İkinci Meşrutiyet İstanbul’unda Serseriler ve Dilenciler

January 1, 1998 - Osmanlı Tarihi / Sosyal Politika

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Özbek, Nadir. “İkinci Meşrutiyet İstanbul’unda Serseriler ve Dilenciler.” Toplumsal Tarih 11, no. 64 (1999): 34-43.

“Dersaadet’te tahaddüs etmekte olan vukuat-ı zabıta her ne kadar evrak-ı havadisin ve bazı eşhasın izam eyledikleri derecede değilse de…vukuatı mütehaddisenin ekseri ilan-ı Meşrutiyeti müteakip Dersaadet hapishanesinden salıverilen ve serseri takımından olan mahkumin ile müsaadat-ı vakıadan bilistifade taşranın her tarafından Dersaadet’e gelen ve mikdarı 10 bin raddesine varan serseriler canibinden ika edilmekte olduğu…ve Dersaadet’te emniyet ve inzibatı temin ve efkar-ı nası tatmin için mezkur Nizamnamenin bir an evvel mevkii tatbik ve icraya vaz’ı…”[1]

Sadaret tarafından Meclis-i Mebusan’a sunulan 17 Şubat 1909 tarihli bu tezkerede, ‘Serseri Nizamnamesi Layihası’nın bir an önce görüşülüp yürürlüğe konulmasının hızlandırılması rica edilmektedir. İstanbul’da dilenciler, serseriler, işsiz güçsüz takımı ve hapishane kaçkınlarının giderek artmakta olduğu gerekçesiyle konu Meclis tarafından acilen müzakereye alınmış ve bir aydan fazla devam eden yoğun tartışmaların ardından “Serseri ve Mazanne-i Sû’ Eşhâs Hakkında Kanun” onaylanmıştır.[2] Böylelikle, Dahiliye Nezareti’nin sorumluluğu altında İstanbul polisine, şehirde iki ay zarfında her hangi bir işte çalışmamış, iş bulmak için gerekli çabayı da göstermemiş olan işsizlere ve çalışmaya gücü olduğu halde dilenciliği bir geçim kaynağı olarak gören dilencilere karşı kanun maddelerini uygulama yetkisi verilmiştir. Buna göre, mahkeme kararı ile serseriliği sabit olanlar bayındırlık ve belediye işlerinde ya da devlete ait bir müessesede(müessesat-ı umumiye) iki aydan dört aya kadar çalıştırılmak üzere uygun yerlere sevk edilecekler, istihdam edilemedikleri durumda da memleketlerine gönderileceklerdir.

Sözlük anlamı “ötede beride başı boş gezen” olan serserilik, söz konusu kanunun birinci maddesinde şu şekilde teknik bir tanıma kavuşmuştur: “Hiç bir vasıta-i maişeti bulunmadığı ve çalışma kudreti olduğu halde lâakal iki aydan beri bir gûnâ kâr ve kisb veya sanatla meşgul olmayan ve bu müddet zarfında iş bulmak için teşebbüsat-ı lazımede bulunduğunu dahi ispat edemeyip şurada burada dolaşan kimselere serseri ıtlak olunur. Çalışmaya muktedir iken tese’ülü (dilenciliği) vesile-i maişet ittihaz edenler dahi serseri addolunurlar.” II. Meşrutiyet’le birlikte hükümet ve meclisin ‘dilencilik’ ve ‘serserilik’ sorununa getirdiği çözüm, çalışmaya eğilimi olmayan bu gibi kişilere istihdam imkanı yaratarak onları “işe alıştırmak” ve “işgal etmek” olmuştur. İstihdam alanları olarak özellikle yol yapım işleri başta olmak üzere çeşitli bayındırlık projeleri ve madencilik sektörü düşünülmüştür. Devlet tarafından belirli yerlerde “ıslahhaneler, gurebaheneler, darüssaylar (iş-evleri), sanayi mektepleri” açılması yerine, dilenci ve serserilerin ağır işlerin bulunduğu yerlere sevk edilmelerinin temel nedeni kuşkusuz Osmanlı hazinesinin bu tür kurumsal çözümlere elverişli olmamasıdır.

Meclis-i Mebusan, “Serseri Nizamnamesi” konusunu Ceza Kanunu’nda yapılacak tadilata yönelik görüşmelerden önce ve ayrı bir kanun kapsamında ele almıştır. Bunun nedeni serseriliğin bir cürüm olarak görülmemesidir. Serserilik bir cürüm olmadığından serserilerin cezalandırılmasının düşünülemeyeceği dile getirilmiştir. İstihdam edilmek üzere bir başka mahale veya bu imkan olmadığında memleketine sevk, ceza olarak görülmemiştir. Bu uygulama serseriyi bir bakıma “ıslah”, onu “işe alıştırma” ve böylece topluma uyum sağlaması yönünde “terbiye etmek” olarak ele alınmıştır. Ancak serserilerin bir suça meyledebilecekleri şeklinde bir şüphe oluştuğunda ya da başka şahıslara saldırmak gibi suç unsuru oluştuğu durumlarda çeşitli kademelerde değnekle darp ve ardından hapis ve sürgün cezası öngörülmektedir.

Dilencilerin ve serserilerin, yani çalışabilecek sağlık ve güçte olduğu halde çalışmayıp tembellik eden ve başı boş gezen kişilerin, toplum açısından tehlike unsuru taşıdığı ve bu tehlikenin bir şekilde önünün alınması ya da en azından kontrol altında tutulması gerektiği düşüncesi gerek Osmanlı İmparatorluğu’nda gerekse Avrupa devletlerinde çok eski dönemlere kadar uzanmaktadır.[3] Katolik ve Protestan düşüncede olduğu gibi İslam düşüncesinde de çalışmanın kutsallığına olan inanç, tembelliğin ilacı olarak çalışmanın görülmesini kolaylaştırmaktadır. Bununla birlikte yardıma muhtaç fakirlerin sadaka ve çeşitli bireysel yardımlar yoluyla korunması gerektiği fikri ve yardımseverlik geleneği, bütün dinlerin ve mezheplerin diğerlerinden çok kendilerine mal ettikleri, ancak şu veya bu şekilde hepsi tarafından paylaşılan ortak bir gelenektir. Yeni çalışmalar ışığında bu konuda Katolikliğin Protestanlığa, veya Ortodoksluğun diğer ikisine üstünlüğü olduğunu iddia etmek güçtür. Keza Ortaçağ sonrası Avrupa tarihine yönelik yeni çalışmalar, milliyetçi/Osmanlıcı tarihçiliğin telkin ettiğinin tersine, Osmanlı-İslam geleneğinin de bu konuda diğerlerine bir üstünlük taşıdığını iddia etmeyi zorlaştırmaktadır.

16. yüzyılla birlikte Avrupa’nın bir çok köşesinde, dilenci ve serserilere yönelik Katolik ve Protestan merhamet duygusunun yerini, devletin sosyal alandaki müdahalesinin artışına paralel olarak, ‘çalıştırma yoluyla ıslah ve terbiye etmek’ prensibine dayalı iş-evleri, Osmanlıca tabiriyle darüssaylar alacaktır. 16. Ve 17. yüzyıllarda Londra’da, Amsterdam’da, İtalyan, İspanyol ve Alman şehirlerinde, Kuzey ülkelerinde darüssayların yaygınlaşmasının belli bir paralellik taşıdığı görülür. 16. yüzyılda, dilenci ve serserilerin ağır işlerde çalıştırılmak yoluyla terbiye ve disipline edileceği, ve böylece bu sosyal problemin üstesinden gelinebileceği inancı güçlenmiştir.

Ancak darüssayların (workhouse, arbeitäuser, zuchthäuser) yaygınlaşması her şeyden önce devletin mali durumu ve kontrol mekanizmalarının güçlenmesi ile mümkün olacaktır. Mali imkanların ve kontrol aygıtlarının kısıtlı olduğu durumlarda, çeşitli mahallere sevk veya sürgün, yol yapımı, kanal açmak ve maden işçiliği gibi ağır işlerde zorla istihdam uygulaması daha kolay ve sıklıkla başvurulan yöntemler olacaktır. Özellikle 16. yüzyıl öncesinde birçok Avrupa şehrinde dilenciler şehir merkezlerinden uzak tutulmaya çalışılmışlar ve zaman zaman taşraya sürülmüşlerdir. İngiltere’de 1597 tarihli “Serserilik Kanunu” dilencilerin denizaşırı sürgünlerini öngörmektedir. Fransa’da da 18. yüzyıl başlarında serserilerin Yeni Dünyadaki sömürgelere sürülmeleri hayli yaygın bir uygulamadır.

18. yüzyıl boyunca Fransa’da Monarşi, dilencilik ve serseriliğe yönelik yeni yasalarla soruna kurumsal bir çözüm getirmeye çalışmıştır.[4] Önceleri hem tutukevi hem de iş-evi nitelikleri taşıyan hopitaux generaux’lara yüklenilecek, ancak bunların yeterli olamadığı ortaya çıktıkça Monarşi kendi kurumunu(depos de mendicite)yaratacaktır. Ancak ıslahhane tarzı bu kurumların yaygınlaşmasından beklenen sonuç elde edilemediği ölçüde kurumsal çözüme tepki gelişecek ve bu tepki ifadesini Aydınlanma düşüncesinde bulacaktır. Fransız devrimi, Aydınlanma düşüncesinden etkilenen yeni söylemine ve baştaki denemelere rağmen sosyal konuda köklü bir değişiklik getiremeyecek, ve eski uygulamalar yeni isimler altında varlıklarını koruyacaktır. İş-evleri İngiltere ve Fransa’da olduğu gibi bir çok Avrupa ülkesinde 19. yüzyılda da başvurulan önemli bir kurum olacaktır. Ancak modern devletin toplumsal alana nüfuz gücü arttığı oranda, iş-evlerinin cezalandırıcı unsurdan çok eğitici, ıslah edici fonksiyonları belirginleşecektir.

Dilencilik ve serserilik konusunda Osmanlı uygulamasının genel hatlarıyla Avrupa örneği ile paralellik taşıdığı söylenebilir. Ancak modern devletin oluşumu ve devletin kaba baskı ve ceza öğelerini kullanımdan, sosyal alanı disiplin altına almayı arzulayan, kontrolcü ve regülasyoncu bir siyaset düzlemine geçiş, her şeyden önce bir imkanlar sorunudur. Balkanlardan Hicaz’a uzanan bir coğrafyada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğun bu geniş coğrafyanın tamamına modern siyaset teknikleriyle nüfuz edebilmesi 20. yüzyılın başında bile hayli zordu. Bununla birlikte İstanbul’un durumu, merkezi devlet aygıtının konumlandığı mekan olması nedeniyle farklıdır. İstanbul, Akdeniz coğrafyasında öteden beri bir metropol olması dolayısıyla, özellikle yapısal ve çevrimsel ekonomik krizlerin olduğu dönemlerde dilenciler, serseriler ve işsiz güçsüzler için önemli bir çekim merkezi olmuştur. Osmanlı Devleti, bir yandan İstanbul’a yönelik nüfus hareketini mürur tezkiresi gibi çeşitli yöntemlerle önlemeye çalışmış, diğer yandan da şehirdeki işsizleri ve dilencileri zaman zaman başka mahallere sevk ederek kontrol altında tutmaya gayret etmiştir.[5] Bunun için özellikle işsizlerin ya da geçici işte çalışan taşralıların kaldıkları “bekar odaları” sıkı denetim altında tutulmuş ve burada kalanlardan şüpheli görülenler başka yerlere sevk edilmiştir.[6]  Örneğin 1792 yılında “başı boş ve serseri makulesinin” İstanbul’a gelmesinin önü alınmaya çalışılmış[7], İstanbul’a taşradan gelmiş bulunanların kefalete bağlanması şart koşulmuş, kefilsiz dolaşanlar da memleketlerine sevk edilmek üzere İzmit’e gönderilmişlerdir.[8] Osmanlı Arşivi Cevdet Zaptiye tasnifinde bu konuda bir çok örnek bulmak mümkündür. Ahmet Refik ve Reşat Ekrem Koçu’nun “ahkam defterlerine” dayanarak verdikleri örnekler 16., 17. ve 18. yüzyılda İstanbul’daki dilenciler ve işsiz güçsüz kimselerin toplattırılıp yol yapım işlerinde çalıştırılmak ya da muhtelif işlerde kullanılmak üzere köylü ve sanatkar yanına amele ve ırgat olarak dağıtılmaları, ve bu doğrultuda öncelikle kayıkla İzmit’e gönderilmelerinin, Osmanlı Devleti’nin söz konusu sosyal soruna yönelik başvurduğu bir politika olduğunu göstermektedir.[9]

Avrupa’daki örnekleriyle uyumlu bir şekilde Osmanlı Devleti’nin de hayli erken bir aşamadan itibaren ‘iş yoluyla ıslah ve terbiye’yi bir tür ceza yöntemi olarak kullandığı görülmektedir. Ancak klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinde işsizlik, dilencilik ve fakirlik gibi olguların sosyal kurgulanışı ve bunlara yönelik ceza, ıslah ve disiplin mekanizmalarının tarihsel seyri konusunda henüz ayrıntılı bir araştırmanın yapılmamış olması, bu konuda karşılaştırmalar yapılmasını zorlaştırmaktadır. Bir tür iğneyle kuyu kazmak da olsa, ahkam defterleri ve şeriye sicilleri gibi kaynaklar kullanılarak soysal tarihçiliğin bu gibi önemli alanlarında tatmin edici çalışmalar yapmanın mümkün olduğunu geçerken belirtmekte yarar var.

Osmanlı İmparatorluğu’nda dilencilikle ilişkili kurumsal anlamdaki en önemli girişim II.Abdülhamid döneminde Darülaceze’nin kurulması ve 1896 yılında faaliyete geçmesi olmuştur. Darülaceze, hastaneleri, süt-çocukları için kreşi, yetimler için eytamhanesi ile birlikte külli bir müessese olarak düşünülmüş olmanın yanı sıra, aynı zamanda sahip olduğu atölyelerle bir tür iş-evi, Osmanlıca tabiriyle darüssaydır da. Genç ve yetişkin Darülaceze sakinlerinin iş ile meşgul edilmeleri kurumun dayandığı önemli ilkelerdendir.[10]

İstanbullu fakirler için bir acezehane kurulmasının gündeme gelmesiyle birlikte dilencilik ve serserilikle ilgili bir dizi nizamname hazırlanacaktır. Bunlardan ilki 17 Nisan 1890 tarihli Şura-yı Devlet tarafından hazırlanmış olan “Tese’ülün Men’ine (dilenciliğin önlenmesine) Dair Nizamname”dir.[11] Bunu 18 Eylül 1890 tarihli “Serseri ve Mazanne-i Sû’ Eşhâs (şüpheli şahıslar) Hakkında Nizamname” takip edecektir.[12] Yine 29 Ocak 1896 tarihinde Darülaceze’nin Dahili Nizamnamesi ile birlikte yeni bir “Tese’ülün Men’ine Dair Nizamname” hazırlanacaktır.[13] Bu üç belge dilencilik ve serserilikle ilgili II.Meşrutiyet öncesi mevzuatın ana çerçevesini belirlemiştir. Meclis-i Mebusan ise 10 Mayıs 1909 tarihli “Serseri ve Mazanne-i Sû’ Eşhâs Hakkında Kanun”la o tarihe kadar ayrı ayrı nizamnameler çerçevesinde ele alınan serserilik ve dilencilik konularını tek bir mevzuat altında birleştirecektir.[14]

Bu mevzuatlar karşılaştırıldığında, Meşrutiyetin yeniden ilanıyla birlikte konuya yönelik yaklaşımın cezaî bir boyuttan ıslaha yönelik bir eksene doğru kaydığı görülür. Dilencilikle ilgili 1890 tarihli ilk nizamname taslağı, malul ve bikes (hasta, sakat ve kimsesiz) olan dilencilerin belediyece yakalanarak bir hafta hapis cezası uygulandıktan sonra İstanbullu olanların acezehaneye, taşralı olanların da memleketlerine gönderilmesini öngörmektedir. İşe güce muktedir olan dilenciler ise zabıtaca yakalanarak bir aydan üç aya kadar hapse mahkum olacaklardır. Hapis cezasının tamamlanmasının ardından İstanbullu olanlar kefaletle salıverilecekler, taşralı olanlar da memleketlerindeki belediyelerce “meşgul” edileceklerdir. 1896 tarihli dilenciliğin önlenmesine yönelik ikinci nizamnamenin ilgili maddesinde ise hapis cezası kısmı tamamen kaldırılmıştır. Halkı rahatsız etmeyen ve bir sanat vesilesiyle dilencilik yapanlar ise müstesna tutulacaklardır. Bu nizamnameler bir bakıma dilenciliğin meşruiyet sınırlarını tanımlamakta, daha çok malul ve yetimlerin dilencilik yapmasını engellemekte, bu kesimleri İstanbullu olmaları koşuluyla Darülaceze’nin koruması altına almaktadır. II. Meşrutiyet döneminde ise öncelikle Zaptiye Nezareti tarafından bir nizamname taslağı hazırlanmış ve bu taslak Şura-yı Devlet Tanzimat Dairesince yeterli bulunulmaması üzerine Daire eski nizamnamede bazı değişiklikler yaparak hazırladığı Nizamname Layihasını Meclis-i Mebusan’a sevk etmiştir. Ancak Meclis-i Mebusan Adliye Encümeni, gerek Zaptiye Nezareti tarafından daha çok “temin-i inzibat ve asayiş için kaleme alınan muvakkat nizamname”yi ve gerekse Şura-yı Devlet’in layihasını yeterli bulmayarak yeni baştan bir kanun layihası tanzim ve teklifine lüzum görmüştür.[15] Encümen tarafından hazırlanan ve Meclis tarafından da onaylanacak olan kanun, çalışmaya gücü varken dilencilik yapanları da serseri tanımı içine almakta, ancak serseriliği önceki nizamnamelerden farklı olarak bir suç olmaktan çıkarıp onları “ıslah etmeyi”, “işe alıştırmayı”, “meşgul etmeyi” temel amaç olarak belirlemektedir.

Dilencilik ve serserilikle ilgili nizamnamelerin temel gündeminin İstanbul olduğu açıktır. Birçok vilayette acezehaneler, darüssınailer, darüssaylar, gurebahaneler, ve sanayi mektepleri açılması, gerek II.Abdülhamid döneminde gerekse II.Meşrutiyet döneminde kuşkusuz ideal çözüm olarak görülmektedir. Fakat Osmanlı maliyesi yalnızca İstanbul’da, o da II.Abdülhamid döneminde, tek bir kurum (Darülaceze) oluşturulabilmesine izin verecektir. Bu kurum da büyük oranda Fransız depots de bienfaisance’lerden esinlenecektir. Fakat Fransa’da 19. yüzyıl ortalarında bu isim altında yüzlerce kurum olduğu dikkate alındığında Osmanlı uygulamasının sınırları açıklık kazanır. Bir başka ifadeyle II. Abdülhamid döneminde Osmanlı maliyesinin, dilencilerin ve serserilerin denetlenmesine yönelik inceltilmiş teknikler uygulanmasına pek de müsait olmadığı açıktır.

Meşrutiyet döneminde de mali imkansızlıklar devam etmektedir. Memalik-i Osmaniyye’nin bir çok köşesini acezehaneler ve darüssaylarla donatarak serseri ve dilencileri disiplin altına alıp iş ile ıslah etmek arzu edilen bir şey olmakla birlikte bu, II.Meşrutiyet döneminde de mümkün olamayacaktır. Meşrutiyet rejiminin bu konuda yeni olarak yapmaya çalıştığı daha çok söylem ve tanım noktasındadır: Serseriliğin bir cürüm olarak tanımlanmaması; dilenciler ve serserilere kısa süreli de olsa hapis cezası uygulamamak; sürgün(nefy) yerine sevk ve izam; serseri olarak nitelemek için iki ay boyunca işsiz dolaşmış ve bu süre zarfında iş aramamış olmak; ve nihayet serseri nitelemesinin ancak savcılık tahkikatı ve mahkeme kararı ile verilebilmesi. Bu koşulların getirilmesindeki nedenlerden biri de aslında Abdülhamid dönemindeki uygulamaları iyi bilinen Zaptiye Nezareti’nin eline yeni bir suistimal imkanı vermeme kaygısıdır. Ancak bütün bu yeni söylem ve niyetlere rağmen serseri olduğu tespit edilenler için yapılacaklar, klasik Osmanlı uygulamasından çok farklı olamayacaktır.

***

1909 tarihli Serseri Kanunu’nun uygulamada nasıl bir seyir izlediğini Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırmaya yeni açılan “Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Tahrirat Kalemi” tasnifinden takip etmek mümkündür. Bu tasnif, Tahrirat Kalemi’nin 1909-1910 yılları arasındaki yazışmalarını içeren 2467 adet belgeden oluşmaktadır. Tahrirat Müdüriyeti, Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nin merkez ve taşra ile olan haberleşmesini yürüten birim olduğundan, dilenci ve serserilerin çeşitli mahallere sevkleri konusundaki yazışmalar bu dairenin görev kapsamına girmiştir. Aşağıda, Osmanlı Arşivi’nde Tahrirat Kalemi ve diğer bazı tasniflerde bulunan örnekler ışığında II.Meşrutiyet İstanbul’unda dilenci ve serserilere yönelik uygulamalar daha geniş bir çerçeve içinde yansıtılmaya çalışılacaktır.

Serseri ve dilencilerin takibinden İstanbul Emniyet Müdüriyeti sorumlu tutulmuştur.[16] Arşiv belgelerinden Beyoğlu ve Üsküdar Emniyet Müdürlüklerinin konuyu yakından takip ettiği anlaşılmaktadır. Kanunun dördüncü maddesi uyarınca mahkeme tarafından bir şahsın serseri olduğuna karar verildiği takdirde durum savcılık tarafından ilgili Emniyet Müdürlüğüne bildirilmekte ve Emniyet Müdürlüğünün çeşitli birimleri arasında yapılan yazışmalar neticesinde öncelikle İstanbul’da bir devlet işletmesinde (müessesat-ı umumiye) istihdam imkanının olup olmadığı araştırılmakta, ve bunun mümkün olmadığının anlaşılmasıyla Emniyet Müdüriyet-i Umumiyesi durumu taşradaki vilayetler, mutasarrıflıklar ve ilgili vekaletlere bildirip serserinin sevk işlemini gerçekleştirmektedir.

İncelenen ellinin üzerindeki örneğin hiç birisinde İstanbul’da istihdam edilen bir dilenci veya serseriye rastlanılmamıştır. Sevk için genellikle İzmir, Selanik ve Beyrut gibi ticaret merkezi olan vilayetler tercih edilmektedir,[17] ancak ticaret merkezi olan bu vilayetlerde de ciddi bir istihdam imkanının olmadığı görülmektedir. İstihdam edilemeyen dilenci ve serseriler ise–ki bunlar büyük bir çoğunluk oluşturmaktadır–16. yüzyıl ve sonrasında olduğu gibi genellikle İzmit üzerinden memleketlerine gönderilmektedirler.

İstanbul Emniyeti, serseri ve dilencileri vapura doldurup İzmit’e yollayarak sorunu kolayca başından savma eğiliminde olmuştur. Ancak bu sorun İzmit mutasarrıflığının başını hayli ağrıtacak ve mutasarrıflık kendince bu uygulamaya karşı direniş yöntemleri geliştirmeye çalışacaktır. Örneğin Niğdeli Ömer Şükrü ve Karahisarlı Ali, fakir, hasta ve sakat oldukları ve ayrıca sevkleri için tahsisat da verilmemiş olduğundan dolayı İzmit Liva İdare Meclisi’nin kararıyla İstanbul’a iade olunmuşlardır. İzmit Mutasarrıflığının Emniyet-i Umumiye Müdiriyeti’ne 26 Eylül 1909 tarihli bu konudaki yazısı bir ultimatom niteliğindedir: “Bu kabil kesanenin burada durdurulması ve para olmadıkça sevkleri kabil olamayacağına binaen masarif-i nakliyesi temin olunmayarak gönderilenlerin iadesi zaruri olduğu gibi bu gibi fakirlerin beyhude yere izam ve iadesiyle iştigale mahal kalmamak üzere iktizasının ifası temenni olunur efendim.”[18]

İstanbul Polis Müdüriyeti bir süre sonra memleketlerine sevk edilmek üzere İzmit’e vapurla yüze yakın dilenci gönderecek ve İzmit belediyesinden bunlara ekmek verilmesini isteyecektir. İzmit Mutasarrıflığı, “İzmit belediyesinin ancak buranın ihtiyacat-ı belediyesi ile mükellef olduğu… bu şahıslara ekmek verilmek belediyenin vazifesi olmadığı” ve ekserisi kör topal olan dilencilerin sevk masraflarının karşılanamayacağı, sözkonusu dilencilerin kuvvet yoluyla da sevkleri mümkün olamadığından açlık ve sefalet içine düşen dilencilerin “ikide bir hükümete gelerek ağlamakta ve sızlanmakta” olduklarından şikayet etmektedir. “Eğer yarına kadar tayin ve masarif-i sevkiye verilmez ise ba-mecburiyet” bu dilencilerin serbest bırakılacakları Dahiliye Nezareti’ne 8 Eylül 1909 tarihli telgrafla bildirilmiştir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü bin kuruşluk sevk masrafının “dahiliye müteferrik tertibinden” karşılanabileceğini belirtilmişse de İzmit Mutasarrıflığı bu tertibin de tükenmiş olduğu gerekçesiyle sevk masraflarının bir an önce gönderilmesinde ısrar etmiştir. Bu konu İstanbul Emniyet Müdüriyeti ile İzmit Mutasarrıflığı arasında bir süre sürtüşmeye neden olacak ve nihayet Dahiliye Nezareti’nin İzmit Mutasarrıflığı lehine müdahalesiyle bir çözüme kavuşturulacaktır.[19]

Serseri Kanunu’nun uygulanmasındaki temel amaç asayişin muhafazasının yanı sıra “evlad-ı vatandan serseriliği i’tiyâd edenlerin ıslah-ı ahvali ve iş ile işgali maddeleri” olmakla birlikte Başbakanlık Arşivi’nde tespit edilebilen dilencilik ve serserilik vakalarının çok az bir kısmı istihdamla sonuçlanabilmiştir. Bu sayılı örneklerden bir tanesinde Arapkirli Rıza, Manastır’da yol işlerinde çalıştırılmak üzere Selanik’e gönderilmiştir. Ancak daha sonradan sözkonusu şahsın bir cinayet işine karışmış olduğu anlaşılmış ve İstanbul’a geri gönderilmesi talep edilmiştir.[20] Mahmudoğlu Yusuf Çavuş, istihdam edilmek üzere Ankara’ya sevk edilmiştir.[21] Mişon veled-i Arslan nafıada istihdam edilmek üzere Selanik’e[22], Varna’lı Hüseyin yine nafıa işlerinin birinde istihdam edilmek üzere Bursa’ya[23] gönderilmişlerdir.

Kanunun uygulanmasına başlandıktan bir süre sonra Dahiliye Nezareti, istihdam imkanları kesinleştirilmeden serserilerin iş bulmaları muhtemel olan yerlere sevk edilmelerinin, yani bu serserilerin “memleketin bir tarafından alınıp diğer mahaline gönderilmeleri aranılan faideyi temin edemediğinden başka bilakis bir takım muzuratı dahi celb ve serseri kanununun tatbikinden gerek serseriler gerek memleket için maksud olan faide mateessüf zıddına munkalib olmakta bulunmasına nazaran” bazı vilayetlere ve Ticaret ve Nafıa ve Orman ve Maadin ve Ziraat Nezaretlerine istihdam olanaklarının tespit edilmesi için tahrirat göndermiştir.[24] Ancak bu tahrirata olumlu cevaplar alındığını söylemek zordur. Örneğin Biga Sancağı Mutasarrıflığı, 11 Kasım 1909 tarihli telgraf ile “liva dahilinde maden ocakları vesair darüsınailer ve şose tariki inşaat ve tamiratı olmadığından sevk olunacak serserilere bu livada iş bulunamayacağını” bildirmektedir. Kosova vilayetinden gelen yazıda ise, “merkez kaza fukara-i ahalisinin geçineceği kadar…iş bulmak müteassir ve hususiyet-i mahalliyeye ve asayişin suret-i mükemmele ve müstemirrede teminindeki lüzum-i kat’iye binaen o misillü eşhasın buralara sevki gayet muzur olacağı…” şeklinde bir mazeret bildirilmiştir. Ankara vilayetinden gönderilen 15 Mart 1910 tarihli telgrafta, “dahil-i vilayetde hal-i hazırda inşaat-ı nafıa ve ameliyat-ı saire olmadığı cihetle sevk olunacak serseriler için temin-i esbab-ı maişet kabil olamayacağı” bildirilmektedir.[25]

Yol işleriyle birlikte madenler de öncelikle akla gelen istihdam alanlarındandır. Ancak madenlerin çok az bir kısmı hükümetin elindedir ve Ergani ve Bulgar Dağı madenlerinin[26] dışındaki bütün madenler mültezimler tarafından işletilmektedir. Dahiliye Nezareti Hukuk Müşavirliği’nden bildirildiğine göre, serserilerin özel madenlerde çalıştırılmaları ancak mahalli hükümetlerin maden mültezimlerine tavsiyeleri ile mümkün olabilecektir.[27]  Kastamonu ve Karesi vilayetleri ise mültezimlere tavsiye suretiyle serserilerin madenlerde istihdam edilmelerinin mümkün olabileceğini bildirmişlerdir.

Ancak maden mültezimlerinin serserileri istihdam etmek konusunda pek istekli davranmadıkları görülmektedir. Bu konuda Dahiliye Nezareti maden mültezimlerini ürkütmemeye özen göstermiştir. Örneğin serseri İbrahim’e Sinop’ta bir iş bulunması mümkün olmadığından Zonguldak’a gönderilip gönderilemeyeceği Kastamonu Valiliği tarafından 14 Nisan 1910 tarihli telgrafla Dahiliye Nezareti’nden sorulmaktadır. Dahiliye Nezareti’nin cevabında, Serseri Nizamnamesinde maden ocaklarında istihdam hakkında bir kayıt bulunmamakla birlikte maden ocakları sahiplerinin de istedikleri şahısları istihdam etmekte serbest olduklarından dolayı İbrahim’in cezaen maden ocaklarında istihdam ettirilmesinin uygun olmayacağı, dolayısıyla İbrahim’in vilayetin bir başka mahalinde münasip bir işte istihdamıyla “hem maişetinin tedariki hem de ıslah-ı hali esbabının” sağlanacağı belirtilmiştir.[28]

Ancak emaneten işletilmekte olan Balya Karaaydın Madenlerinde, hükümetin, mültezimin direncine rağmen ısrarcı olduğu görülmektedir. Balya Karaaydın Madenleri Anonim Şirketi tarafından Balya Kaymakamlığına verilen şikayet dilekçesinde, “şirket amelesi yanında serseri idhalinin katiyen gayr-i caiz” bulunduğu belirtilmiştir. Direktör imzasını taşıyan bu arzuhalde, serserileri istihdam etmek ancak geçimlerini şirket işleriyle temin eden yerli ahalinin işten çıkarılması ile mümkün olabileceği, bunun ise Maden Nizamnamesine uygun olmadığı bildirilmiştir. Ayrıca, kasabada işsizliğin artmakta oluşu nedeniyle yeni serseri gelmesinin bir çok müşkülat doğurabileceği ve jandarma kuvvetinin azlığından dolayı da güvenliği sağlamanın iyice zorlaşacağı ifade edilmiştir. Karesi Mutasarrıflığı tarafından Ticaret ve Nafıa Nezareti’ne bu konuyla ilgili gönderilen 28 Kasım 1909 tarihli yazıda şirketin tespitleri onaylanmaktadır. Bu tespitlerin yanında, elektrik kuvveti gibi yeni fenni uygulamaların ameleye olan ihtiyacı giderek azalttığı ve kasabadaki işsizlerin her gün hükümete iş için başvurmakta olduğu da ifade edilmiştir. Bununla birlikte güvenlik güçlerinin artırılması koşuluyla bir miktar serserinin kabul edilebileceği belirtilmektedir. Ticaret ve Nafıa Nezareti tarafından Dahiliye Nezaretine gönderilen 9 Ocak 1910 tarihli yazıda da zabıta kuvvetlerinin takviyesi ve beş on kişi ile sınırlı tutulmak şartıyla serseri sevkiyatının mümkün olabileceği kabul edilmiştir.[29]

Serserilikleri mahkemece tespit edilen ancak istihdam edilmeleri mümkün olamayan dilenci ve serseriler Kanun uyarınca memleketlerine gönderileceklerdir. İstihdam olanaklarının sınırlı olmasından dolayı uygulama büyük ölçüde bu doğrultuda gerçekleşmiştir. Örneğin Üsküdar Polis Müdüriyeti tarafından tevkif edilen Kazım ile İsmail, Giresun yoluyla memleketleri olan Karahisar-ı Şarki sancağına gönderilmişlerdir.[30] Bosna’lı Haydar ise Bursa’da akrabaları olduğunu belirtmesi üzerine bu isteği kabul edilmiş ve Bursa’ya sevk edilmiştir.[31] Serseri Halil oğlu Ali istihdam edilecek uygun bir yer bulunamadığı için memleketi Gerede’ye gönderilmiş ve durum Gerede kaymakamlığına bildirilmiştir.[32] Ürgüplü Mustafa yine aynı şekilde memleketine[33] ve Yanya vilayetinin Ergiri kasabasından olan Ferid Kanun gereği kendisine iş bulunamadığından Yanya’ya geri gönderilmiştir.[34] Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nden bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Serseriler ve dilenciler dışında İstanbul polisini meşgul eden bir başka kesim de tedavi olmak veya çocuklarını mektebe vermek gibi nedenlerle taşradan İstanbul’a gelen kimselerdir. Bu kimselerin bir çoğu hastanelere kabul edilmediklerinden “sefilane bir şekilde sokak ortalarında kalmakta”, bu durumun da “sıhhat-i umumi” açısından tehlike oluşturduğu düşünülmektedir. Ancak bu gibi “acezenin hastanelere kabul edilmemelerinden dolayı geldikleri mahale iadeleri gayr-i caiz ve zabtiyece sevk tahsisatının bunlara sarfı da imkansız bulunmasına nazaran bu müsilliler hakkında” ne gibi bir tedbir alınması gerektiği Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti tarafından Dahiliye Nezareti’ne sorulmuştur. Nezaret ise Emniyet’e, bu gibilerin taşradan gelmelerinin önlenmesi mümkün olamayacağı, sokak ortalarında kalmalarının da “memleket ahval-i sıhhiyesi açısından mahzurlu” olduğundan, başka bir tedbire başvurulmayıp bunlara da Serseri Nizamnamesinin tatbik edilmesi gerektiğini bildirmiştir.[35]

Dahiliye Nezareti evrakları arasında İstanbul’dan taşraya gönderilen bir çok serseri ve dilenci örneğine rastlanılmasına rağmen beklenilenin tersine şehirde dilenci ve serseriliğin önünün alınamadığı anlaşılmaktadır. Dahiliye Nezareti’nden İstanbul Valiliği’ne gönderilen 25 Eylül 1909 tarihli yazıda “tese’ülün men’i hakkında elyevm mer’i-ül-icra olan nizamname temin-i maksada kafi ahkamı muhtevi bulunduğu ve Darülaceze bunun için tesis edilmiş olduğu halde yine köprü üzerinde büyük caddelerde dilencilere tesadüf edilmekte ve şu hal pek çirkin bir manzara hasıl ederek ahkam-ı nizamiyenin tamamen tatbikine itina edilmediğine delalet etmekte” olduğu belirtilmektedir. Dahiliye Nezareti, zabıta memurlarının uyarılmasını ve emirleri harfiyen yerine getirmeyenler hakkında cezai işlemler yapılmasını istemektedir.[36] Yine bir başka belgede özellikle Ramazan ayında camiler önünde ve büyük caddelerde dilencilerin sayısında artış olduğu ve arsız dilenci çocuklar tarafından halkın rahatsız edildiği, bunun olağanüstü devriye tertibatıyla önünün alınması gerektiği belirtilmektedir.[37] İstanbul’da dilencilerin sayısının giderek arttığını belirten bu örnekler dilenciliğe yönelik maddeler de içeren yeni Serseri Nizamnamesi’nin İstanbul’da dilecilik ve asayiş sorununa beklenen çözümü getiremediğine işaret etmektedir.

***

Son dönem Osmanlı İmparatorluğunda serseriler ve dilencilere yönelik daha kapsamlı bir çalışmaya giriş olarak hazırlanan bu yazıda Dahiliye Nezareti tasnifleri ve özellikle Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Tahrirat Kalemi tasnifi kullanılarak II. Meşrutiyet İstanbul’unda dilenci ve serserilere yönelik uygulamalar tespit edilmeye çalışılmıştır.  Serseri Nizamnamesi her ne kadar dilencilerin ve serserilerin ıslah edilmeleri prensibiyle kaleme alınmışsa da, uygulamada, söz konusu şahısların bir şekilde İstanbul’dan uzaklaştırılması kaygısı öne geçmiştir. “Yerli ve yabancı gelip geçenleri taciz eden”, “enzar-ı umumiyede çirkin görünen”, “aralarında sıhhat-ı umumiyeyi ihlal edebilecek emraz ve alil zuhurundan endişe edilen”, “sokak ortalarında birer vaz’-ı garip” ve “pek çirkin bir manzara teşkil eden” dilenciler ve “inkılab-ı siyasiye’nin bidayetlerinde temin-i asayiş nokta-i nazarından” büyük tehlike oluşturduğu düşünülen serserilerden İstanbul sokaklarının temizlenmesi kaygısı belirleyici olmuştur. “Evlad-ı vatandan serseriliği i’tiyâd edenlerin ıslah-ı ahvali ve iş ile işgali” söylemine rağmen, söz konusu ıslah ve disiplin öğesi bile göz ardı edilmek durumunda kalınmıştır.

Meşrutiyet rejimi, dilencilik ve serserilik gibi sosyal bir sorun karşısında yeni yaklaşımlar ve politikalar geliştirme arzusunda olmuştur. Ancak mali kısıntılar nedeniyle bu yeni yönelimler gerçeklik kazanamamış ve 20. yüzyılın başlarında, dilencilerin ve serserilerin taşraya sevk ve izamı gibi gelenekselleşmiş Osmanlı uygulamalarından çok fazla uzaklaşılamamıştır.



  [1] 25 Muharrem 1327 (4 Şubat 1324) tarihli Sadaret tezkeresi. Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri, D.1, İ:31, s.684.

  [2] Bu tartışmalar ve kanunun hazırlanış süreci hakkında bilgi için bkz. Faruk Ilıkan, “II. Meşrutiyet’de Serseri ve Mazanne-i Sû’ Eşhâs Hakkında Nizamname”, Tarih ve Toplum, c.18, n.108, Aralık 1992, s.49-56. Ilıkan’ın yazısı kısa bir giriş ardından tamamen Meclis-i Mebbusan’daki tartışmaların bir özeti niteliğindedir.

  [3] Fakirlik, dilencilik ve serserilik konularında ortaçağ sonrası Avrupa tarihçiliğinde çok geniş bir literatür oluşmuştur. Bu literatürü derli toplu bir ders kitabı tarzında özetleyen ve seçilmiş bir kaynakça da sunan yeni bir çalışma için bkz. Robert Jütte, Poverty and Deviance in Early Modern Europe, Cambridge University Press, Cambridge, 1994.

  [4] Fransız devrimi öncesi ve sonrasında dilencilere yönelik uygulamalar hakkında hayli geniş bir literatür vardır. Örnek olarak bkz. Colin Jones, Charity and Bienfaisance. The Treatment of the Poor in the Montpellier Region, 1740-1815, Cambridge University Press, 1982. Daha genel bir çalışma için bkz. Isser Woloch, The New Regime. Transformation of the French Civic Order, 1789-1820s, W.W. Norton & Company, New York, London, 1994. Fransa ve Hollanda örneklerini karşılaştırmalı olarak ele alan bir çalışma için bkz. Frances Gouda, Poverty and Political Culture, The Rhetoric of Social Welfare in the Netherlands and France, 1815-1854, Rowman & Littlefield Publishers, Inc., 1995.

  [5] Bir tür dahili pasaport olan mürur tezkiresi uygulamasıyla İstanbul’a Anadolu ve Rumeli’den göçlerin önlenmesine ilişkin 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başından örnekler için bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet Zaptiye tasnifi. Tanzimat dönemi mürur tezkiresi uygulamalarına örnek olarak bkz. Zeki Arıkan, “Tanzimat Döneminde Egin ve Yöresinden İstanbul’a Göçler”, Tanzimat’in 150. Yıldönümü Uluslarası Sempozyumu, Ankara, 31 Ekim-3 Kasım 1989, TTK Basımevi, Ankara, 1994, s.467-481. Mürur tekziresi ile sadece İstanbul’a göç engellenmeye çalışılmamış, taşradaki nüfus hareketleri de denetim altında tutulmak istenmiş ve bu konuda kadılar sorumlu tutulmuştur. Kastamonu kadısının tutmuş olduğu mürur tezkiresi kayıtları için bkz. Kastamonu Jurnal Defteri, 1836-1837, Metin ve Tıpkı Basim, Başbakanlı Arşivi Yayınları, 1998.

  [6] İstanbul civarında Eyüp, Galata ve Üsküdar’daki bekar hanlarındaki “bir takım bekar ve serseri adamların” toplanıp “Anadolu yakasına geçirilerek vilayetlerine gönderilmesi” konusunda örnek olarak bkz. BOA, Cevdet Zaptiye, 428, 5.B.1206 (28 Şubat 1792).  1808 tarihinde İstanbul’da bekar odalarında yaklaşık 50,000 kişinin barınmakta olduğu tahmin edilmektedir. Bekar odaları için bkz. Bruce McGowan, “The Age of the Ayans, 1699-1812”, in Halil Inalcik & Donald Quataert, An Economic and Social History of the Ottoman Empire, c.2, Cambridge University Press, 1997, s.647; ve Kemal Karpat, “The Population and the Social and Economic Transformation of Istanbul: The Ottoman Microcosm”, Kemal Karpat, Ottoman Population, 1830-1914, Demographic and Social Characteristics, The University of Wisconsin Press, 1986, s.86-106.

  [7] BOA, Cevdet Zaptiye, 941, 10.B.1206 (4 Mart 1792).

  [8] BOA, Cevdet Zaptiye, 494, 28.B.1206 (17 Mart 1792).

  [9] 18. yüzyılda İstanbul’daki dilencilerin toplattırılıp işte kullanılmak üzere İzmit’e, ve bazı işsiz güçsüz kimselerin ise memleketlerine gönderilmelerine dair hükümler için bkz. Ahmet Refik, Hicri On İkinci Asırda İstanbul Hayatı (1100-1200), İstanbul Devlet Matbaası, İstanbul 1930, s.194-195 ve 199. 16. yüzyıldan örnekler için bkz. Reşat Ekrem Koçu, “Dilenci, Dilenciler”, İstanbul Ansiklopedisi(R.Ekrem Koçu), İstanbul 1966, c.8, s.4572-4577.

[10] Darülaceze’nin ayrıntılı bir tarihi için  bkz. Nuran Yıldırım, İstanbul Darülaceze Müessesesi Tarihi, Darülaceze Vakfı Yayını, İstanbul 1996.

[11] “Tese’ülün men’ine dair Nizamname”, Düstur, 1. Tertip, Cilt 6, s.607-609.

[12] “Serseri Mazannai Sû’ Olan Eşhâs Hakkında Nizamname”, Düstur, 1. Tertip, Cilt 6, s.748-751.

[13] “Tese’ülün men’ine dair Nizamname”, Düstur, 1. Tertip, Cilt 7, s.48-49.

[14] “Serseri Mazanne-i Sû’ Eşhâs Hakkında Nizamname”, Düstur, 2. Tertip, Cilt 1, s.169-173.

[15]  Zaptiye Nezareti’nin muvakkat nizamname layihası, Şura-yı Devlet’in 1308 tarihli ilk Nizamname üzerinde yaptığı tadilat ve bununla ilgili gerekçeli kararı ve Meclis-i Mebusan Dahiliye Encümeni’nin kendi hazırladığı Kanun layihası ve buna ilişkin esbab-ı mucibe layihası ve bu konulardaki diğer bir çok yazışmalar için bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İrade-Kavanin ve Nizamat, 1/R.1327 (10 Mayıs 1909). Bu konularda kısa bilgi için Ilıkan’ın yazısına da bakılabilir.

[16] İstanbul Belediyesi İstatistiklerine göre 1914 yılı içinde çeşitli emniyet merkez ve müdüriyetlerinde işlem göre 12.130 dosyadan 81 adeti sersrilere aittir. Bu serserilerden 43 tanesi Beyoğlu Müdüriyeti’nde, 8 tanesi Üsküdar Müdüriyeti’nde ve diğerleri Karagümrük’te 5, Kumkapı’da 1, Şehremini’de 1, Samatya’da 3, Ayasofya’da 5, Eminönü’de 12 ve Beyazıt’da 3 serseri şeklindedir. Bkz. 1330 Senesi İstanbul Beldesi İhsaiyat Mecmuası, İstanbul Matbaa-i Arşak Garoyan, 1331 (1915), s.205-208

[17] BOA, Dahiliye Nezareti Muhaberat-ı Umumiye İdaresi (DH.MUİ), 20-3/6, 1328.RA.11 (23 Mart 1910)

[18] BOA, Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdiriyeti Tahrirat Kalemi(DH.EUM.THR), 6/57, 1327.N.18 (3 Ekim 1909)

[19] BOA, DH.MUİ, 8-3/13, 1327.N.21 (6 Ekim 1909)

[20] BOA, DH.EUM.THR, 4/50, 1327.N.5 (20 Eylül 1909)

[21] BOA, DH.EUM.THR, 3/19, 1327.Ş.25 (11 Eylül 1909)

[22] BOA, DH.EUM.THR, 3/24, 1327.Ş.26 (12 Eylül 1909)

[23] BOA, DH.EUM.THR, 3/25, 1327.Ş.26 (12 Eylül 1909)

[24] BOA, DH.MUİ, 20-3/6, 1328.RA.11 (23 Mart 1910)

[25] BOA, DH.MUİ, 20-3/6, 1328.RA.11 (23 Mart 1910)

[26] Boğa Dağı olarak da bilinmektedir. Maden bugün Ulukışla ilçesine bağlı bir köydür. Bulgar Dağı madenlerindeki 1910 yılındaki çalışma koşulları için bkz. Ahmet Şerif, Anadolu’da Tanin, Kavram Yayınları, İstanbul 1977, s.329-338.

[27] BOA, DH.HMŞ, 21/106, 1327.11.16 (29 Kasım 1909)

[28] BOA, DH.MUİ, 20-3/6, 1328.RA.11 (23 Mart 1910)

[29] BOA, DH.MUİ, 20-3/6, 1328.RA.11 (23 Mart 1910)

[30] BOA, DH.EUM.THR, 13/35, 1327.Za.13 (26 Kasım 1909)

[31] BOA, DH.EUM.THR, 13/37, 1327.Za.14 (26 Kasım 1910)

[32] BOA, DH.EUM.THR, 6/67, 1327.N.19 (4 Ekim 1909)

[33] BOA, DH.EUM.THR,12/17, 1327.ZA.2 (15 Kasım 1909)

[34] BOA, DH.EUM.THR,36/10, 1328.C.2 (11 Haziran 1910)

[35] BOA, DH.MUİ, 126/2, 1328.Ş.23 (30 Ağustos 1910)

[36] BOA, DH.MUİ, 11-2/35, 1327.N.10 (25 Eylül 1909)

[37] BOA, DH.EUM.THR, 4/51, 1327.N.5 (20 Eylül 1909)