlık haklarının gelişkin olduğu örneklerin modern refah devletinin ideal biçimi olarak yüceltilmesi ihtimali önem taşımaktadır. İdealize edilmiş prototiplere uymayan bütün örnekler, modern refah devletinin yeteri kadar gelişmemiş olduğu, yada çarpık veya eksik gelişmiş olduğu tespitine yol açacaktır. Yine aynı çerçevede, yerel nitelikli bütün toplumsal dayanışma biçimlerinin, aktüel sosyo-kültürel koşulları içinde anlamlandırılmak yerine, pejoratif bir yaklaşımla geleneksel yapıların hakimiyetini sürdürüyor olduklarının kanıtı olarak değerlendirilebilecektir. Böylece niceliksel olarak ölçülebilir kılınan refah devleti kavramına normatif değerler yüklenecektir. Türkiye’deki Keynesyen refah devleti uygulamalarının Batı Avrupa ülkeleri ve özellikle İskandinav örnekleriyle ölçülebilir veriler ışığında karşılaştırıldığında son derece zayıf ve geride kalacağı şüphesizdir. Ancak buradan hareket ederek teknisist bir yaklaşımla ve idealize edilmiş bir ‘modern refah rejimi’ tanımına referansla bu coğrafyadaki refah sistemini geleneksel veya eksik modernleşmiş olarak nitelemenin kendi başına açıklayıcı olmadığını da vurgulamalıyım. Teknisist olmayan alternatif bir yaklaşım ancak yoksulluk ve sosyal devlet olgularına gerçek sosyal öznelerin güncel eylemlerinin tarihsel ve kültürel olarak belirlenen siyasî aktüalite çerçevesinde yarattıkları etkiler bağlamında yaklaşmakla oluşturulabilir.

Cumhuriyet tarihinin her alt döneminde refah rejimi ve sosyal sorunun algılanışına ilişkin ayrıntılı bir tartışma sunmak tahmin edileceği gibi bu yazının sınırları içinde mümkün değildir. Buradaki amacım daha çok yazının başında tanımladığım anlamda sosyal alan ve devlet olgularını genel hatlarıyla ve kuşbakışı bir çerçevede tartışmaktır. Bu açıdan bakıldığında daha önce de işaret ettiğim gibi 1940’lı yıllar emek piyasası ve çalışma ilişkileri merkezli bir sosyal politika gündeminin oluşumu açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönüşümde kuşkusuz tek-parti yıllarının sanayileşme politikalarının yaratmış olduğu ve niceliksel boyutu göz ardı edilemeyecek bir işçi sınıfının varlığı ve savaş sonrasının demokrasi söylemi üzerine kurulu yeni dünya düzenine uyum sağlama ihtiyacının payı büyük olmuştur. Savaş öncesi Cumhuriyet rejiminin refah uygulamaları zaman zaman ırkçı ve öjenist söylemlerden de etkilenen korporatist bir ideoloji çerçevesinde şekillenmişti. Bu noktada yeni bir ulus yaratma projesi çerçevesinde devletin bu dönemde eğitim ve sağlık alanına verdiği önemin altı çizilmelidir. Ayrıca Çocuk Esirgeme Kurumu ve Türkiye Kızılay Cemiyeti gibi oluşumlar devlet aygıtının dolaylı uzantıları olarak sosyal yardım alanında çok önemli görevler üstlenmişlerdir. Sadece Kızılay’ın Savaş yıllarında büyük şehirlerde kurmuş olduğu aşevleri bu noktada kayda değer bir örnek oluşturmaktadır (Türkiye Kızılay Derneği İstanbul Aşocakları, 1948). Bununla birlikte savaş sonrasının emek piyasası ve çalışma ilişkileri merkezli sosyal güvenlik ve refah sistemine geçişin ani ve keskin olduğunu da söylemek mümkün değildir. Nazi Almanya’sından kaçan sosyal-demokrat bilim adamlarının öncülüğünde İstanbul Üniversitesi’nde kurulan İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü ve bu Enstitü bünyesindeki faaliyetler bir bakıma savaş sonrası döneme yumuşak geçiş için bir zemin hazırlamıştır.[28] Yine bu çerçevede 1936 yılında kabul edilen ve 1937’de yürürlüğe giren İş Kanunu’nun sigortayla ilgili hükümlerinin önemini göz ardı etmemek icap eder. Keza 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıha Kanunu ve benzeri başka kanunlar da sosyal güvenlik ve sosyal hizmetler açısından önemli maddeler içermekteydiler. Ancak savaş sonrası refah sisteminin rengini önemli ölçüde çalışma ilişkileri merkezli bir söylem belirlemeye başlayacaktır. Bu çerçevede daha çok İngiltere örneği takip edilerek Çalışma Bakanlığı’nın kurulması gündeme gelmiştir (Güzel, 1988). Cumhuriyet Türkiye’sinde İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayıp günümüze kadar uzanan bir süreçte bir dizi kanunla çalışan kesimlerin önemli bir kısmını kapsamına alan bir sosyal güvenlik sistemi oluşacaktır.[29] Devlet memurlarını kapsamına alan bir sosyal güvenlik sisteminin tarihinin ise çok daha eskilere gittiğini biliyoruz.[30] Ancak bir bütün olarak bakıldığında memurlar dahil çalışan kesimlerin büyük bir çoğunluğunu kapsamına alan bir sosyal güvenlik sisteminin oluşması ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu sürecin bir sonucu olarak 1960 ve 1970’li yılların sosyal gündemi daha çok sendikal sorunlar ve gittikçe siyasallaşan işçi sınıfı hareketleri çerçevesinde belirginleşecektir. Kabaca 1945-1980 arası dönemde Türkiye’de devletin sosyal alana müdahalesi popülist tarım politikalarıyla bir arada düşünüldüğünde iktisadi kalkınma olarak tanımlanan sürecin yaratacağı muhtemel sosyal çelişkileri törpüleme kaygısı tarafından belirlenmiştir. Özet olarak söz konusu dönemde muhafazakar, popülist ve zamana zaman da ortanın solu renklerine bürünen Türkiye’deki siyasal rejimi Keynesyen sosyal refah devleti olarak nitelemek mümkündür. Ölçülebilir veriler olarak sosyal vatandaşlık mefhumunun geriliği ve dekomodifikasyon olgusunun göz ardı edilemeyecek ölçülerde sosyal güvenlik sisteminin dışında yerel dayanışma ilişkileri bünyesinde gerçekleşiyor oluşu kuşkusuz bu saptamamızla çelişmemektedir. Bilakis bu nitelikleri Keynesyen refah devletinin Türkiye’deki biçimlenişinin özgünlükleri olarak değerlendirmek mümkündür.

***

Keynesyen refah devletini İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası siyasî konjonktürün belirleyiciliğinde modern devletin yeni biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu biçimiyle refah devleti, daha önce de işaret ettiğim gibi, 1850-1950 arasını kapsayan uzun dönemli tarihsel dönüşümlerin neticesi olarak şekillenen bir toplumsal ve siyasî uzlaşmanın da ifadesidir. Ancak refah devleti 1970’li yıllara gelindiğinde soldan, 1980’li yıllarla birlikte de neo-liberal sağdan ciddi bir eleştiriye maruz kalmıştır.[31] Oysa, modernist kalkınmacı yaklaşımlar için sosyal refah devleti, tarihin kendiliğinden ilerleyişinin bir sonucu olarak er veya geç ulaşılacak gerçek bir hedefti. Bununla birlikte 1980’li yıllarda Reagan ve Thatcher politikalarında en açık ifadelerini bulan neo-liberalizmin, sosyal devlet ve refah uygulamalarını tasfiyeye girişmesiyle bu inancın büyüsü dağılmıştır.[32] İçinde bulunduğumuz nokta itibariyle refah devleti, neo-liberal muhafazakarlığın ideolojik ve pratik saldırılarına yirmi yıldan fazla bir süre maruz kalmış bulunmaktadır. Söz konusu çeyrek asırlık süreç, Keynesyen refah devletinin tarihselliğini saptamak açısından yeterli zamansal mesafeyi yaratmıştır. Aşağıda kısaca Türkiye’de bir yönetim tarzı olarak sosyal devletin 1980 sonrası dönemde aldığı biçimi irdelemeye çalışacağım.

Refah devleti açısından dünya ölçeğinde son çeyrek asrı belirlemiş olan en önemli unsur sosyal devletin küçültülmesi doğrultusundaki siyasî söylem ve bu doğrultudaki faaliyetlerdir. Kuşkusuz tek tek her bir ülkede bu doğrultuda alınan mesafeler farklılıklar göstermektedir. Refah devleti ve uygulamalarının bugünden yarına kısa bir sürede tamamıyla tasfiye edilebildiğini söylemek zordur. Ancak önemli nokta dünya ölçeğinde sosyal devletin bir toplumsal uzlaşma olma özelliğinin giderek kaybolması ve refah uygulamalarının sosyal alanı kontrol altında tutma işlevinin önem kazanmasıdır. Gerçi Türkiye’de devletin sosyal harcamalarının Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında hep sınırlı olduğu bilinmektedir. Bu gerçekliğe rağmen 1980’lerle birlikte sosyal devletin daha da küçültülmesi doğrultusundaki söylemler iyice güç kazanmıştır.

Şu anki durum itibariyle Türkiye’deki refah rejiminin son derece karmaşık ve dağınık bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Genellikle Türkiye’de sosyal devlet olgusunun zayıf olduğu düşüncesi etrafında bir mutabakat vardır. Ancak bu düşüncenin doğruluğu şüphelidir. Refah rejiminin enformel yapısının sisteminin karmaşıklığını ve kapsama alanının genişliğini gizlediği söylenebilir. Bu karmaşık yapının ana unsurlarını sıralamak gerekirse öncelikle doğrudan ve formel devlet katkısının görece sınırlı olduğu sistemde Kamu İktisadi Teşebbüslerindeki istihdam politikaları, gecekondulaşma olgusuna göz yumulması ve aile temelli dayanışma biçimlerinden oluşan üçlü sacayağının taşıdığı ağırlık vurgulanmalıdır (Buğra, 2001). Tarımsal kesim için destekleme fiyatları ve çeşitli sübvansiyonların da dolaylı transferler olarak refah rejimi çerçevesinde değerlendirilmesi ve bu yapıya sosyal güvenlik sistemini de eklenmesi gerekmektedir.[33] Bugün Türkiye gündemindeki önemli tartışmalardan birini sosyal güvenlik sisteminin bütçe üzerinde yarattığı yük oluşturmaktadır.[34] Ancak burada önemli olan nokta devletin sosyal harcamalarının kısılması doğrultusundaki söylemin bütün şiddetine rağmen hükümetlerin sosyal güvenlik kurumlarına kaynak aktarmak uygulamasından kaçınamayışlarıdır. Refah sistemine ilişkin tabloyu tamamlamak için buraya kadar kabaca tasvir ettiğimiz karmaşık yapıya hükümetlerin ve yerel yönetimlerin nakdî ve aynî sosyal yardım harcamalarını da eklememiz gerekmektedir.

Refah uygulamalarına ilişkin 1980 sonrasında yaşanan en önemli değişim devletin bir yandan doğrudan sosyal yardım harcamalarını artırması, diğer yandan da sosyal dayanışmayı teşvik edici uygulamalarla oluşacak mali külfeti mümkün olduğu ölçüde topluma aktarma çabası içinde oluşudur. Bu çerçevede Başbakanlığa bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu bünyesinde yapılan harcamalar öne çıkmaktadır.[35] Yerel yönetimlerin kent yoksullarına yönelik yardım faaliyetleri de benzer nitelikler taşımaktadır. Yerel yönetimlerin siyasileşmesi ölçüsünde bu tür kampanyaların siyasî meşruiyet işlevlerinin artmakta olduğu söylenebilir. Ancak mevzuat itibariyle kent yoksullarına yönelik koruyucu önlemler almakla yükümlü olan belediyeler, kurumsal ve kalıcı olmayan perakende yardım faaliyetleriyle bu yükümlülüklerini yerine getiriyor görüntüsü vermektedirler.

Yoksullara ilişkin gerek hükümetler gerekse yerel yönetimler bünyesinde gittikçe artan yardım faaliyetlerinin ve bu doğrultudaki harcamaların ayrıntılarını burada ele almak mümkün değildir. Ancak şu kadarını söyleyelim, artan ekonomik kriz koşullarında bu tür sosyal yardım uygulamalarına hükümetlerin daha fazla önem verdiğini görmekteyiz. Örneğin 2001 yılında Dünya Bankası’ndan alınan 500 milyon dolarlık bir kredinin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’na aktarılıp ‘Sosyal Riski Azaltma Projesi’ kapsamında harcanması öngörülmüştür.[36] Bu kısa değerlendirmenin de gösterdiği gibi Türkiye’deki refah sistemi küresel kapitalizm koşullarında özellikle 1980’li yıllardan itibaren önemli yapısal dönüşüm sürecine girmiş bulunmaktadır. Yazının başında da belirttiğim gibi şiddetlenen ve yaygınlaşan yoksulluk sorunu, sosyal güvenlik sisteminin teknik çıkmazları, eğitim ve sağlığa ayrılan kaynakların gittikçe azalıyor olması gibi sorunlar gündeme yerleşmiş bulunmaktadır. Tarımı destekleme politikalarından vazgeçilmesi doğrultusundaki arayışlar, erken veya zorunlu emeklilik gibi yöntemlerle kamudaki istihdamın küçültülmesi çabaları ve gecekondulaşma olgusunun yaratmış olduğu sosyal dayanışma imkanlarının tükeniyor oluşu[37] yoksulluk ve refah rejimi sorununun önümüzdeki yıllarda yapısal olarak daha da şiddetleneceği tespitini güçlendirmektedir (Buğra, 2001).

İçinde yaşadığımız konjonktür sosyal politikalar ve sosyal devlet mefhumunun geleceği açısından paradoksal bir durum yaratmıştır. Bir yandan sosyal devletin küçültülmesi doğrultusunda çabalara hız verilmekte, diğer yandan da güncel, tekil ve  birbirinden kopuk yoksulluk örneklerine ilişkin yardım harcamaları artırılmaya çalışılmaktadır. Sosyal devletin tırpanlandığı bir ortamda yoksullar, yönetenler tarafından artık açık şekilde ve öncelikle bir risk unsuru olarak görülmeye başlanmıştır. Devletin sosyal yardım harcamalarına, Keynesyen refah devleti veya sosyal demokratik refah devleti bağlamında olduğu gibi sosyal vatandaşlık hakları çerçevesinde algılanmayıp, açık bir şekilde yoksulların kontrol altında tutulabilmesinin ve muhtemel bir sosyal patlamanın önlenmesinin araçlarından biri olarak yaklaşılmaktadır. Yukarda değindiğim Dünya Bankası kredisi örneğinde de görüldüğü gibi bir yandan devletin sosyal yardım harcamaları artarken aynı zamanda eğitim ve sağlık gibi sosyal harcamaların kısılmasından bahsedilmektedir. Yine aynı çerçevede sosyal refah alanında devletin sorumluluğunu azaltmak üzere toplumsal girişimler teşvik edilmeye çalışılmakta ve sivil toplum söylemi neo-liberal ideolojinin bir uzantısı haline dönüştürülmektedir. Fordist üretim, tüketim ve bölüşüm kalıplarının artık sermaye birikiminin küresel ihtiyaçlarına cevap veremez olduğu konjonktürde devletin sosyal harcamaları ve özellikle sosyal yardım faaliyetlerinin aslında yoksulların yönetilmesinin araçları olduğu gerçeği daha görünür bir hal almaktadır.

Keynesyen Refah Devletinin Tarihsel Krizi

Keynesyen refah devletinin krizi olarak yaşanan süreci bir çok düzlemde incelemek mümkündür. Kriz her şeyden önce tarihe modernist yaklaşımların itibarını sarsmıştır. Özellikle 1980’lerin sonlarından itibaren refah uygulamaları tarihi alanında yeni yaklaşımların berraklık kazandığını söyleyebiliriz.[38] Bu yaklaşımlar, ima ettikleri politik açılımlar itibarıyla farklılıklar gösterse de, genel olarak refah devleti istikametinde doğrusal bir ilerleme öngören teleolojik tarih anlayışlarını şiddetle eleştirmişler ve tarihin birçok anında refah sistemlerinin, devlet ve toplum arasındaki sınırların belirsizliği üzerine kurulu karmaşık, akışkan ve dinamik bir niteliğe sahip olduklarını vurgulamışlardır. Bu olumlu katkıya rağmen yeni yaklaşımların, devletin sosyal alana müdahalesini mutlak ve meşru gören modernist ve ilerlemeci sosyal-demokratik ütopyanın büyüsünü bozduğu ölçüde Keynesyen refah devletinin getirmiş olduğu ‘sosyal kazanımlar’ olarak niteleyebileceğimiz uygulamaların, özellikle devletin sosyal harcamalarının, meşruluğunun sorgulanmasına açık bir kapı bıraktıklarına dikkat çekmek istiyorum. Bu haliyle yeni yaklaşımların, devletin küçültülmesi teması üzerine kurulu neo-liberal söylemlere tarihsel bir meşruiyet sağlama eğiliminde olduğu da düşünülebilir. Ancak yoksulluk ve refah uygulamaları alanında teleolojik tarih anlayışlarının eleştirisi, her tarihsel anda gerçek tarihsel öznelerin eğilimlerine, motivasyonlarına ve çıkarlarına önem atfetmemizi mümkün kılmıştır. Başka bir ifadeyle tarih, önceden belirlenmiş bir doğrultuda ilerleyen bir süreç olarak değil, bilakis gerçek tarihsel öznelerin eylemleriyle, mücadeleleriyle şekillenen bir süreç olarak kurgulanabilir bir hale gelmiştir.

Refah devletinin krizi olarak yaşanan süreci daha genel bir tarihsel çerçeve içinde nasıl anlamlandırmak gerekir? İçinde bulunulan kriz süreci nasıl bir gelecek hazırlamaktadır? Her iki soru itibariyle Jürgen Habermas ve Jacques Donzelot’nun tartışmaları epistemolojik ve politik açılımları da olan bir çerçeve sunmaktadır. Burada tartışmalarımı öncelikle bu görüşlere kısaca değinerek sürdüreceğim (Habermas, 1989). 1980’li yıllarla birlikte içine girilen dünya tarihsel süreç yalnızca Sovyetler Birliği’nde yaşandığı şekliyle sosyalist veya komünist idealin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Süreç aynı zamanda sosyal-demokratik ütopyanın da sonunun geldiğini göstermiştir. Daha genel bir çerçeveden bakıldığında yaşanan kiriz emek-gücü üzerine temellenmiş ütopyaların krizidir. Yoksa Aydınlanmayla birlikte şekillenmiş olan ‘ütopik zaman mefhumunun’ artık geçerliliğini yitirdiğini söylemek mümkün değildir.[39] Habermas, geç kapitalizm koşullarında emek-gücü üzerine temellenmeyen yeni ütopyalar geliştirmek gerektiğini düşünür ve Foucault’cu kavramsal araçlardan aldığı ilhamla sosyal demokratik refah devleti pratiğini eleştirmeye girişir. Önerisi, varolan rejimin disipline edici, normalleştirici, toplumu bütünsel bir şekilde tahakkümüne dayalı yönlerini tersine çevirmektir. Bunun pratik yolu ise alternatif mikro kamusal alanların oluşturulmasından geçer. Alternatif, merkezsiz ve mikro kamusal alanlardaki faaliyetlerin ve mücadelelerin kendiliğinden vektörel bileşiminin etkisi sosyal demokratik refah devletinin kusurlarını aşma imkanı yaratacaktır. Habermas’ın önerisinin pratik boyutlarının tartışmaya açık olduğunu belirtmeye sanırım gerek yok. Gerçi Habermas’ın kaygısı bu mücadelenin pratik sorunlarından çok genel ilkeleri üzerine yoğunlaşmıştır. Ama yine de belirtmeliyiz ki Habermas’ın önerisi, mikro kamusal alanlardaki bireylerin söylemsel faaliyetlerinin rasyonelliği üzerine temellendirilmiş durumdadır, ve bu anlamıyla da ayaklarının yere basmadığı düşünülebilir.

Refah devletinin krizinin yaratmış olduğu konjonktürün değerlendirilmesine ilişkin Jacques Donzelot da Habermas’ın önerileriyle aynı çerçevede tartışılabilecek saptamalarda bulunmuştur (Donzelot, 1991). Donzelot için Keynesyen refah devletine alternatif, ‘siyasetin merkezsizleşmesiyle’ gündeme gelebilecektir. Siyasetin merkezsizleşmesi fikri, modern devletin normalleştirici ve toplumu kuşatıcı etkisini eleştirmesi anlamında Habermas’ın ‘mikro alternatif kamusal alanlar’ yaklaşımını çağrıştırıyor gibi görünse de Donzelot’nun tespitinin farklı politik açılımlara sahip olduğu açıktır. Donzelot önerisini, refah devletinin, emek-sermaye çatışması üzerinde temellendiği tespitine dayandırır. Ona göre içinde yaşadığımız süreç belki de ondokuzuncu yüzyılda şekillenen bu çatışmaya dayalı siyaset zihniyetinin ortadan kalkmasını getirecektir. Ancak bu saptamanın erken bir iyimserlik olduğunu vurgulamalıyım. Son yirmi yılın tecrübeleri, küresel kapitalizmin, çatışmaları ortadan kaldırma doğrultusunda değil, bilakis küresel ölçekli çelişki ve çatışma dinamiklerini gittikçe artan bir yaygınlıkla yerel ölçeklerde yeniden üretme eğiliminde olduğunu göstermiştir (Dirlik, 1997). Belki de Donzelot’nun merkezsizleşme tespitini, küresel kapitalizm koşullarında dünya ekonomik ve politik sisteminin merkezinin akışkanlığı şeklinde yorumlayarak, çatışmaya dayalı bir siyaset olgusunun yaygınlaştığı ve politik tahakkümün yerel ölçeklere nüfuz gücünün arttığı şeklinde tersine çevirmek daha isabetli olacaktır. Donzelot’nun erken iyimserliği ile karşılaştırıldığında, Habermas’ın siyasî erke karşı mikro kamusal alanlardan bir karşı duruş önerisinin daha radikal bir politik açılım taşıdığını teslim etmeliyiz.

Tartışılması gereken bir diğer önemli nokta Keynesyen refah devletinin yerine getirmiş olduğu tarihsel işlev, özellikle meşruiyet işlevidir. Habermas daha önceki saptamalarında refah devletini, geç kapitalizm koşullarında devletin sermaye birikiminin ihtiyaçları lehine sosyal alana gittikçe artan müdahalesini meşrulaştırma ihtiyacıyla ilişkilendirmişti. Refah devleti ve meşruiyet ilişkisi gerçekten de önemli bir olgudur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta neo-liberal politikalarla birlikte devletin refah uygulamalarının hızla tasfiyesine girişilmesi olgusudur. Bu durum, refah devletinin geç kapitalist toplumlarda devletin meşruiyet araçlarından biri olduğu görüşüyle çelişiyor görünmektedir. Gerçekten de bazı araştırmacılar refah devletinin böylesi bir meşruiyet işlevi yerine getirdiği görüşüne karşı çıkmışlar, en azından böylesi bir durumun İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarının mümkün kıldığı konjonktürel bir durum olduğunu iddia etmişlerdir (Krieger, 1987). Örneğin neo-liberal politikalar aracılığıyla refah rejimlerinin bu kadar hızla tasfiyesine girişilmesini aslında bu uygulamaların meşruiyet sağlama işlevine sahip olmadığının bir işareti olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu düşünceye şöyle itiraz edilebilir: Öncelikle neo-liberal ideolojik bombardımana rağmen refah uygulamaları top yekun tasfiye edilememiştir. Bazı araştırmacılara göre söz konusu olan aslında refah rejimlerinin yeni koşullara uyum sağlaması ve dönüşüm geçirmesidir.[40] ABD, Avrupa Birliği ülkeleri ve hatta Türkiye örneği de dikkate alındığında refah uygulamalarının ve hatta devletin sosyal harcamalarının çeyrek asırlık neo-liberal bombardımana rağmen radikal biçimde tasfiye edildiğini söylemek neredeyse imkansız görünmektedir. Kapitalizmin uzun tarihi dikkate alındığında bir sınıf uzlaşması olarak Keynesyen refah devletinin geçici ve konjonktürel bir durum olduğu tespiti son derece doğru olmakla birlikte, refah uygulamaları ve meşruiyet ilişkisinin daha geniş bir sosyal ve tarihsel çerçeve içinde ele alınması gerekmektedir. Günümüz koşullarında yeni biçimleriyle refah uygulamaları sosyal kontrol işlevlerinin yanı sıra belli ölçülerde meşruiyet işlevleri yerine getirmeye devam etmektedir.

Meşruiyet sorununa yönelik yukarıdaki tartışmalarımız bir yana, Keynesyen refah devletinin daha yapısal bir çerçeveden bakıldığında İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen ulusal temelde Fordist üretim ve tüketim kalıplarına hizmet eden bir siyaset tarzı olması itibariyle konjonktürel olduğu fikrinin vurgulanması son derece önemlidir. Bir başka ifadeyle, Keynesyen refah rejiminin yirminci yüzyılın ikinci yarısının yarattığı dünya koşullarında devletinin salt meşruiyet ihtiyacını karşılamaktan öte birikim rejimiyle ilgili daha yapısal işlevleri olduğu açıktır. Kapitalizmin uluslararasılaşması ve daha da önemlisi yalnızca sermayenin değil dünya sisteminin merkezsizleşmesi veya daha doğru bir ifadeyle merkezinin akışkanlaşmasıyla birlikte ulusal kalkınma eksenli Keynesyen refah devleti artık yeni koşullarda sermayenin küresel birikim ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelmiştir. Ancak ulus-devletler bir günden ötekine varlıklarını ve bu varlıklarını meşrulaştırma ihtiyaçlarını kaybetmemişlerdir. Paradoksal olmakla birlikte küresel kapitalizm geliştiği ölçüde bir yandan yerel ölçeklerde kapitalizmin çelişkileri yeniden üretilecek ancak bu yerel ölçeklerde gerek küresel kapitalizmi gerekse ulus-devletleri meşrulaştırma ihtiyacı daha da artacaktır. Ancak kritik nokta ulus-devletlerin refah uygulamaları yoluyla kapitalizmi meşrulaştırma imkanlarının gittikçe azalacağı olgusudur. Bu durumun küresel kapitalizme karşı yerel ölçekte mücadele alan ve imkanlarını çeşitlendireceği açıktır. Küresel kapitalizmin yıkıcı etkisine karşı yerel karşı duruşların, yani tek tek mevzi savaşlarının, ikameci bir merkezden arındırılmış esnek ve akışkan genel bir cephe mahiyetine dönüştürülmesi son derece önemlidir.

Sonuç

Bu yazıda sosyal devlet olgusunu Osmanlı ve Türkiye tarihi açısından geniş bir perspektif içinde değerlendirmeye çalıştım. Bu çerçevede tartışmamı sosyal devletin modern bir yönetim tarzı olarak kavramsallaştırılması gerektiği fikri üzerine bina ettim. Modern devletin ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca sosyal bir nitelik kazanmasındaki en önemli unsur, sosyal alanın, bir yandan devlet müdahalesinin tezahür ettiği zemin diğer yandan da bu müdahalenin en önemli meşruiyet kaynağı olarak şekillenmesidir. Böylesi bir tanımlama ondokuzuncu yüzyılın tamamı boyunca Osmanlı devletinin pozitif anlamda topluma gittikçe artan nüfuzunun, sağlık, eğitim, hukuk, aile ve zabıta alanlarındaki yeni düzenlemeler ve normların modern sosyal kontrol ve sosyal devlet kavramları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret eder. Sosyal devlet olgusuna böylesi geniş bir perspektifle bakıldığında ondokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinden başlayıp İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar uzanan evreyi Osmanlı-Türkiye tarihi açısından modern sosyal devletin oluşum süreci olarak değerlendirmemiz gerektiği açıklık kazanır.İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte ise Türkiye coğrafyasında sosyal sorun daha çok çalışma ilişkileri, emek-sermaye çelişkileri ve kentleşme sorunlarının etkisinde biçimlenmiştir. Savaş sonrasının Keynesyen refah devleti Türkiye’yi de içine alan bir siyasî coğrafyada geniş bir toplumsal uzlaşmanın ifadesi olmuştur. Son iki yüzyıllık süreç bir bütün olarak değerlendirildiğinde Keynesyen refah devletinin modern devletin soğuk savaş ve kapitalizmin altın çağına özgü bir yönetim tarzı olduğu açıklık kazanır. Son çeyrek asırda bu toplumsal uzlaşmanın temelleri tamamen yok edilmiş ve Keynesyen refah devleti tasfiye edilmeye girişilmiştir. Aynı süreçte modern devletin sosyal kontrol ve yönetim tarzı işlevleri berraklık kazanmaya başlamıştır. İçinde bulunduğumuz sancılı süreç, küresel kapitalizmin yeni yönetim tarzları geliştirme arayışına tanıklık etmektedir. Bir bakıma ikiyüz yıllık süreçte oluşan sosyal devlet mefhumu yirmibirinci yüzyıla girerken önemli bir dönüşümle yüz yüzedir.

Türkiye’nin şu anki somut koşullarında yeni yönetim tarzı arayışlarına, bir başka ifadeyle yoksulluk ve refah rejimi sorunlarına ilişkin alternatif radikal politikalar neler olabilir? Kuşkusuz ilk akla gelebilecek öneri, devletin sosyal harcamalarının artırılması olacaktır. Bu talebin acil ve pratik bir çözüm olması nedeniyle haklılığı konusunda hiç bir kuşkuya yer yoktur. Ancak Habermas’ın sosyal demokratik ütopyanın artık geçerliliğini kaybetmiş olduğuna ilişkin tespitini göz ardı edemeyiz. Dünya kapitalizminin küreselleştiği, ulusal kalkınma modellerinin iflas ettiği ve küresel boyutuyla emek-sermaye çelişkisinin yerel düzlemlerde yeniden üretildiği günümüz koşullarında sosyal demokratik ütopyanın canlandırılması talebi ne ölçüde dönüştürücü bir boyut taşımaktadır? Refah devletinin bir yönetim tarzı olduğu gerçeği göz ardı edilip, sosyal refah uygulamaları bir kazanılmış haklar toplamına indirgenebilir mi? Bireylerin ve toplumsal gurupların, küresel kapitalizmin yerel ölçekte yarattığı çelişkilere karşı, refah devletinin sunmuş olduğu ve modern-formel olarak nitelenen hizmet ve yardım kalıpları dışında kendi yerel-kültürel konumlarından hareketle geliştirmiş oldukları güncel dayanışma, mücadele ve direniş biçimlerini geleneksel ve gerici olarak etiketleyip göz ardı edebilir miyiz? Alternatif bir siyaset, ancak küresel kapitalizm koşullarında sosyal, devlet, siyaset ve yönetim tarzı olgularının yeni biçimlerinin derin bir tahlili üzerine bina edilebilir.

 

 

KAYNAKÇA

Abou-El-Haj, Rifa’at Ali (2000). Modern Devletin Doğası: 16. Yüzyıldan 18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu. Çev. Oktay Özel ve Canay Şahin. Ankara: İmge Kitabevi.

Alyot, Halim (1947) Türkiye’de Zabıta: Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum. Ankara: İçişleri Bakanlığı Yayınları.

Barkan, Ömer Lütfi (1962-63) “Şehirlerin Teşekkül ve İnkişaf Tarihi Bakımından Osmanlı İmparatorluğunda İmaret Sitelerinin Kuruluş ve İşleyiş Tarzına Ait Araştırmalar.” İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası 23, no. 1-2: 244-45.

Bosworth, Clifford Edmund (1976). “Chapter One: Vagabonds and Beggars in Early Islam.” In The Mediaeval Islamic Underworld, edited by Clifford Edmund Bosworth, 1-47. Leiden: E.J. Brill.

Buğra, Ayşe (2001) “Ekomonik Kriz Karşısında Türkiye’nin Geleneksel Refah Rejimi.” Toplum ve Bilim, no. 89: 22-30.

Çadırcı, Musa (1991) Tanzimat Döneminde Anadolu Kentleri’nin Sosyal ve Ekonomik Yapıları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevı.

——— (1993). “Tanzimat Döneminde Çıkarılan Men’-i Mürur ve Pasaport Nizamnameleri.” Belgeler, no. 15 (19): 169-81.

Cavallo, Sandra (1989) “Charity, Power, and Patronage in Eighteenth Century Italian Hospitals: The Case of Turin.” In The Hospital in History, edited by Lindsay Granshaw and Roy Porter, 63-92. New York: Routledge.

——— (1995) Charity and Power in Early Modern Italy, Benefactors and Their Motives in Turin, 1541-1789. Cambridge: Cambridge University Press.

Crane, Howard (1991) “The Ottoman Sultan’s Mosques: Icons of Imperial Legitimacy.” In The Ottoman City and Its Parts, edited by Howard Crane, Irene A.Bierman, Rifa’at A. Abou-El-Haj and Donald Preziosi, 173-245. New York: Aristide D. Caratzas, Publisher.

Deringil, Selim (1991) “Legitimacy Structures in the Ottoman State: The Reign of Abdülhamit II (1876-1909).” International Journal of Middle East Studies 23: 345-59.

———  (1993) “Abdülhamid Dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nda Simgesel ve Törensel Doku: ‘Görünmeden Görmek’.” Toplum ve Bilim, no. 62: 34-55.

——— (1998) The Well-Protected Domains: Ideology and the Legitimation of Power in the Ottoman Empire, 1876-1909. New York: I.B. Tauris.

Dirlik, Arif (1997) “The Global in the Local.” In The Postcolonial Aura, edited by Arif Dirlik, 84-104. Colorado: Westview Press.

Doğan, Muzaffer (2001) “XIX. Yüzyıl Başında Babıali’de Gündelik Faaliyet ve Teşrifat: 1810 Tarihli Bir Masraf Defteri.” Türklük Araştırmaları Dergisi, no. 9: 29-50.

Donzelot, Jacques (1979) The Policing of Families. 1st American ed. New York: Pantheon Books.

———(1991) “The Mobilization of Society.” In The Foucault Effect, Studies in Governmentality, edited by Graham Burchell, Colin Gordon and Peter Miller, 169-79. Chicago: University of Chicago Press.

Driver, Felix (1993) Power and Pauperism: The Workhouse System, 1834-1884. Cambridge: Cambridge University Press.

Ergut, Ferdan (1999) “State and Social Control: The Police in the Late Ottoman Empire and the Early Republican Turkey, 1839-1939.” Ph.D. diss, New School.

Esping-Andersen, Gosta (1990) The Three Worlds of Welfare Capitalism. Princeton, New Jersey: Princeton University Press.

Fraser, Derek (1981) “The English Poor Law and the Origins of the British Welfare State.” In The Emergence of the Welfare State in Britain and Germany, edited by W.J. Mommsen, 9-31. London: Croom Helm.

Gordon, Colin (1991) “Governmental Rationality: An Introduction.” In The Foucault Effect, Studies in Governmentality, edited by Graham Burchell, Colin Gordon and Peter Miller, 1-51. Chicago: University of Chicago Press.

Gümüşoğlu, Firdevs, ed (2001) 21. Yüzyıl Karşısında Kent ve İnsan. İstanbul: Bağlam, 2001.

Güzel, Şehmus (1988) “Çalışma Bakanlığı’nın Kuruluşu: Çalışma Hayatında İngiliz Etkisi.” Tarih  ve Toplum 9, no. 50: 52-56.

Habermas, Jürgen (1989) “The New Obscurity: The Crisis of the Welfare State and the Exhaustion of Utopian Energies.” In The New Conservatism. Cultural Criticism and the Historian’s Debate, edited by Shierry Weber Nicholsen: The MIT Press.

Hoexter, Miriam (1998) “Waqf Studies in the Twentieth Century: The State of the Art.” Journal of the Economic and Social History of the Orient 41, no. 4: 474-95.

Innes, Joanna (1998) “State, Church and Voluntarism in European Welfare, 1690-1850.” In Charity, Philanthropy and Reform, From the 1690s to 1850, edited by Hugh Cunningham and Joanna Innes. New York: St.Martin’s Press.

Işık, Oğuz, ve M.Melih Pınarcıoğlu (2001) Nöbetleşe Yoksulluk Sultanbeyli Örneği. İstanbul: İletişim Yayınları.

Işıklı, Alpaslan (1983) “Sosyal Güvenlik.” In Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, 2142-58. İstanbul: İletişim Yayınları.

Jones, Colin (1996) “Some recent trends in the history of charity.” In Charity, Self-Interest and Welfare in the English Past, edited by Martin Daunton, 51-63. New York: St.Martin’s Press.

Karpat, Kemal (1986) “Population Movements in the Ottoman State in the Nineteenth Century.” In Ottoman Population, 1830-1914, Demographic and Social Characteristics. Madison: The University of Wisconsin Press.

Kodaman, Bayram (1990) Abdülhamid Dönemi Eğitim Sistemi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Köstüklü, Nuri (2001) Kazım Karabekir ve Eğitim. Konya: Çizgi Kitabevi Yayınları, 2001.

Krieger, J (1987) “Social Policy in the Age of Reagan and Thatcher.” Socialist Register: 177-98.

Kırlı, Cengiz (1999/2000) “Kahvehaneler ve Hafiyeler: 19.Yüzyıl Ortalarında Osmanlı’da Sosyal Kontrol.” Toplum ve Bilim, no. 83: 58-79.

——— (2000) “The Struggle Over Space: Coffeehouses of Ottoman Istanbul, 1780-1845.” Ph.D., Binghamton University.

Libal, Kathryn (2000) “The Children’s Protection Society: Nationalizing Child Welfare in Early Republican Turkey.” New Perspectives on Turkey, no. 23: 53-78.

Makal, Ahmet (1999) Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma İlişkileri: 1920-1946. Ankara: İmge Kitabevi.

Martal, Abdullah (2000) “Osmanlı İmparatorluğu’nda Emeklilik ve Buna İlişkin İlk Düzenlemeler.” Kebikeç, no. 9: 35-42.

İnalcık, Halil (1997) An Economic and Social History of the Ottoman Empire: Volume One, 1300-1600. Cambridge: Cambridege University Press.

Okay, Cüneyd (1999) Belgelerle Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1917-1923. İstanbul: Şule Yayınları.

Os, Nicole A.N.M van (1999) “Taking Care of Soldiers’ Families: The Ottoman State and the Muinsiz Aile Maaşı.” In Arming the State: Military Conscription in the Middle East and Central Asia, 1775-1925, edited by Erik J. Zürcher. London & New York: I.B. Tauris Publishers.

Özbek, Nadir (1998) “90 Yıllık Bir Hayır Kurumu: Topkapı Fukaraperver Cemiyeti.” Tarih ve Toplum 30, no. 180: 4-10.

——— (1999a) “İkinci Meşrutiyet İstanbul’unda Serseriler ve Dilenciler.” Toplumsal Tarih 11, no. 64: 34-43.

——— (1999b) “Vakıf Tarihi Çalışmaları Üzerine Notlar.” Tarih ve Toplum 32, no. 187: 60-62.

——— (1999/2000) “Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘Sosyal Yardım’ Uygulamaları, 1839-1918.” Toplum ve Bilim, no. 83: 111-32.

——— (2001) “The Politics of Welfare: Philanthropy, Voluntarism and Legitimacy in the Ottoman Empire, 1876-1914.” Ph.D., Binghamton University.

Öztürk, Nazif (1995) Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Pamuk, Şevket (1987) The Ottoman Empire and European Capitalism, 1820-1913. Cambridge: Cambridge University Press.

Parla, Taha (1993) Ziya Göklap, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm. 2 ed. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ruggie, Mary (1996) Realignments in the Welfare State: Health Policy in the United States, Britain, and Canada. New York: Columbia University Press, 1996.

Sarıyıldız, Gülden (1996) Hicaz Karantina Teşkilatı, 1865-1914. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Sohrabi, Nader (1996) “Constitutionalism, Revolution and State: The Young Turk Revolution of 1908 and the Iranian Constitutional Revolution of 1906 with Comparisons to the Russian Revolution of 1905.” University of Chicago.

Somel, Selçuk Akşin (2001) The Modernization of Public Education in the Ottoman Empire, 1839-1908: Islamization, Autocracy, and Discipline. Leiden: Brill Academic Publishers.

Steinmetz, George (1993) Regulating the Social. The Welfare State and Local Politics in Imperial Germany. Princeton, New Jersey: Princeton University Press.

Şenses, Fikret (2001) Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk. İstanbul: İletişim Yayınları.

Şehsuvaroğlu, Bedi N. (1953) İstanbul’da 500 Yıllık Sağlık Hayatımız. İstanbul: İstanbul Fetih Derneği.

Tampke, Jürgen (1981) “Bismarck’s Social Legislation: a Genuine Breakthrough?” In he Emergence of the Welfare State in Britain and Germany, edited by W.J. Mommsen, 71-83. London: Croom Helm.

Toprak, Zafer (1985) “Osmanlı Devleti’nde Uluslaşmanın Toplumsal Boyutu: Solidarizm.” In Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 377-81.

“Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yeniden Yapılanma: Sorunlar, Reform İhtiyacı, Arayışlar, Çözüm Önerileri.” İstanbul: TÜSİAD, 1997.

Türkiye Kızılay Derneği İstanbul Aşocakları. İstanbul: Cemal Azmi Matbaası, 1948.

Ullman, Hans-Peter (1981) “German Industry and Bismarck’s Social Security System,” in  (ed.), The Emergence of the Welfare State in Britain and Germany, London: , 1981 pp.133-149.” In The Emergence of the Welfare State in Britain and Germany, edited by W.J. Mommsen, 133-49. London: Croom Helm.

Yediyıldız, Bahaeddin (1985) Institution Du Vaqf Au XVIIle Siecle En Turquie: Etude Socio-Historique. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Yüksel, Hasan (1998) Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Hayatında Vakıfların Rolü (1585-1683). Sivas.

Yıldırım, Nuran (1985) “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Koruyucu Sağlık Uygulamaları.” In Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 1320-38. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yılmaz, Mehmet (1998) “Konya ve Havalisinde 1303(1887) Kıtlığı ve Alınan Tedbirler.” Yeni İpek Yolu, Konya Ticaret Odası Dergisi: 135-46.



     *      Boğaziçi Üniversitesi-Atatürk Enstitüsü

     [1]      Akademik alanda da benzer bir ilgi artışı söz konusu. Toplum ve Bilim’in “Yoksulluk ve Yoksunluk” 89 nolu Yaz 2001 özel sayısı ve 1-3 Mayıs 2001 tarihlerinde Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi tarafından düzenlenen ’21. Yüzyıl Karşısında Birey ve Kent’ konulu sempozyumda sunulan bir çok tebliğ en yakın örnekler olarak gösterilebilir (Gümüşoğlu, 2001). Yoksulluğa karşı artan ilgi ve bu ilginin kaynaklarına ilişkin bir tartışma için bkz. (Şenses, 2001)

     [2]      Bu yazıda ‘sosyal devlet’ kavramını ‘refah devleti’ kavramına göre tarihsel olarak daha geniş bir anlamda kullanıyorum. Sosyal devletin İkinci Dünya Savaşı sonrasına özgü bir biçimi olan Keynesyen refah devletini ise zaman zaman ‘modern refah devleti’ kavramıyla eş anlamlı olarak kullanıyorum. ‘Refah rejimi’ veya ‘refah sistemi’ kavramlarıyla ne kastettiğim de metin içinde açıklanmıştır.

     [3]      (Barkan, 1962-1963) Vakıflar konusunda son yıllarda önemli sentetik çalışmalar yapılmıştır (Yediyıldız, 1985; Öztürk, 1995; Yüksel, 1998). Bu literatürün kısa bir değerlendirmesi için bkz. (Özbek, 1999b) Uluslarası akademik literatürde vakıf çalışmalarının genel bir değerlendirmesi ve bir bibliyografya için bkz. (Hoexter, 1998).

     [4]      Avrupa tarihine yönelik benzer bir yaklaşım için bkz. (Innes, 1998).

     [5]      Osmanlı İmparatorluğu’nda modern devletin oluşumuna ilişkin bir tartışma için bkz. (Abou-El-Haj, 2000). Abou-El-Haj 16. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlayan süreci modern devletin oluşumu bağlamında ele almaktadır.

     [6]      ‘Sosyal’ alanın oluşum fikri için bkz. (Donzelot, 1991).

     [7]      Ortaçağ İslam kentlerinde ihtisab nezareti ve kentsel mekanların özellikle dilencilerin denetlenmesine ilişkin ayrıntılı bir çalışma için bkz. (Bosworth, 1976).

     [8]      (Karpat, 1986). Nüfus hareketlerini denetim altında tutmak için geliştirilen yol tezkeresi ve pasaport uygulamaları için bkz. (Çadırcı, 1993). Aynı konuda daha ayrıntılı bilgiler için bkz. (Çadırcı, 1991)

     [9]      Osmanlı’da sosyal kontrol için bkz. (Kırlı, 2000). Ayrıca bkz. (Kırlı, 1999/2000).

    [10]      Bunun en klasik örneğini İngiltere’de 1834 tarihli Yeni Yoksulluk Yasası oluşturmaktadır (Fraser, 1981).

    [11]      Bu konudaki gelişmelerin kısa bir değerlendirmesi için bkz. (Yıldırım, 1985; Sarıyıldız, 1996).

    [12]      Yukarıda genel hatlarını sıraladığım uzun dönemli dönüşümlerin ayrıntılarına bu yazının sınırları içinde girmenin mümkün olmadığı takdir edilecektir. Burada ancak ikincil kaynaklara gönderme yapmakla yetineceğim. Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda refah uygulamalarının gelişimini tartışan bir çalışma için bkz. (Özbek, 1999/2000). Polis ve zabıta ve jandarma konularında Osmanlı üzerine ne yazık ki henüz sentetik bir çalışmadan yoksun bulunuyoruz. Bu konuda Halim Alyot’un kitabı temel başvuru kaynağı niteliğini korumaya devam ediyor (Alyot, 1947). Ayrıca bkz. (Ergut, 1999). Eğitim alanındaki düzenlemelere ilişkin Türkçe ve İngilizce görece hayli geniş bir literatür oluşmuştur. Bu konuda yeni bir çalışma için bkz. (Somel, 2001).

    [13]      Daha çok mevsimsel döngüleri kastediyorum. Kötü hava koşulları, kötü hasat gibi durumlar tohumluk ve yemeklik zahire miktarını azaltmakta ve böylece bir sonraki yılın üretim düzeyleri ciddi ölçüde düşmekte ve nihaî olarak kıtlık durumu oluşmaktadır.

    [14]      Özellikle ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde büyük kıtlıkların Osmanlı tarımı üzerindeki yıkıcı etkisi için bkz. (Yılmaz, 1998; Pamuk, 1987).

    [15]      Bu noktada özellikle devletin kuraklık, sel, don gibi tarımı etkileyen krizler ardından üreticilere tohumluk ve yemeklik buğday dağıtımına girişmesinin altını çizmek gerekmektedir. Böylesi yardım kampanyalarını yürütebilmek için Dahiliye Nezareti bütçelerinde ‘Muhtacin-i Zürra’ tertibi bulunmaktadır. Yine deprem, yangın gibi felaketlerin ardından devletin yardım kampanyaları örgütlemesi de aynı çerçevede önem taşımaktadır. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı toplumunda şekillenen refah sistemi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. (Özbek, 1999/2000). Babıali’nin ondokuzuncu yüzyılın hayli erken bir aşamasından itibaren İstanbul’daki fukaraya yardım dağıtıyor olması yine yukarıdaki çerçevede anlam kazanmaktadır. Bu konuda bkz. (Doğan, 2001).

    [16]      İş hayatıyla ilgili hastalık, kaza, yaşlılık sigortaları ve daha sonraları gündeme gelen işsizlik sigortası bu durumun en belirgin örneğini oluşturmaktadır. İş hayatıyla ilgili sigortalar öncelikle Almanya’da Bismarck döneminde gündeme gelmiştir. Refah devletinin doğuşunun işçi sigortalarının ortaya çıkışıyla ilişkilendirmenin son derece dar bir yaklaşım olacağını burada belirtmeliyim. Ayrıca Bismarck’ın politikaları çerçevesinde gündeme gelen sigortaların kapsamı son derece dar olmuştur. Almanya’da sosyal devlet daha çok yerel yönetimler çerçevesindeki uygulamalar bağlamında şekillenmiştir (Steinmetz, 1993;Tampke, 1981; Ullman, 1981).

    [17]      İkinci Adülhamid dönemi eğitim sistemine yönelik ayrıntılı bir çalışma için bkz. (Kodaman, 1990).

    [18]      1907 yılı itibariyle şu merkezlerde gureba hastaneleri bulunmaktadır: Selanik, Şam-ı Şerif, İzmir, Erzincan, Hereke, Manastır, Yanya, Malatya, Taşlıca, Dedeağaç, Edirne, Kastamonu, Trabzon, Üksüp, Metreviçe, Trablusgarb, Beyrut, Bağdad, Sana, Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere ve Konya. Bu hastanelerin büyük bir çoğunluğu Abdülhamid döneminde tesis edilmiştir. Bkz. “Hamidiye Etfal Hastahane-i Âlîsi’nin Terakkiyat-ı Hazırasına bir Nazar,” (1907) 8: 15-25. İstanbul’da tesis edilmiş hastaneler için bkz. (Şehsuvaroğlu, 1953).

    [19]      Serserilikle ilgili kanun üzerine ayrıntılı bir çalışma için bkz. (Özbek, 1999a). Bu kanunu iş, matbuat, toplantı ve gösteri ve daha sonra aileyle ilgili kanunlar takip etmiştir. Bu kanuna değinen bir başka çalışma için bkz. (Sohrabi, 1996).

    [20]      ‘Devletin kontrol altyapısı’ kavramı için bkz. (Driver, 1993).

    [21]      Serserilikle ilgili kanunun uygulanmasında ciddi sorunlar yaşanmıştır. Kanunla amaçlanan hedefler dikkate alındığında başarıya ulaşılabildiğini söylemek zordur. Bu durum Osmanlı Devleti’nin 1909-10 yılları itibariyle, ‘iş yoluyla ıslah’ siyasetini güdecek bir kontrol altyapısına sahip olmadığını ortaya çıkarmıştır. Ancak burada önemli olan zihniyetteki değişim ve bu doğrultuda pratik girişimlerin devreye sokulmuş olmasıdır. Serserilikle ilgili kanunun uygulanmasında yaşanan pratik sorunların ayrıntısı için bkz. (Özbek, 1999a).

    [22]      Bu konuda daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. (Özbek, 1999/2000: 125-28).

    [23]      Osmanlı Fukaraperver Cemiyeti şemsiyesi bünyesinde bir araya getirilmesi düşünülen bir dizi fukaraperver cemiyetinin merkezî devletin dışında toplumdan gelen bir girişim olarak devleti tamamlayıcı bir işlev görmesi düşünülmüştür. Topkapı Fukaraperver Cemiyeti için bkz. (Özbek, 1998).

    [24]      Şehit asker yetimleri ve kimsesiz asker ailelerine yardım bu çerçevede öncelik kazanacaktır (Os, 1999). Çocuk meselesinin, özellikle kimsesiz ve yetim çocukların, ulusun geleceği olarak milliyetçi söylemler kapsamında önem kazanması yine bu dönemde mümkün olmuştur. (Okay, 1999; Libal, 2000; Köstüklü, 2001)

    [25]      (Parla, 1993). Burada kuşkusuz erken dönem Cumhuriyet rejiminin Ziya Gökalp’in solidarist görüşlerinden hangi bağlamda etkilendiği veya Gökalp’in çerçevesinden ne ölçüde ve hangi doğrultularda sapmalar gösterdiği tartışmasına girmek mümkün değil. Solidarizm fikrinin son dönem Osmanlı ve Türkiye’deki etkisi için bkz. (Toprak, 1985). Konuya çalışma ilişkileri bakımında yaklaşan bir araştırma için bkz. (Makal, 1999: 68-81).

    [26]      Örneğin millî gelirin yüzde onundan fazlasını sosyal harcamalar için ayıran devletler refah devleti olarak nitelenmiştir. Bkz. (Ruggie, 1996). Türkiye Cumhuriyeti 1995 yılı itibariyle sağlık harcamaları hariç gayri safi millî hasılanın %4.9’luk bir kısmını sosyal güvenlik harcamalarına ayırmıştır. Sağlık harcamalarını da içine alan geniş anlamda sosyal güvenlik harcamaları dikkate alındığında oran %9.2’ye denk düşmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran %20 ile %35 arasında değişmektedir. Bkz. (TÜSİDA, 1997: 76). Sosyal harcamaların toplam devlet harcamaları içindeki payı rakamları daha fakrlıdır. Örneğin 1990 yılında oran %26.3, 1998 yılında ise %25.7 olmuştur. Bkz. (Buğra, 2001: 29).

    [27]      Böylesi bir çalışmaya örnek olarak bkz. (Esping-Andersen, 1990).

    [28]      İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü 1934 yılında Darülfünun ilga edilip yerine İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasıyla Hukuk Fakültesi bünyesinde oluşturulmuştur. Enstitü’nün müdürlüğüne sırasıyla W. Röpke, Celal Sarç, F. Neumark, Gerhard Kessler, Alexander Rustov, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Orhan Tuna ve Sabahaddin Zaim getirilmişlerdir. Enstitü 1948 yılından itibaren her yıl Sosyal Siyaset Konferansları düzenlemiş ve konferansa sunulan tebliğleri yayınlamıştır.

    [29]      Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin oluşumu konusunda kısa bir değerlendirme için bkz. (Işıklı, 1983).

    [30]      Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeriye, Mülkiye ve İlmiye sınıfları için Tekaüd Sandıkları’nın varlığı iyi bilinmektedir. Ücretli çalışanların ise kendi aralarında bir tür dayanışma organı şeklinde Teavün Sandıkları oluşturdukları görülüyor. Bununla birlikte bir çok araştırmacının gözünden kaçmış olan “Amele Tekaüd Sandığı”nın varlığına da dikkat çekmek istiyorum. İşçiler için kurulmuş olan bu emekli sandığı bir dayanışma örgütü değil merkezî Hazine bünyesinde yer alması itibariyle son derece önemlidir. Bkz. BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), İrade Meclis-i Mahsus, 32/Z.1332. Bu konuda arşiv belgelerine dayanan bir çalışma için bkz. (Martal, 2000).

    [31]      Bu eleştirilere yönelik kısa bir değerlendirme için bkz. (Habermas, 1996).

    [32]      Bu konularda son otuz yılda gerek yabancı dillerde gerekse Türkçe’de son derece geniş bir literatür oluşmuş bulunmaktadır. Bu literatürden burada bir seçme sunmak bile mümkün görünmemektedir.

    [33]      Sunulan hizmetlerin kalitesi ve hacmi sınırlı olmakla birlikte ana yapısını Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), Emekli Sandığı ve Bağkur’un oluşturduğu sosyal güvenlik sisteminin göz ardı edilemeyecek bir kapsayıcılığa sahip olduğu teslim edilmelidir. Nüfusun yüzde sekseni bu kurumların kapsamı dahilindedir. Türkiye’de sigortalı işçi sayısının azlığı aslında yanıltıcıdır. Çalışanların bir kısmı aile bünyesi içinde eş veya bir başkası üzerinden hak sahibi olarak sosyal güvenlik kapsamı dahilinde bulunmaktadırlar. Bkz. (TÜSİAD, 1997).

    [34]      Tamamen pirim sistemi üzerine kurulu bu sosyal güvenlik sisteminin 1990’lı yıllara kadar kaynak sorunu yaşamadığını biliyoruz. Bilakis 1990’lı yıllar öncesinde, mevzuat itibariyle özerk bir yapıya sahip olan SSK’nın kaynakları hükümetler tarafından ciddi ölçülerde istismar edilmiştir. Bu istismarların bir sonucu olarak 1990’lı yılların ortalarından itibaren kurum maliyesi açık vermeye başlamış ve oluşan açıkların bütçeden kapatılması uygulamasına gidilmek zorunda kalınmıştır. Türkiye’deki sosyal güvenlik sisteminin daha ayrıntılı bir tasviri için bkz. (TÜSİAD, 1997).

    [35]      Bir örnek vermek gerekirse: Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan aktarılan kaynaklarla ülke genelinde il ve ilçelerde kurulan 931 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla 2000 yılı içinde 5 milyon 933 bin kişiye 358 trilyon 465 milyar tutarında (sağlık, gıda-giyim, yakacak, küçük istihdam projeleri, doğal afet vb.) yardım yapılmıştır. Bkz. T.C. Başbakanlık Sosyal Yardım ve Dayanışmayı Teşfik Fonu, 2001/1 nolu, B.02.0.SYF sayılı genelge.

    [36]      Bu kredinin önemli bir kısmının 2001 yılı için ‘Hızlı Yardım Bileşeni’ başlığı altında nakdî ödemeler şeklinde hızla yoksul halka aktarılması öngörülmekteydi. Ancak söz konusu kredi onaylanmış olmakla birlikte henüz Fon’un kasasına bu paranın girmediği görülüyor. Bununla birlikte Sosyal Yardımlaşmayı Teşvik Fonu kendi kaynaklarından yola çıkara projede öngörülenleri hayata geçiriyor. Bu konda bir haber için bkz. Radikal, 30 Mart 2002. TESEV vakfı böylesi bir yardım programına vatandaşları hazır yemeye alıştıracağı gerekçesiyle karşı çıkmaktadır.

    [37]      Sultanbeyli örneğinden hareketle gecekondulaşmanın sunduğu yeni paylaşım imkanlarının tükenmekte olduğu görüşü için bkz. (Işık, 2001).

    [38]      Tarih yazımında yeni yaklaşımlar ve modernist görüşlerin eleştirileri için bkz. (Jones, 1996; Cavallo, 1989; Cavallo, 1995).

    [39]      Habermas’ın buradaki önemli bir kaygısı da büyük anlatıların ve teleolojik yaklaşımların reddi fikri üzerine kurulu postmodern söylemlerin ‘ütopyayı’ ve siyaseti tamamıyla dışlayan epistemolojilerine karşı durma çabasıdır.

    [40]      Mary Ruggie, Krieger’den hayli farklı olarak istisnai olanın Keynesyen refah devleti olmadığını bilakis Reagan ve Thatcher politikaların istisnai örnekler olduğunu, refah devletinin yeni koşullarda varlığını, büyük değişiklik geçirmiş olmakla birlikte, sürdürdüğünü savunuyor. Bkz. (Ruggie, 1996).

Bu yazı 2002 yılında Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanmıştır:
Özbek, Nadir. “Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Sosyal Devlet.” Toplum ve Bilim, no. 92 (2002): 7-33. PDF.