Abdürreşid İbrahim ve İkinci Meşrutiyet Yılları: Tearüf-i Müslimin ve İslam Dünyası Dergileri

February 1, 1995 - Osmanlı Tarihi / Siyasi Düşünce Tarihi

Tweet about this on TwitterShare on Facebook

Özbek, Nadir. “Abdürreşid İbrahim ve İkinci Meşrutiyet Yılları: Tearüf-i Müslimin ve İslam Dünyası Dergileri.” Toplumsal Tarih 4, no. 20 (1995): 18-23.

II. Meşrutiyet’le bilrlikte fikir ve yayın hayatında köklü dönüşümler ortaya çıkar.  Abdülhamid’in uzun süren baskıcı yönetiminin sona ermesinin ardından her türlü düşünce serpilip gelişme imkanı bulur.  Bu yeni ortamda düşünce akımları, bütün çeşitliliğiyle, dönemin önemli dergilerinde ifadelerini bulurlar.  Bunlardan bir tanesi izleri günümümüze kadar sürülebilen İslamcı düşüncedir.

Dönemin en önemli İslamcı yayını kuşkusuz Hürriyetin İlanının hemen ardından 24 Ağustos 1908 de ilk sayısı çıkan Sırat-ı Müstakim dergisidir.[1]  Sırat-ı Müstakim’in yayını 1 Mart 1912 yılına kadar devam etmiş, bu tarihten sonra da Sebilürreşad ismiyle Eşref Edip ve Mehmed Akif tarafından sürdürülmüştür.  Sırat-ı Müstakim dönemin ilk yenilikçi-İslamcı (modernist İslam) yayın organı olmuştur.  Belli başlı yazarlarının büyük çoğunluğu İttihad ve Terakki merkeziyle yakın ilişki halindedir.  Örneğin Musa Kazım İttihad ve Terakki’nin Şeyhülislamı olacaktır.  Sırat-ı Müstakim’in bir diğer önemli yanı Rusya’lı Türklere sayfalarında geniş yer vermesi olmuştur.  Örneğin Abdürreşid İbrahim’in ve Terviskili Ahmed Taceddin’in Sırat-ı Müstakim sayfalarında bir çok yazısına rastlanmaktadır.

Bir başka İslamcı yayın ise liberal eğilimli Ahrar fırkası ile ilişkisi olan, din adamları sınıfının alt kesimlerinin sözcülüğünü üstlenen ve İttihad ve Terakki’ye muhalif Volkan gazetesidir.  Volkan İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ nin resmi yayın organı niteliğindedir.  Dini ve sosyal konularda görece daha tutucu bir çizgiyi temsil etmektedir.  Ulemanın İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne mesafeli duran ancak yenilikçiliklerinden şüphe edilemiyecek diğer bazı kesimleri de kendilerini Beyan-ül Hak mecmuasında ifade etmektedirler.

Ceride-i Sufiyye, Mihban, Tasavvuf ve Hikmet gibi dergiler de aynı dönemin tasavvufi eğilimleri ağır basan yayınları olmuştur.  Tasavvufi dergiler politik yönelimleri kısmen belirginleşmemiş olmaları nedeniyle diğer İslamcı dergilerden ayrılırlar.

1914 yılının muhtemelen Şubat ayı içinde ilk sayısı çıkan İslam Mecmuası[2], bizzat İttihad ve Terakki tarafından kurulması ve yenilikçi İslamın resmi sözcülüğünü üstlenmesi bakımından önem taşır.  İslam Mecmuası’nda Rusya yenilikçi İslamının önemli isimlerinden Rızaettin Fahrettin’in ve Musa Carullah’in yazıları yer almıştır.  Derginin “İslam Havadisi” adlı bölümünde de Rusya’lı Müslümanların genel durumu ve sorunları hakkında haberler verilmiştir.

II. Meşrutiyet yıllarının bugüne kadar üzerinde durulmamış, hatta bilinmeyen, başka İslamcı dergileri de vardır.  Bunlardan iki tanesi İstanbul’da Abdürrreşid İbrahim’in önderliğinde Tatar İslamcıları tarafından 1910-1911 yıllarında çıkarılan Tearüf-i Müslimin ve 1913-1914 yıllarında yayınlanan İslam Dünyası dergileridir.[3]  Her iki dergide de Tatar Cedidist hareketi içinde İslam birlikçiliği (ittihad-ı İslam) vurgusu ile ön plana çıkan yenilikçi din adamlarının izine rastlanmaktadır.  Gerek Tearüf-i Müslimin gerekse İslam Dünyası, Sırat-ı Müstakim ve İslam Mecmuası ile birlikte, II. Meşrutiyet yıllarının yenilikçi İslam düşüncesinin İttihad ve Terakki çizgisindeki temsilcileri olarak belirmektedirler.  Siyasal düzeyde ise bu iki Tatar dergisi zaman zaman milliyetçiliğe yaklaşan bir İslam birliğinin savunucusu olmuşlardır.

Tearüf-i Müslimin ve İslam Dünyası dergilerinin incelenmesi bir çok açıdan önem taşımaktadır.  Bu malzemeler öncelikle II. Meşrutiyet yıllarının siyasi ve düşünsel ortamını daha derinlemesine anlamamıza imkan verecektir. Sözkonusu dergiler, Tatar İslamcılığının gelişiminde bir uğrak olmaları dolayısıyla da önemlidir.  Ayrıca her iki dergi de, yirminci yüzyılın başlarında İslami kültürün ve söylemin siyasallaşması ve bu kültürel temelde modern dünyanın meydan okuyuşuna karşı yeni bir toplum ve İslam arayışı çabalarını, bir başka deyişle pan-İslamizm (ittihad-ı İslam) ve İslam modernizmini anlamamızı kolaylaştıracak niteliktedirler.  Ancak, bu yazıda amaçlanan, böylesi tahlili bir yaklaşımdan çok, her iki dergi hakkında okuyucuya bir ön fikir vermektir.  Bu nedenle aşağıda, bu dergiler hakkında kısa bilgiler verildikten sonra, özellikle Abdürreşid İbrahim ve İslam Dünyası dergisi üzerinde durulacaktır. İslam Dünyası dergisinin yayın çizgisinin daha iyi anlaşılabilmesi için bu dergideki birçok yazı kısaca da olsa özetlenecektir.[4]

I

Abdürreşid İbrahim üç yıllık uzun seyahatinin son noktası olan İstanbul’a geldiğinde Meşrutiyetin ilanı üzerinden henüz iki yıl geçmişti.  Rusya’da kurduğu matbaa[5] ve bastığı sayısız dergi ve kitaplar ile tanınan Abdürreşid’in, İstanbul’da hemen yayın işlerine girişmemesi düşünülemezdi.  Böylece, 15 Nisan 1910 tarihinde Tearüf-i Müslimin‘in ilk sayısı ile matbuat sahnesinde yerini aldı.[6]

Daha önceleri sorunlarını büyük ölçüde Sırat-ı Müstakim sayfalarında dile getiren Rusya’lı Müslümanlar Abdürreşid İbrahim, Osman Cudi, Yakup Kemal ve Terviskili Ahmet Tacettin’in öncülüğünde Tearüf-i Müslimin adlı yeni bir dergi çıkarmaya karar verdiler. Bu derginin amacı İslam alemini birbirinden haberdar etmek ve daha da önemlisi Hilafet makamının bütün müslümanlar tarafından saygıyla tanınmasını sağlayarak Osmanlı devleti çevresinde islam kardeşliği ve birliğini geliştirmek (uhuvvet ve rabıta-ı diniyyeyi takviye) olarak belirlenmişti.[7]

Ancak bu amaçlarına rağmen Tearüf-i Müslimin esas olarak Rusya Müslümanlarının kurtuluş mücadelesi ile ilgilenmiştir.  Ayrıca, Osmanlı Devleti’nin İslam birliğini gerçekleştirmekten uzaklaştığını hissettikleri ölçüde yeni arayışlar içine girmişlerdir.  Bunun sonucunda Pan-İslamizmin yanısıra Pan-Turanizm  de İbrahim tarafından Tearüf-i Müslimin sayfalarında sık sık gündeme getirilmiştir.

İbrahim seyahati sonucunda Osmanlı Hilafetinin Doğuda fazla bir nüfuza sahip olmadığını yakından görmüştü.  Osmanlı İmparatorluğu’nun önderliğinde İslam birliğini gerçekleştirmenin zorluğunu seziyordu.  Doğu’nun “parlayan güneşi” Japonya’ya bu kadar ilgi duyması böylesi bir duygunun sonucu olarak değerlendirilmelidir.  Ancak buna rağmen İslamı ve Hilafeti merkeze alan bir siyaseti gözardı etmesi de mümkün olamamıştır.  Tearüf-i Müslimin’e biçilen görev bunun bir kanıtıdır.

Tearüf-i Müslimin çevresi İttihad ve Terakki merkezi ile muhtemelen çok yakın bir ilişki içinde olmuştur.  İttihad ve Terakki için Pan-İslamizm, Pan-Turanizm ve Osmanlıcılık siyasetlerinin her üçü de eylem için olanaklar yaratmaktaydı.  Pan-İslamizm ve Pan-Turanizm politikaları özellikle Enver ve onun kontrolündeki Teşkilat-ı Mahsusa için ayrı bir öneme sahipti.[8]  Abdürreşid İbrahim’in Tearüf-i Müslimin‘deki yazılarında Pan-İslamizmle Pan-Turanizm arasında gidip gelmesi zaman zaman da bunların bir ve aynı şeyler olduğunu ileri sürmesi bir rastlantı olmasa gerek.  Bütün bu yeni ve kaygan tavır alışlar aslında Abdürreşid İbrahim’in siyasal pragmatizminin bir tezahürü olarak da değerlendirilebilir.

1913 yılına gelindiğinde Abdürreşid İbrahim ikinci bir dergiyle tekrar matbuat sahnesine çıkar.  Bu dergi İslam Dünyası‘dır.  Ancak son dört yıl içinde siyasal koşullar büyük oranda değişmiştir.  Bosna-Hersek, Trablusgarb ve Doğu Rumeli kaybedilmiş ve Devlet büyük bir savaş tazminatını ödemek zorunda bırakılmıştır.  Dahası Balkan Savaşı sırasında 26 Mart 1913 günü Edirne kaybedilmiştir.  İslam Dünyası dergisi işte tam da böylesi karanlık günlerin ortasında, 15 Mart 1913 günü yayın hayatına başlar.[9]

Künyesinde “İslam Faidesine Çalışır” ibaresi bulunan İslam Dünyası’nın yayın politikası Abdürreşid’in ilk yazısında açıklanmıştır.[10]  İslam Dünyası öncelikle İslam ahalisinin merkezi olan Hilafet Müslümanlarından bahsedecektir.  Bunun yanısıra bütün dünya Müslümanlarının durumu hakkında haberler yayınlanacaktır.  Amaç, İslamiyetin, medeniyetin zalim pençesinden nasıl kurtulacağını tespit etmektir.[11]

İkinci sayıda Abdülvahhab İslam Dünyası’nın amacını ve işlevini yeniden tanımlar.  İslam Dünyası, İslam toplumlarının dünyevi durumlarının şimdi nasıl olduğu, nasıl olması gerektiği ve aklen kabul ulunabilecek tarzın ne olduğu gibi sorunlardan bahsedecektir.  İslam Dünyası, ayrıca, Müslümanların aklen icab eden nitelik ve durumda bulunup bulunmadıklarını, hata ve eksikleri varsa bunların neden ileri geldiği ve nasıl tedavi edilebileceğini bildirecektir.  Böylece İslam milletinin ilerlemesine hizmet etmiş olacaktır.[12]

İbrahim ve Abdülvahhab’ın yazılarından İslam Dünyası’nın Tearüf-i Müslimin’den hayli farklı bir amacı hedeflediği anlaşılmaktadır.  İslam Dünyası’nın ilgi alanı öncelikle Osmanlı Müslümanları ile sınırlanmıştır.  İslam aleminin farklı unsurları arasıdaki ilişkiyi, dayanışmayı ve İslam kardeşliği duygusunu geliştirmekten önce, amaç, İslamın, medeniyet dünyası karşısındaki ezilmişliğinin nedenlerini tespit edip, bu tutsaklıktan kurtuluş yollarını keşfetmek olarak belirlenmiştir.

Abdürreşid İbrahim’in politik konumlanışının iki yıl zarfında böylesine içe yönelmesi, 1910 yılının başlarından 1913 yılının başlarına kadar geçen dönemde Osmanlı İmparatorluğunun yaşamış olduğu siyasal gelişmelerle doğrudan ilişkilidir.  Osmanlı başkentinde geçirdiği üç yıl, İmparatorluğun kendini kurtarmaktan aciz bir duruma düştüğüne tanıklık etmiştir.  İşte bu koşullarda Abdürreşid, İttihad-ı Şark, Pan-Turanizm veya Pan-İslamizm gibi büyük siyasal projeler peşinde koşmak ayrıcalığına artık sahip değildi.  Böylesi bir ruh hali İslam Dünyası‘ndaki yazılarının tamamına damgasını vurmuştur.

II

Abdürreşid İbrahim İslam Dünyası’nın ilk yedi sayısısındaki yazılarında “İtiraf-ı Lazım Olan Acı Hakikatler” yada “Acı Hakikatler İtiraf Olmadıkça Islah Mümkün Olamaz” ortak başlığını kullanmıştır.  Bu yazılara göre Osmanlı toplumunun içinde bulunduğu sorunların çözülememesinin temel nedeni bugüne kadar açıkça dile getirilmemiş olmalarıdır.  Sorunlar tespit edilmezse ve etraflıca tartışılmazsa kuşkusuz üstesinden gelmek de mümkün olmayacaktır.  Aksine, görmezden gelindiği için, hiç bir sorun çözülememiş ve gittikçe daha da içinden çıkılmaz olmuştur.  O halde hiç bir nezaket kuralı kabul edilmeden, hiç kimsenin karşısında eğilmeden kendi kusurlarımızı kendimiz itiraf eder de her hastalığımızı tedaviye başlayacak olursak pek az zamanda hızla sonuca doğru ulaşlılacaktır.[13]

Abdürreşid İbrahim’in bu yedi yazı boyunca tekrar tekrar vurguladığı temel hastalık İmparatorluğun başkentinde ahlaksızlığın ve imansızlığın genel bir hal aldığıdır.  Bütün millet bu durumdan muzdariptir.  Yöneticiler, din adamları ve sokaktaki adam manevi değerler yerine kendi maaşını düşünür olmuştur.  “Türkiye’nin başına gelen felaketlerin başlıca sebebi imansızlıktır. Bu imansızlık bizde adeta  müzmin bir hale gelmiş ve her Osmanlı bireyi kendi yaşamında düzelmeye ilişkin bütün ümidini kaybetmiştir.  Bu ümitsizlik ortamında herkes kendi ölçüsünde idare-i maslahat politikasını” meslek kabul ederek maaşının devamını güvence altına almayı temel amaç haline getirmiştir.[14]

Abdürreşid’in bu eleştirilerinin özellilkle ulemaya yönelik oluşu dikkat çekicidir.  Durum öylesine vahimdir ki, Bab-ı Meşihat bile adeta bir batakhaneye dönüşmüştür.[15]  Abdürreşid’de imanın ve moral değerlerin yeniden tesis edilmesi ile bütün sorunların üstesinden gelineceği inancı hakimdir.  Bu inanç imanın güçlü olduğu ve bu nedenle başarılarla dolu İslam tarihinin erken dönemlerinden (“asr-ı saadetten itibaren birinci, ikinci hatta üçüncü asırlara kadar”) örneklerle kanıtlanmaya çalışlılmaktadır. [16]  Bütün bu tarihsel örneklerde din adamları son derece saygın bir yere sahiptir.  Yöneticilerin mahiyetinde onlara yol gösteren ilmen güçlü din adamaları vardır.  Ancak ne zaman ki bu din adamları yöneticilere dalkavukluk etmeye başlamışlar ise o zamandan itibaren durum gittikçe kötüleşmiştir.[17]

İbrahim sözkonusu yazıları 1913 yılının ilk yarısında kaleme almıştır.  Devletin içine girmiş olduğu son derece kötü durum, O’nu son çare olarak gördüğü, daha çok inanç ve iman gibi manevi değerlere dayanan, topyekün bir hareketlilik önermeye yöneltmektedir. Olayların hızla gelişmesi, O’nun, İslam dünyasının ve özelde Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu siyasal çöküşe ilişkin tarihsel ve sağduyulu çözümlemelerde bulunmasına fırsat vermemektedir.  İstanbul’da gerek halkın gerekse yöneticlerin, aydınların ve din adamlarının içinde bulunduğu kayıtsızlık, “malumatferuşluk”; Meşrutiyetin görece serbest ortamında her kafadan bir ses çıkması, herkesin birşeyler önermesi, ama fiiliyatta hiç bir şey yapılmaması; particiliğin, fikir ayrılıklarının ön plana çıkması, onun daha çok yalınkat bir çözümlemeyle manevi değerlere vurgu yapmasına ve örtük bir şekilde de olsa Meşrutiyetin getirdiği serbest ortamın tersine, otoriter bir yönetim tarzını önermesine neden olmaktadır.  Abdürreşid’in karamsarlığı o derece artmıştır ki örneğin bu koşullarda “adeta .. kahrolsun hürriyet diyeceği”[18] gelmektedir.  Ona göre böylesi bir durumda idare-i maslahat yöntemleri en tehlikeli yöntemlerdir.  Tam tersine her şey göze alınıp “bir elde kırbaç diğerinde adalet olmadıkca felaketlerden kurtulmak kabil olamıyacağı artık idrak edilmelidir.” [19]

Abdürreşid İbrahim’in düşünce sistemine göre toplumu içinde bulunduğu bugünki durumdan çekip kurtaracak temel kesimler ulemadır.  Ulemaya yazılarında son derece sert eleştiriler yöneltmesinin bir nedeni de aslında onlara tarihsel görevlerini hatırlatmak içindir.  Bu amaçla ayrıca, “Hayat-ı İslam Ulema Elindedir” başlıklı bir yazı kaleme almıştır.[20]  Abdürreşid’in ulemaya layık gördüğü milletin rehberliği görevi sadece ruhani bir rehberlikle sınırlı değildir.  Ulema millete maddi yaşamın her alanında önderlik etmeli, onlara yardımcı olmalıdır. “Ulema bütün mevcudiyetiyle bu günden itibaren hiç vakit geçirmeyip Anadolu köylerini dolaşarak, milletin istikbali ve hayatı için her ne lazım ise teşvik ve tergib etmeli, ziraat, sınaat, ticaret hep insanlar için birer ibadettir, millletin bütün hayatı sınaat ziraat ticaret ile kaimdir, bunları milletine takdir ettirmek söylemek anlatmak hocaların vazifesidir.”[21]

Onun önem verdiği bir başka kesim’de öğrencilerdir.  Gerek Tearüf-i Müslimin gerekse İslam Dünyası sayfalarında bu konuya ait bir çok yazı kaleme almıştır.  Rusya, Avrupa ve Japonya talebelerinden örneklerle Osmanlı talebelerini memleket sorunlarıyla ilgilenmeye ve hatta bu sorunların çözümüne öncülük etmeye davet etmektedir.  Ona göre öğrenciler toplumun geleceğini temsil etmektedirler.[22]

Abdürreşid İbrahim yukarda kısaca özetlenenler dışında yine yaşanan sorunları, “acı gerçekleri”, dile getiren yazılar kaleme almıştır. 13. sayıda “Islahata Nereden Başlanabilir?” başlıklı yazıda reformlara öncelikle merkezden başlamak gerektiğini belirtmektedir.  Çünkü bütün kötülüklerin kaynağı merkezdeki memurlardır.

17. sayıda “Meb’usan İntihabatı ve Mesuliyet” başlıklı yazıda bütün müslümanların seçimlere duyarlı olması gerektiği, seçimlere katılmanın bir bakıma farz olduğu söylenmektedir.

“Ümitsiz Millet Yaşayamaz” başlıklı 20. sayıdaki yazıda, Allah’ın eninde sonunda Müslümanlara yardım edeceği, bu nedenle hiç bir zaman ümidin kaybedilmemesi gerektiği belirtilmiştir. Ancak Müslümanların “kavmiyyet ve milliyet hülyasından vazgeçip” el birliğiyle çalışmaları gerekmektedir.

18. sayıdaki “Mutlaka Şeytan İlka Etmiştir” başlıklı yazıyı harf reformu hakkında Sebilürreşad’da çıkan bir yazı üzerine kaleme almıştır.  Ona göre Osmanlı Devleti ile 300 milyon Müslümanı birbirine bağlayan Arap harflerinin kaldırılmasını savunmak büyük bir basiretsizliktir.  Bu vesileyle benzer önerileri gündeme getiren Türkçü gurupları da sert bir şekilde eleştirmektedir.[23]

Tefekkür konusunun işlendiği 24. sayıdaki yazıda İslam dininin temel kuralının ihmal edildiği, Hicretin beşinci ve altıncı asırlarından sonra “tefekkür devresinin” kaybolduğu, son dönemlerde mütefekkir denecek bir tek Müslüman bulunamayacağı ve İslam ulemasının “fukahayı körü körüne taklit etmekte olduğu” ifade edlilmektedir. [24]

İslam düşüncesinin önemli kavramlarından biri olan ictihad konusu “İctihad Hevesi Gibi Geliyor” başlıklı yazıda ele alınmıştır. İbrahim burada temkinli bir çizgi tutturmaya özen gösterir.  O’na göre İctihad Kapısı açıktır.  Ancak ictihad yapacak nitelikte müctehidler bulmak  çok zordur.[25]

***

İslam Dünyası’nda daha ilk sayıdan itibaren halk kavramı ve halka doğru gitmek, halkı aydınlatmak düşünceleri belli bir ağırlık taşımaktadır.  Bu fikirler sözkonusu dönemde hayli yaygındır.  Benzer görüşler Türk Ocağı etrafında toplanan Türkçüler tarafından da gündeme getirilmiştir, akımın sözcülüğünü de Yusuf Akçura üstlenir.  1913 yılında Celal Sahir’in yönetiminde Halka Doğru dergisi yayınlanır.[26]

İslam Dünyası‘nda bu görüşler en açık şekliyle “İrşad Tarifleri” başlığı altında Hadimü’l -Din [27] tarafından dile getirilir.  Bu yazara göre halka gitmek  ”köylüyü sevmek, köylüyü unutmamak, köylünün, ahalinin fikrini tenvir etmek, zihnini açmaktır”.  Bu durumda asıl belirlenmesi gereken bunların ne ile ve nasıl yapılacağı, halka hangi yoldan gidileceğidir.  İşte bunları düşünmek ve seçmek lazımdır. [28]

Hadimü’l-Din’e göre halka gitmenin başlıca üç yolu vardır: “İbtidai mektebler”, “Matbuat” ve ”Konferans ve hutbeler”.  Bunlardan en etkilisi kuşkusuz birincisidir.  Ancak sonuç almak birhayli uzun zaman gerektirir.  İkinci yol ise biraz daha kestirmedir.  Matbuatın etkili olabilmesi için öncelikle “matbuat lisanı ile halk lisanı arasındaki o büyük farkın” giderilmesi, yani “lisanda oldukça büyük bir tadilat yapmak icab etmektedir.”  Bu ise öyle kısa zamanda olacak bir şey değildir, bu nedenle konferans ve hutbeler yoluyla halkın aydınlatılması en kestirme yol olarak ortaya çıkmaktadır.

Halkı aydınlatmanın (irşad, tenvir) yolu camiler olunca, cuma hutbelerinin ana diliyle verilmesi bir gereklilk olmaktadır.  Oysa o tarihlerde İstanbul ve Anadolu’da cuma hutbeleri Arapça olarak verilmekteydi.  Cuma hutbelerinin ana diliyle verilmesi talebi İslam Dünyası’nın üzerinde en çok durduğu konulardan birisi olmuştur.  Oski imamı Niyaz Mehmed efendinin Rusya’da Tatarca verdiği ve sonra kitaplaştırılan “Ana Diliyle Cuma Hutbeleri” Türkçeleştirilip İslam Dünyası‘nın farklı sayılarında yayınlanmıştır. [29]  Ayrıca bu konuda Bab-ı Meşihate sert eleştiriler içeren açık mektuplar da yazılmıştır.[30]

Cedid hareketinden gelen Rusya’lı Müslümanların üzerinde israrla durdukları bir diğer konu da eğitim sorunları olmuştur.  Bu eğilim İslam Dünyası sayfalarına da yansımıştır.  Bu konuda bir çok yazıya yer verildiği gibi, Şeyhülislamlığa medrese reformu konusunda eleştiriler açık mektup şeklinde dergi sayfalarından iletilmiştir.[31]  Dergiye göre medrese refomunun başarıya ulaşamamasının nedeni yine Şeyhülislamlığın ilgisizliğidir.

İslam Dünyası’nda, İslam toplumlarına ve tarihine yönelik içerik olarak en sert eleştiriler Musa Carullah’ın kaleminden çıkmıştır. [32]  Dergi bu konudaki  yenilikçi ve eleştirel tavrı bir bakıma Musa Carullah’a havale etmiş bulunmaktadır.  Musa Carullah İslam Dünyası’nın birinci sayısındaki yazısında “medeniyet dünyası” ilerlemiş iken “İslam dünyasının” neden gerilediğini araştırmaktadır.[33] Onaltıncı yüzyıl başlarında Almanya’da gerçekleşen Reformasyon sayesinde “medeniyet dünyasının” aklı, fikri ruhani kuvvetten, ruhaniler elinde esirlikten kurtulmuş, böylece “ulum ve maarif” geniş nefes alabilmiştir.  Ufak meselelerle başlayan reformasyon kısa sürede güç kazanmış ve mektebler önemli sonuçlar doğurmuştur.  İnsan kendinin insaniyetine akıl kendinin bağımsızlığına, özgürlüğüne ve nufuzuna nail olmuştur. Bundan sonra insan aklı hızla hareket edip doğanın bütün sırlarını keşfetmiştir.  İnsan bilinci ve ”ilmi” Katoliklerin ellerinden kurtulmuş böylece ilerleme hız almıştır.  “Akıl” kilise duvarları içinde papaların ellerinde esir iken gerçekleşmeyen ilerleme son asırlarda hızla gerçekleşmiştir.  Kısacası, “kilise tasallutundan aklın necatı berekesinde medeniyet dünyası terakki etti.” [34]  Musa Carullah’a göre İslam dünyasında aynı dönemlerde toplumun aklı, fikri “mukallid fıkıhların”, “mağrur mütekellimlerin” ellerinde tutkun idi.  Bunun sonucu olarak İslam dünyası cansız, hareketsiz kalmıştır. Kısacası, “aklın azadlığı ile medeniyet dünyası terakki etti; aklın tutukunluğu yüzünden İslamiyet alemi tedenni etti.”

Musa Carullah, tespitlerinin ardından çözüm yolunu da göstermektedir: kurtuluşun yoluna girmenin “birinci çaresi aklı azad etmek, tutkunluktan kurtarmaktır.  Akıl, irade necat bulmayınca, diğer çarelerin hepsi kuralsız, sonuçsuz kalır. [35]  Özetle, bu yazılarda Musa Carullah İslamda da bir reformasyon yaşanması gerektiğini vurgulamaktadır.  Bir bakıma, kendi ifadesiyle, “İslam Protestanlığını” telkin etmektedir.  Aslında son derece radikal görünen bu düşünceler İslam dünyası için hiç de yeni değildir.  Afgani de yıllar öncesinden benzer görüşler ortaya atmaktaydı, ve bir yoruma göre İslam’ın Luther’i olmayı ummaktaydı.[36]  Bütün bunlar Tatar İslam yenilikçilerinin pek de özgün fikirler ortaya koyamadıklarına, büyük oranda Afgani ve Abduh’un izini takip ettiklerine işaret eder.

***

İstanbul’da Tatar Cemiyet-i Hayriyesi etrafında örgütlenen  Tatar kökenli İslamcıların sözcüsü olan İslam Dünyası dergisi yayınına 1914 Nisanında son vermiştir.  Bu ikinci derginin Tearüf-i Müslimin’den ayrıldığı bir nokta, Osmanlı siyasal gündemine daha bağımlı hale gelmiş olmasıdır.  Dönemin son derece olumsuz koşulları yazarların ve özellikle Abdürreşid İbrahim’in öz güvenini büyük oranda sarsmıştır.  Bu nedenle yazılar esasen sert iç eleştiriler niteliğindedir.  Ayrıca özellikle İbrahim’in yazıları İslami moral değerler etrafında acil bir eylem çağrısı niteliği taşımaktadır.

Bu arada unutulmaması gerekir ki 1914’ün Şubat ayında modernist İslamcı bir çizgide, İttihad ve Terakki’nin yarı resmi organı İslam Mecmuası yayınlanmaya başlamıştır.  Aynı yıl içinde I. Dünya Savaşı başlamıştır.  Kasım 1914’te Cihad ilan edilir.  1914 Aralık’ında Sarıkamış harekatı başlar.  Abdürreşid İbrahim Trablusgarp’ta olduğu gibi yine cepheye koşar.  Ardından yine 1915 yılında Almanya’da Tatar savaş esirlerinden Rusyaya karşı birlikler oluşturmaya çalışır ve onlara yönelik Tatarca Cihad-ı İslam gazetesini yayınlar.

Abdürreşid İbrahim’in bütün bu hareketleri, Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Genelkurmayı’nın istihbarat şubesinden ve Dahiliye Nezareti’nin gizli polisinden ayrı Enver Paşa’nın gizli istihbarat servisi olarak çalışan[37] Teşkilat-ı Mahsusa’yı akla getirmektedir.  Benzer soru işaretleri Abdürreşid İbrahim’in II. Meşrutiyet yıllarındaki bütün faaliyetleri ve yayınları için de sözkonusudur.  Tarihin bütün bu gizli kalmış yönlerinin aydınlatılması kuşkusuz hiç de kolay değildir.  Ancak yine de Abdürreşid İbrahim’in hayatını ve çıkardığı bu iki derginin çizgisini anlamak için dönemin bütün iç ve dış siyasi gelişmelerini dikkatle takip etmek gerektiği açıktır.

Tearüf-i Müslimin ve İslam Dünyası dergilerinin incelenmesi, Abdürreşid İbrahim’in ve Tatar Pan-İslamizminin düşünsel evrimini izlemek için yeterli değildir; kuşkusuz daha geniş bir tarihsel süreci de dikkate almak gerekmektedir.  Ancak bunu gerçekleştirmek bu yazının sınırları içinde mümkün değildir.  Ancak şukadarı söyelenmelidir ki, her iki dergi, Tatar İslamı ve Abdürreşid İbrahim’in politik ve düşünsel evriminde önemli köşe taşları olarak belirmektedir.  Bu yazıda yapılmaya çalışılan da ancak sözkonusu iki dergiyi ve gündemlerini, özellikle Abdürreşid İbrahim’i ön plana alarak kısaca tanıtmak olmuştur.

 



      [1]    Sırat-ı Müstakim dergisi hakkında bilgi için bk. S. Akşin Somel, Sırat-ı Müstakim- Islamic Modernist Thought in the Ottoman Empire (1908-1912), Yüksek Lisans Tezi,  Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Bölümü, İstanbul  1987; ve Abdullah Ceyhan, Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Mecmuaları Fihristi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1991.

      [2]    İslam Mecmuası hakkında bilgi için bk. Masami Arai, Turkish Nationalism in the Young Turk Era, E.J.Brill, Leiden, 1992.

      [3]    Bu dergilerden özellikle İslam Dünyası tamamen unutulmuş bir dergidir. Bir tek Mahmud Tahir’in Abdürreşid İbrahim’in kısa biyografisi niteliğindeki yazısında İslam Dünyası’nın ismine rastlanmıştır.  bk. Mahmud Tahir, “Abdurrashid Ibrahim, 1857-1944”, Central Asian Survey, vol. 7, no. 4, pp.135-140, 1988. İslam Dünyası dergisini bana tanıtan ve böylesine önemli ve unutulmuş bir dergi üzerinde çalışmamı öneren Prof. Dr. Zafer Toprak’a teşekkürü bir borç bilirim.

      [4]    Her iki dergi ve Abdürreşid İbrahim’in hayatı ve düşünceleri hakkında daha ayrıntılı bilgi için bk. Nadir Özbek, Abdürreşid İbrahim (1857-1944) – The Life and Thought of a Muslim Activist, Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Bölümü, İstanbul, 1994.

      [5]    Petersburg’da Elektrik Matbahanesi.  1905 devrimi süresince Abdürreşid burada saysız dergi, kitap ve risale yayınlamıştır.

      [6]    Tearüf-i Müslimin dergisinin sahipleri Yakup Kemal ve Ahmed Taceddin’dir.  Sorumlu müdürü ise Osman Cudi’dir.  32 nüsha yayınlanabilen bu derginin son sayısı 1 Şubat 1911 tarihini taşımaktadır.  Tearüf-i Müslimin’in başyazarı, künyede belirtilmemesine rağmen, Abdürreşid İbrahim’dir. İbrahim’in her sayıda bir veya daha fazla yazısı bulunmaktadır.

      [7]    ”Kasd”, Tearüf-i Müslimin (TM.), c.1, no.1, 15 Nisan 1910, s.1-3.  İmzasız olan bu yazı muhtemelen Abdürreşid  İbrahim tarafından kaleme alınmıştır.

      [8]    Philip H. Stoddard, Teşkilat-ı Mahsusa, (çev. Tansel Demirel) Arba Yayınları, İstanbul, 1993, s.49.

      [9]    İki haftalık olarak çıkan İslam Dünyası 16 Nisan 1914 tarihini  taşıyan 27. nüsha ile  yayınına son verir.  Derginin başyazarı Abdürreşid İbrahim, sorumlu müdürü ise Osman Cudi’dir.  Satış yeri, önceleri Bab-ı Ali caddesinde İttihad-ı Ticaret Kütüphanesi sonradan da yine aynı cadde üzerinde bulunan Zaman Kütübhanesidir.  İslam Dünyası’nın yönetim yeri ise, İstanbul’da Nur-u Osmaniye’de Tatar Cemiyet-i Hayriyesi Pansiyonu’ndadır.  Tatar Cemiyet-i Hayriyesi’nin müdürü Abdürreşid İbrahimdir.  Osman Cudi de Cemiyetin İdare Heyeti üyesidir.  Cemiyetin olgağan konresi ve kongrede seçilen idare heyeti üyeleri hakkında bilgi için bk. İslam Dünyası(İD.), Aded 14, Sene 1, 16 Eylül 1913.

    [10]    Abdürreşid İbrahim, “İtirafı Lazım Olan Acı Hakikatler”, İD., Sene 1, Aded 1,15 Mart 1913. s.2.

    [11]    ”Biz ibtida umum ahal-i  islamın kalbigahı olan mükerrer Hilafet müslümanlarından bahs edip bilahare bütün küre-i arz müslümanları ahvalinden alabileceğimiz malumatı neşr ederek, istikbale doğru ne suretle hatve endâz olunursa İslamiyetin medeniyet pençe-i  zalimesinden kurtulabileceğini esas meslek ittihaz ederek böyle bir mecellenin neşrine luzum his etmiştik…” age. s.2.

    [12]    ” millet-i necibe-i İslamiyenin teali ve terakkisine hizmet etmiş olacaktır.”  Abdülvehab, “Akıl”, İD., Sene 1, Aded 2, s.19. 27 Mart 1913.

    [13]    “…terakkiyata dahi teveccüh ederiz.” Abdürreşid İbrahim, “İtirafı Lazım Olan Acı Hakikatler”. İD., Sene 1, Aded 1, 15 Mart 1913, s.3

    [14]    Abdürreşid İbrahim, “İtirafı Lazım Olan Acı Hakikatler”, İD., Sene 1, Aded 3, 10 Nisan 1913, s.34.

    [15]    Abdürreşid İbrahim, “Acı Hakikatler İtiraf Olunmadıkça İslam Mümkün Olamaz”, İD., Sene 1, Aded  2, 27 Mart 1913, s.18.

    [16]    Abdürreşid İbrahim, “İtirafı Lazım Olan Acı Hakikatler”, İD., Sene 1, Aded 6, 22 Mayıs 1913, s.86.

    [17]    age., s.321.

    [18]    Abdürreşid İbrahim, “Acı Hakikatler İtiraf Olunmadıkça İslam Mümkün Olamaz”, İD., Sene 1, aded 2, s.17.

    [19]    Abdürreşid İbrahim, “İtirafı Lazım Olan Acı Hakikatler”, İD., Sene 1, Aded 5, 8 Mayıs 1913, s.67.

    [20]    ”Ey ulema-i keram, ey hoca  efendiler bu milletin hayatı sizin elinizdedir, insaf ediniz allahdan korkmazsanız kendi hemcinslerinizden haya ediniz.  Bu hal ulema-ı İslama yakışmaz.  Tövbe edelim nedamet edelim millete rehber olalım.” Abdürreşid İbrahim, “Hayat-ı İslam Ulema Elindedir”, İD., Sene 1, Aded 21, 19 Ocak 1914, s.322.

    [21]    Abdürreşid İbrahim, age. Sene 1, Aded 10, 19 Temmuz 1913, s.147.

    [22]    Abdürreşid İbrahim, ”Talebe-i Ulum ve Şakirdan” TM. Sene 1, Aded 5; “Talebe ve Şakirdan”, İD. Sene1, Aded. 8 , 9 & 10.

    [23]    “Biçare Müslümanlar her şeyden ümidlerini kesmişler, kafalarını taşa vururcasına çaresizler çaresine iltica ediyorlar:  Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türk Gücü, huruf-u münfasıla  ihtira’iyle kendilerini teselli etmek istiyorlar.  Bunların avâkıbını mülahaza edecek olursak, hiç şüphesiz nifak ve iftiraktan  başka bir şey değildir.  Bu bize haricten telkin olunmadıysa, mutlaka şeytan ilka etmiştir.” Abdürreşid İbrahim, “Mutlaka Şeytan İlka Etmiştir”, İD., Sene 1,  Aded 18, s.275, 3 Aralık 1913.

    [24]    Abdürreşid İbrahim, “Tefekkür-ü Saate Hayrun min İbadet-i Senete”, İD., Sene 1,  Aded 24, s.384-386.

    [25]    Abdürreşid İbrahim, “İctihad Hevesi Gibi Geliyor”, İD., Sene 2,  Aded 2. 27 Mart 1913.

    [26]    Zafer Toprak, “Fikir Degiciliğinin Yüzyılı”, Türkiye’de Dergiler Ansiklopediler (1849-1984), Gelişim Yayınları, İstanbul 1984 içinde, s.29.

    [27]    Muhtemelen müstear bir isim.

    [28]    Hadimü’l-Din, “İrşad Tarifleri (1)”, İD., Sene 1, Aded 1, s.9.

    [29]    İslam Dünyası’nın 2, 6, 17, 20 ve ikinci cildin 3. sayılarında bu hutbeler Osmanlı Türkçesiyle yayınlanmıştır.

    [30]    (‘). C. “Açık Mektup: Makam-ı Muallay-i Meşihate: Hutbeler Meselesi”, İD., Sene 1, Aded 15, s.22

    [31]    (‘).C., “Makam-ı Meşihate Açık Mektup”, İD., Sene 1, Aded 14, 16 Eylül 1913, s.220-223.

    [32]    Musa Carullah’ın hayatı ve fikirleri için bk. A.Battal Taymas, Kazanlı Türk Meşhurlarından-2, Musa Carullah Bigi (Kişiliği, Fikirhayatı ve Eserleri), M.Sıralar Matbası, İstanbul 1958.

    [33]    Musa Carullah, “Medeniyet Dünyası Terakki Etmiş İken İslamiyet Alemi Niçin İndi?”, İD., Sene 1, Aded 1, 15 Mart 1913, s.4-6.

    [34]    Musa Carullah, age.

    [35]    Musa Carullah, age.

    [36]    Nikkie R. Keddie, An Islamic Response to Imperialism, University of California Press, 1983, s.82.

    [37]    Stoodard, age. s.54.